BeatTalks: Volkan Öktem

Batıkan Baksı
Okuma Süresi: 16 Dakika

“Çaldığınız hangi stil olursa olsun iliklerinize kadar o gerçekliğin içinde olup onu hissetmeniz gerekiyor…”

Türkiye’nin müzikal hafızasında bazı ritimler vardır ki, kime ait olduğunu sadece tek bir vuruştan anlarsınız. 90’ların o titiz, nefes alan stüdyo seanslarından geleneksel aksak formları caz ve funk ile harmanlayan o cüretkar füzyon dönemine kadar Volkan Öktem, her zaman o “kendine has” tuşenin mimarı oldu. Sadece bir enstrümanı çalmaktan öte, o anki müzikal evrenin tam da kendisine dönüşmeyi felsefe edinen usta isimle; hücum kayıtların organik ruhunu, türler arasındaki görünmez dirsek temasını ve kusursuz algoritmaların karşısında ‘insan tuşesinin’ estetik direnişini konuştuk.

Batıkan BAKSI / batikanbaksi@gmail.com

Çok küçük yaşta askeri bando disipliniyle başlayıp, 90’ların ortasında İstanbul stüdyolarının en ateşli dönemine adım attınız. O yıllarda pop ve rock albümlerinde davul partisyonları yazılırken, vizyoner aranjörlerle o dönemin “yeni duyumunu” inşa etme süreci sizin cephenizden nasıldı? Neticede Türkiyede çok da alışık olunmayan bir pop ya da rock müzik inşa ediliyordu ve siz de bu soundun yaratıcı kadrolarında çok yer aldınız. Bu inşa süreci sizin için nasıl bir deneyim olmuştu?

90’lar ben ve benim gibi müzisyenlerin olduğu kadar aranjör arkadaşlarımın da o güne kadar biriktirdikleri müzikal tecrübelerini paylaşma zamanıydı. Tanıdığım ya da bir kayıt vesilesiyle tanıştığım tüm aranjörler bir albüm prodüksiyonu için büyük özenle çok titiz çalışırlardı. Bu bazen aylar, hatta yılları kapsayan bir süreç olurdu. İstanbul’a ilk geldiğimde yer aldığım en özel çalışmalardan Mirkelam ve Şebnem Ferah’ın ilk albümleri buna örnek verebileceğim ilk isimlerdir. Üzerinde gayet titizlikle çalışılan, büyük emeklerle yapılmış albümlerdi. Bugün dahi dinlediğinizde bu tarz çalışmalarda kusur bulamazsınız. Hepimiz keşfettiğimiz, etkilendiğimiz ve yarattığımız yeni şeyleri, yer aldığımız çalışmalara yansıtma heyecanındaydık. Davul kayıdı için denemeler yapardık, bir kick tonu için saatlerimizi harcardık. Özellikle davul için konuşacak olursam, şu an olduğu gibi o dönem de teknolojiden faydalanılıyordu fakat bu döneme kıyasla çok daha fazla canlı davul kayıdı yapılıyordu. Bir günde 3 stüdyoya gittiğimi hatırlıyorum. Çok fazla tecrübe edindiğim bir dönemdi. Bugün de çok titiz çalışmalar var fakat hayat şartları, değişen ekonomi ve teknolojinin verdiği fırsatlar devreye girince seri üretim maalesef kaçınılmaz oluyor ve hepimiz bundan nemalanıyoruz. 

Peki 90’ların o altın çağında; bugün “klasik” dediğimiz hücum kayıtlarında, aranjmanlardaki o organik, insan eli değmiş, nefes alan groove’u bulmak, bugünün dijital kopyala-yapıştır dünyasına kıyasla müzisyenden nasıl bir ruh talep ediyordu?

Eğer stüdyo müzisyenliği yapıyorsanız ilk olarak metronom probleminiz olmaması lazım buna bir de hücum kayıt eklenirse iş daha da ciddileşiyor. Müzisyenin düzgün bir zaman bilincinin dışında nota okuyabilmesi ve parçanın ne istediğini hemen kavraması, anlık gelişen durumla hazır olması gerekiyor. Eğer bir bant kayıt prodüksiyonundaysanız parçanın herhangi yerinde kayıda girip çıkmak imkansızlaşıyor ve siz tek seferde yanlış yapmadan çalmak zorunda kalıyordunuz. O dönem herkes ses ve his olarak doğal, müzikal olarak da değerli olmanın peşindeydi. Dolayısıyla deneme ve yanılma süreci de albüm yapım aşamasıyla paralel seyrediyordu. Bu bizler için çok heyecan vericiydi.

90’ların sonu ve 2000’lerin başıyla birlikte Laço Tayfa dönemi geldi. Ve aslında sizin için de müzikal olarak en özgür dönemlerden biri başladı. 9/8lik, 7/8’lik geleneksel Roman ve Anadolu formlarını, funk ve caz kurallarıyla ilk kez bu kadar cüretkarca birleştirirken o davul matematiğini nasıl kurdunuz? Bilirsiniz çünkü bu tür füzyonlar ilk başta hep muhafazakar şekilde eleştirilir hem ülkemizde hem dünya genelinde.

O zaman biraz başa dönelim. 13 yaşlarımda türkü, halk müziği, sanat müziği stillerindeki parçaları sahnede çalma fırsatım olmuştu 17-18 yaşlarıma geldiğimde kısa bir süre de olsa düğün salonu ve pavyon tarzında yerlerde çalarak o dönemin popüler arabesk ve pop parçalarını sahnede deneyimledim. Aynı dönem rock, jazz, latin stillerinde müzik yapan gruplarla da çalışma fırsatı buldum. 94 yılında İstanbul’a gelerek değerli projelerde, albüm kayıtlarında ve çeşitli gruplarda yer almaya devam ettim. 90’ların sonuna doğru artık herhangi türkü ya da bir halk müziği eserini swing, salsa, reggae ya da funk formatında çalabilir bir seviyeye gelmiştim. Bu anlamda Laço Tayfa, genç yaşlarda tecrübe ettiğim aksak ritmler dahil, tüm stilleri sentezleyerek kullandığım ve o güne kadar edindiğim bilgileri aktardığım bir ekip oldu. Bu, ekibin müziğine olumlu yansıdı. Ayrıca, Nurhat Şensesli de neredeyse aynı yollardan geçmiş çok değerli bir müzisyen. Bu anlamda bas gitar ve davul olarak çok uyumlu bir ikili olduk. Aslında Laço Tayfa’nın tarz olarak yönünü bas gitar ve davul belirlemiş oldu diyebiliriz. Grup olarak anonim olan halka mal olmuş parçaları, bestelerle birlikte sahnede çalınıyormuş gibi doğallığını bozmadan aranjmanlarını yaptık ve albümlerini kaydettik. Anlık dinamiklerimiz de prova sürecinde albüme olumlu yönde katkıda bulundu. Buna örnek verecek olursam, Hicaz Dolap normalde temposu ağır olan bir eserdir. Benim bir anda up tempo swing’e geçmemle aranjmanın yönü değişti. Intro melodisini de Nurhat stüdyo kayıdında bir anda aklına gelerek yazdı. Eğer Nurhat ve benim swing tarzında bilgimiz olmasaydı bu yola gidemeyecektik. Albüm provalarında herkesin ortak değerli fikirleriyle tek bir müzikal çatı altında buluştuk. 

“Geleneksel, otantik çalışmalar her zaman çok ilgi görmüştür fakat siz bunları batının normlarıyla estetik açıdan güzel bir sunumla ortaya koyduğunuzda tepki çok daha iyi oluyor…”

O dönemler Doublemoon kültürüyle epey bir yayıldı burada yapılan füzyonlar, world music çatısı altında dünya geneline. Yurt dışındaki caz müzisyenleri veya prodüktörler, bizim bu karmaşık aksak formlarımızı sizin kendinize has çalım tekniğinizle duyduğunda verdikleri reaksiyonlar nasıldı?

Müthiş ilgi görüyordu. Geleneksel, otantik çalışmalar her zaman çok ilgi görmüştür fakat siz bunları batının normlarıyla estetik açıdan güzel bir sunumla ortaya koyduğunuzda tepki çok daha iyi oluyor. İşte Laço Tayfa bunu yaptı. Yurt dışında Laço Tayfa’yı bilen ya da benim aksak ritmlerimi duyan yabancı müzisyenler her zaman “Senin 9/8’liğin bir başka” derler. Bunun, az önce bahsettiğim çok küçük yaşlarda aksak ritmleri öğrenip rock, jazz, latin gibi stillerle harmanlamamın sonucu olduğunu düşünüyorum. Bu stillerin içinde büyümüş yabancı müzisyen veya dinleyici 9/8 ya da 7/8 yorumunu duyunca çok etkileniyor. 

Her bestecinin kendine has bir yaratım matematiği var malum. Siz bir davulcu olarak kendi bestelerinizi kurgularken, hikaye her zaman bagetlerin ucundaki bir ritim kalıbından mı başlar, yoksa armoniyi piyano veya farklı bir enstrüman üzerinden mi inşa edersiniz?

Şimdiye kadar ritim kalıbı üzerinden bir beste çalışmam olmadı. Genelde, bir bas riff’i ya da basit iki akor üstüne yazdığım melodilere yöneldim. Bazen bir synth sesi beni heyecanlandırıyor, açık bir melodi üzerine bas riff’i ve davulları kurguladığım oluyor. Şimdilerde piyano çalışıp üretim sürecimi güçlendirmek istiyorum. Melodi üretmek gerçekten çok değerli bir şey, insan keyfini alınca durmak istemiyor. 

“Bir enstrüman çalmayı öğrenebilirsiniz fakat müzik yapamayabilirsiniz! Kendinizi o anki müzikal evrenin içinde hissetmeniz ve o renklere bürünmeniz gerekiyor…”

Sizi çok farklı tür ve tarzlarda çalarken görmek mümkün, bir akşam Tarkan ile onbinlerce seyircinin karşısında davulunuzu konuştururken bir sonraki akşam butik bir caz konserinde çalıyorsunuz. Müzikal karmaşa yaşamadan bu kadar farklı janrlarda (pop, caz, R&B, rock) ‘kendiniz’ kalabilmenin formülü nedir sizce?

Dediğim gibi çok çeşitli tarzları sahnede çalarak büyüdüm, hepsine de ayrı ayrı ilgim vardı. Benim için müzik, içinde tüm stilleri barındıran tek bir kavram. Öncelikle stilleri detaylı şekilde ele almak ve araştırmak gerekiyor. Bu anlamda her stil için neredeyse 3-4 yılımı verdim, 20 küsür sene stilleri öğrenmekle geçti diyebilirim. Bundan sonrası ise, odaklanmayla alakalı bir durum. Eğer başka stillere merakınız varsa o tarzın en iyilerini dinleyip evde pratik yapmak ve sahne üstünde çalmanız gerekiyor. O stilin kült olmuş donelerini öğrenmek zorundasınız. Yani bir şeyi yapmış olmaktan daha çok onu gerçek anlamda yaşamaktan bahsediyorum. Çaldığınız hangi stil olursa olsun iliklerinize kadar o gerçekliğin içinde olup onu hissetmeniz gerekiyor. Bu noktada hangi tarzı çaldığınızın bir önemi yok! Yani müzik stilinden ziyade konumuz müzik. Bir parçayı dinlerken bas gitar riff’i o kadar güzeldir ki o an kendimi bas gitarist gibi hissederim, bazen bir piyanistmişim gibi dinlerim ya da başka bir enstrüman. O anki müzikal atmosferin içinde tüm benliğinizle var olabilmeniz lazım. Sahnede hangi stili çalıyorsam tamamen o gerçekliğin içindeyimdir. Kendiniz olmanın en önemli nedenlerinden birinin bu olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden bu işi yapmak isteyen gençlere her zaman şunu söylerim; bir enstrüman çalmayı öğrenebilirsiniz fakat müzik yapamayabilirsiniz derim! Kendinizi o anki müzikal evrenin içinde hissetmeniz ve o renklere bürünmeniz gerekiyor. 

Baget tutuşunuzdan oturuş pozisyonunuza kadar, yıllar içinde bedeninizi enstrümana daha organik bir şekilde entegre etmek için geliştirdiğiniz özel bir disiplin var mı?

Davul çaldığım için mesleki deformasyona uğramamak adına dikkat ettiğim birkaç disiplinden ilk ve en önemlisi dik oturmak. Bunun dışında 2009’dan beri hiç aksatmadan her 2-3 günde bir spor yapıyorum ama kaslarımı şişirmek için değil, fit kalmak ve postürümü düzgün tutmak için. Sırt, karın ve boyun egzersizlerimi de asla ihmal etmiyorum. 20 yaşımdan beri kiloma aşırı dikkat ediyorum. Neredeyse her gün en az 1-2 saat davulla vakit geçiririm; bu bir konser de olabilir stüdyoda etüt ya da bişeyler çalmak da olabilir. Bunların hepsi hayatımın vazgeçilmez disiplinleri arasında. 

Bugün alternatif sahnelerde veya köklü müzik yarışmalarında dinlediğimiz yeni nesil indie grupların ritim seksiyonlarına baktığınızda, sizi en çok heyecanlandıran veya tam tersine “burada bir şeyler eksik” dediğiniz detaylar neler oluyor?

80’lerde gençliğini yaşamış biri olarak son dönemki müziklerde daha çok kompozisyon ve melodi olarak büyük değişim görüyorum. Bu dönem melodilerin daha az olduğu ağırlıklı olarak riff’lere dayalı kompozisyonlar duyuyoruz. Hangi dönemde olursa olsun güzel bir şey; bu bir riff de olabilir bir melodi de, aralardan sıyrılıp hemen dinleyicinin kütüphanesinde yerini alıyor. Eksiklik demek doğru olur mu bilmiyorum ama bir parçanın beni içine çekmesi gerekiyor. Çok değişik bir yerden örnek vereyim Şura İskenderli’nin ‘Yok’ parçası bana keyif veren bir parça. İlla bir akustik davulun olduğu ya da akorların havada uçuştuğu bir müzik olması gerekmiyor. Parçanın kendi gerçekliğinin olması gerekiyor. Bazı prodüksiyonlar bu anlamda hemen öne çıkıyor, bu donelere sahip olmayanlar ise listeden eleniyor diyebilirim. 

Türkiye caz sahnesi son yıllarda çok farklı damarlardan besleniyor. Caz alanındaki bazı meslektaşlarınızın temsil ettiği o pür akustik, geleneksel caz formuyla; sizin yarattığınız o füzyon ve elektrikli evren birbirini nasıl besliyor? Cazın bu farklı uçları arasındaki görünmez dirsek teması hakkında ne düşünüyorsunuz?

Müzik tarzları her zaman birbiriyle dirsek temasında olmuştur. İyi bir müzisyen başka stillerden beslenir ve yaratıcılığına katkı sağlar. Caz müziğinin ragtime ile başlayıp fusion’la evrimleşmesi de böyle olmuştur. Miles Davis’in Prince’e olan hayranlığı ve müziğine olan ilgisi ayrıca son dönem yaptığı füzyon çalışmaları aklıma gelen bu anlamda ilk örnek! Bu seviyedeki bir müzisyen kendini sadece tek bir stilin içinde hissetmez, duyduğu ve hissettiği tüm detaylarla temas halindedir. Mesela Aydın Esen’in başından son dönemine kadar olan müzik skalasındaki çeşitlilik! Bu tarz etkileşimlerin sürekli var olması gerektiğine inananlardanım.

“Sahnede izleyiciyle paylaşma kısmı da bir o kadar keyif veren bir durum ama benim kadar ekip arkadaşlarının nabzını tutan, afişinden sahne ışığına kadar detaylara takılan biriyseniz, işiniz çok zor!”

Onca ismin arkasında, yüzlerce ikonik albümde çaldıktan sonra kendi adınızı taşıyan ilk solo albümünüz “#7” için 2023e kadar beklediniz. Mutfağın gizli kahramanı olmaktan çıkıp her şeyi kendi kontrolünüzün altına almak size nasıl avantajlar ve zorluklar getirdi?

Bir müzisyenin tamamı kendi bestelerinden oluşan bir albüm yapması çok keyifli fakat uzun ve detaylı çalışma gerektiren bir süreç. Üretme ve yaratma süresi son derece sancılı, sosyal medya tarafı, konser planlamaları vs. detaylı çalışma ve sabır gerektiriyor. Bunu sahnede izleyiciyle paylaşma kısmı da bir o kadar keyif veren bir durum ama benim kadar ekip arkadaşlarının nabzını tutan, afişinden sahne ışığına kadar detaylara takılan biriyseniz, işiniz çok zor! Böyle durumlarda sadece projelerinde yer aldığım gruplarda çalıp “sideman” olarak yer almak bana daha konforlu geliyor olsa da; kendi bestelerinizle ve grubunuzla konser vermek paha biçilmez bir mutluluk. Albüm çıktıktan ve o sahneden indikten sonra bütün bu yükler bir anda yok oluveriyor 🙂 

“İnsanın yaratıcılığının sanata, bilime ve estetiğe yön verişi her zaman gelişerek kuşaklar boyu devam edecek. Sanat ve bilim insanın sonsuz yaratıcı gücü sayesinde kuşaklar boyu kendini her zaman yenilemiş ve geliştirmiştir…”

Bugüne kadar kaydettiğiniz yüzlerce albüm ve binlerce şarkı içinde, dönüp baktığınızda “İşte bu tam olarak Volkan Öktem’in imza davul sound’udur” dediğiniz spesifik bir kayıt var mı? Ya da 30 yıl önce çaldığınız bir şarkıyı bugün dinlediğinizde burayı şu an çalsam başka çalardım” dediğiniz parçalar?

İlk söyleyeceklerim Laço TayfaHicaz Dolap” ve HabbecikAn MeselesiAşkın ArsunanOne a Day” ve kendi albümüm “#7” Seneler önce çaldığım bazı parçaları bu günlerde Youtube session’larımda çalıyorum henüz keşke böyle çalsaymışım dediğim bir parça olmadı. Hepsi zamanında üstünde çok düşünülmüş kompozisyonlar o yüzden güncelliklerini koruyorlar. 

Müzikal üretimin yapay zeka araçlarıyla desteklendiği, kusursuz algoritmik ritimlerin saniyeler içinde kurgulanabildiği bir çağda, “insan tuşesinin” bu dijital dünyadaki direnişini nerede görüyorsunuz?

Daha çok değer kazandığı bir yerde görüyorum. 80’li yıllarda da teknolojik olarak gelişen ve müzikte yer alan bazı durumlar panik yaratmıştı fakat beklendiği gibi olmadı. Biz halen stüdyoda ve sahnede bilgisayarların yardımıyla bir kısım teknolojileri kendimize avantaj sağlayacak şekilde kullanıyoruz. AI dahil son gelişmelerde de böyle olacağına inanıyorum. İnsanın yaratıcılığının sanata, bilime ve estetiğe yön verişi her zaman gelişerek kuşaklar boyu devam edecek. Sanat ve bilim insanın sonsuz yaratıcı gücü sayesinde kuşaklar boyu kendini her zaman yenilemiş ve geliştirmiştir. Bu tarz gelişmeleri kendi işlerimizde kolaylık sağlayacak bir nesne olarak kullanmalıyız diye düşünüyorum.

2025 BeatSommelier

Yazıyı Paylaşın
Yorum Yazın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir