BeatTalks: Rikas

Eren Deniz Kahraman
Okuma Süresi: 11 Dakika

1. Merhaba. Türkiye konserinizin öncesinde sizinle buluşmak büyük bir zevk. Özellikle şehirler ve onlarla kurduğunuz müzikal ve kültürel bağlar kimliğinizi bu kadar yansıtıyorken İstanbul gibi benzersiz bir şehirde olmak sizleri heyecanlandırıyordur diye düşünüyorum. İstanbul’da geçireceğiniz zamanla ilgili kafanızda neler var?

Merhaba 🙂 Bizi ağırladığınız için teşekkür ederiz!

Evet, zaten bunu heyecan verici kılan şey de tam olarak bu. Aramızda daha önce İstanbul’u ziyaret etme şansına sahip olan tek kişi Sam.

Asıl odağımızın ne olması gerektiğini söylemek zor, çünkü şehirleri keşfetme meselesinde her birimizin ilgisini çeken şeyler farklı.

Kişisel olarak ben en çok bir şehrin insanlarını ve sosyal hayatını anlamaya ilgi duyuyorum. Bu da işi epey kolaylaştırıyor aslında, çünkü bunu neredeyse her yerde yapabilirsiniz — belki turistik noktalar hariç.

Bu konuda Sam’in gidilecek yerlerle ilgili birkaç önerisi olacağını düşünüyorum. Genelde güzel mekânları ve görülmeye değer kültürel noktaları yakalamak konusunda iyi bir gözü vardır, o yüzden ona güveniyorum.

Ne yazık ki turnede zaman her zaman belirleyici bir faktör oluyor. Muhtemelen bir şeyleri gerçekten görebilmek için birkaç saatten fazlamız olmayacak ama elimizdeki zamanı en iyi şekilde değerlendireceğiz.

2. Müzikal kimliğinizle giriş yapmışken oradan devam edelim isterseniz. Özellikle sunshine pop, funk ve vintage bir tarzı modern indie altyapıyla sentezleyen bir tarzınız var. Yenilikçi ve geçmişten beslenen yapıyı aynı anda inşa etmek kolay olmayan bir iskelet olmalı. Bu yapı nasıl oluştu ve nelerden beslendi?

Bence zaman içinde pek çok şey tarafından şekillendi. Bunun büyük kısmı, bize iyi hissettiren şeyleri denemekten ve o dönem hepimizin dinlediği müziklerden geldi. Ama aynı zamanda etrafımızdaki her şeyden de beslendi: ilham veren bir film, birlikte ziyaret ettiğimiz bir yer, sokakta rastgele insanlardan duyduğumuz bir kelime ve tabii ki her şeyin bir araya geldiği prova odamız ya da stüdyomuz.

Ve bence bütün bu zaman boyunca onu besleyen şey çoğunlukla arkadaşlığımızdı; tüm bunları arkadaş olarak birlikte yapmak ve birlikte deneyimlemekti.

3. Sizi hiç tanımayan biri herhangi bir şarkınızı açıp dinlediği zaman, bir kartpostalın müziğe dönüşmüş halini dinliyor gibi hissediyor sanırım. En azından kendi adıma böyle olmuştu sizi ilk dinlediğimde. Müzik ve sözlerle bu kadar iyi bir betimleme yaratmayı nasıl başarıyorsunuz?

Sanırım bu da zaman içinde hayal ettiğimiz şeylerle şekilleniyor.

Biz Almanya’da, Stuttgart’ta büyüdük; burası insanların tatil için gittiği bir yer sayılmaz. Hep başka yerlere gitme arzumuz vardı. Dinlediğimiz müziklerin çoğu, hiç görmediğimiz ama hep ziyaret etmek istediğimiz yerlerden, sokaklardan ya da belirli bölgelerden ilham alıyordu.

Bu yüzden müziğimizle yarattığımız imge, çoğunlukla bütün o yerlerde yaşamanın ya da oralarda bulunmanın nasıl hissettireceğine dair hayalimizden oluşuyor. Şarkı isimlerinde şehir adı geçen çok sayıda parçamız var.

Bugün aslında o yerlerden bazılarını gördük ve orada bulunduktan sonra farklı türden bir anlayış hissetmek ilginçti. Müziğin neden öyle tınladığını anlamaya başlıyorsunuz; bunu fark etmek de komik bir şey.

4. Sözlerden bahsetmişken bu kısma da değinmek istiyorum. Şarkılarınız yolculuk, bellek, şehirler ve bunlara dair pozitif duygular uyandıran bir temada gibi görülüyor ilk etapta. Ancak derine indikçe biraz ruhun karanlık taraflarına inen melankolik ve alaycı bir hava da kendini belli ediyor. Bu zıtlığın uyumu doğal gelişmiş bir olgu mu sizin için, yoksa sadece denenebilecek bir fikir olarak mı ortaya çıkmıştı?

Kesinlikle doğal bir şekilde ortaya çıktı. Müzik yazmanın, özellikle de söz yazmanın büyük bir kısmı aslında bir şeyleri işlemeye dayanıyor. Elbette ruhun daha karanlık köşeleri de bir şekilde yüzeye çıkıyor ve bir biçimde onlarla yüzleşmeniz gerekiyor.

Yaratıcı tarz açısından bununla oynayabilirsiniz tabii; bahsettiğiniz ironi gibi. Ama yine de bunun içinde her zaman doğal, insani bir taraf oluyor ve muhtemelen çoğu insan bununla bağ kurabiliyor.

5. Eserlerinizdeki isim seçimleri çok kendine has. Özellikle son yıllarda her şeyin birbirine benzemeye başladığı bir dönemde olduğumuzu düşünürsek bu ayrışma sizin için güzel bir anlam ifade ediyor olmalı. Bu biraz da ana akıma karşı “kaygısız” olmakla alakalı bir durum sanırım. Eğer bu durum bir kaygısızlık örneği ise bu tutum nelerden besleniyor?

Evet, bunun kimliğimizin büyük bir parçası olduğunu söyleyebilirim.

Her şarkının, her videonun, her görsel çalışmanın ve her albümün bir tür imzaya sahip olması gerektiğini hep hissettik. Ürettiğimiz şeyleri benzersiz kılan konseptler ve detaylar üzerine çok düşünüyoruz. Sanki kalıcı bir iz inşa ediyormuşuz gibi geliyor ve bunun özgün ve sürdürülebilir olması gerekiyor. Aksi hâlde insanlar bunu göz açıp kapayıncaya kadar unuturdu.

6. Biraz grup dinamiklerinden bahsetmek istiyorum. Bildiğim kadarıyla küçük yaşlardan beri tanışıyorsunuz ve aslında bir araya geliş amacınız bir projeden ziyade arkadaşlığa dayanıyor. Bu kolektif tarz da müziğinizin bir parçası haline gelmiş. Bu arkadaşlık dinamiği, profesyonel müzik grubu olma prensipleriyle çatışıyor mu? Yoksa bunu avantaj olarak mı görüyorsunuz?

Bu ağır bir soru ve bir deneme yazmadan cevaplamaya çalışacağım.

İkisi de diyebilirim ama daha çok avantaj. Prensiplerimizle çatıştığını söylemezdim. Sadece bunu yürütmek zor ve uğraştırıcı.

Olumlu tarafı şu: Odada her zaman, şaka yapmıyorum, onlarca yıldır var olan derin bir bağ oluyor. Birbirinizi gerçekten derinden anlıyorsunuz. Birbirinizin büyüdüğünü, değiştiğini, baskı altında kırıldığını ve yine baskı altında ayağa kalktığını gördünüz. Birlikte çok şey yaşadık ve ne zaman birimizin bir problemi olsa, onu destekleyecek ve arkasında duracak üç kişi daha var.

Bence pek çok grubun kırıldığı yer de burası, çünkü dışarıdan gelen bütün güçler bunu test ediyor. Bu bir ilişki ve onu ayakta tutmanız gerekiyor.

Olumsuz tarafı ise arkadaş olmanız. Grup olarak belli bir dinamiğiniz var ve düşündüğünüz şeyi söylemekle bunun kişisel algılanmaması arasında ince çizgiyi bulmanız gerekiyor. Konuştuğunuz kişinin belirli bir konudan rahatsız olduğunu bildiğinizde bu zorlaşıyor. Genel olarak, konu yaratıcılık olduğunda eleştiriyi kişisel algılamamak zor. Ayrıca arkadaş olduğunuz için kusurları kabul ediyorsunuz ama birlikte çalışma söz konusu olduğunda bu bir meseleye dönüşebiliyor.

7. İsim seçimlerinizin kendine has olduğundan bahsetmiştik. Bu konuyla alakalı daha derin bir soru sormak istiyorum aslında. İkinci albümünüz olan Soundtrack For A Movie That Has Not Been Written Yet gerçekten de bir filmin soundtrack albümü gibi hissediliyor. Ancak bana hissettirdiği şey bir kurgudan çok gerçek anıların soundtrackleri gibi. Bu albümün yapım aşamasında hissettiğiniz temel duygu buraya mı dayanıyordu?

Bunun en azından bir parçası olduğunu söyleyebilirim. Müzik yazmak ve kaydetmek çoğu zaman gerçek anılarla kurulan bağlara dayanabiliyor; kendinizi o havaya sokmak ve belirli bir hissi ya da duyguyu ifade etmek için onlara başvuruyorsunuz. Ya da bazen ifade etmek istediğiniz şey doğrudan hissin veya duygunun kendisi oluyor.

Bu albümün yapım sürecinde, kariyerimizin bence en zorlu döneminden geçtik. Özel hayatlarımızda çok şey oldu. Böyle bir ortamda bebek sahibi olmak, etrafımızdaki kayıplar ve sürekli emek isteyen bir kariyer… Bütün bunlar yaşanıyordu. Hepimiz gerçek hayatın problemleriyle uğraşıyorduk, dolayısıyla bu elbette yaptığınız müziğin bir parçası haline geliyor.

8. Albümden bahsetmişken bu yıl çıkan EP’den de bahsetmek istiyorum. Bedroom Tapes diğer albümlerinizdeki tarzdan biraz daha farklı hissettirdi açıkçası. Melodik yönü daha ön planda. Vokallerdeki enerji daha yüksek geliyor. Orijinalliği kaybetmeden bir yenilenmeye gittiğinizi söyleyebilir miyiz?

Komik, çünkü aslında tam tersi. Bu EP’deki şarkılar başlangıç noktası. Rikas olarak yazdığımız ilk şarkılardı; yani bir anlamda asıl orijinal olanlar onlar.

Onları hiç yayımlamadık çünkü müzik yayımlamaya başladığımız dönemde bu şarkılar çoktan eski kalmıştı ve yeni şarkılar gelmişti. Hemen farklı şeyler denemek ve ileri gitmek istedik, bu yüzden bu şarkılar on yıl boyunca bir kenarda bekledi.

Şimdi yayımladık çünkü ortaya çıkarmamak için fazla iyi olduklarını hissettik. Onlar üzerinde yeniden çalışmak ilham vericiydi ve orijinal sound’umuza geri dönme yönünde bir istek hissettik.

9. Röportajın sonuna gelirken biraz da gelecek planlarınızdan bahsedelim isterseniz. Geçen sene yeni albüm, bu yıl yeni EP. Diskografinize bakınca epey üretken olduğunuz görülüyor. Elbette konser ve turneler gruplar için üretkenliğin fiziksel olarak yavaşladığı dönemler yaratabiliyor. Ancak sizin gibi yol, yolculuk ve şehir temalarından beslenen bir grup için bu durum avantaj olarak bile görülebilir. Bu durumun sizde yarattığı pozitif ve negatif etkiler neler?

Olumlu tarafı elbette turnenin kendisi ve onunla gelen her şey. Her şeyden önce, bu yıl bu kadar turne yapabiliyor olmamız, müziğimizi sahiplenen ve bilet alan yeterince insan olduğu anlamına geliyor; bu harika bir şey. Yeni insanlarla, farklı kültürlerle, yeni şehirlerle tanışıyorsunuz ve benzeri birçok şey yaşanıyor. Bunların hepsi heyecan verici ve ilham verici.

Ama en güzel taraf hâlâ en başından beri orada olan şey: birlikte müzik yapmak ve müzik aracılığıyla insanları birbirine bağlamak. Bu his gerçekten büyülü.

Olumsuz tarafı ise elbette evde ve sevdiğiniz insanların yanında olamamak. Ayrıca çok fazla organizasyon gerektiriyor; yani sizin de söylediğiniz gibi üretim yavaşlıyor. Bazen bu can sıkıcı olabiliyor çünkü kendinizi bir makine gibi hissedebiliyorsunuz: organize ol, yola çık, konser ver ve sonra hepsini yeniden yap. Bu dönemlerde yeni müzik yazmak için zaman çok sınırlı oluyor.

10. İstanbul ile başladık, İstanbul ile kapatalım. İstanbul, tür fark etmeksizin bizim yerel müziğimizde de çok sık kullanılan bir şehir. Hemen her konuda bu şehrin geçtiği pek çok şarkı var. Müzik de şehrin belleğinde ciddi bir yere sahip. Negatif veya pozitif bir etkinin sonucunda sonraki albümde “Istanbul” şarkısını bekleyebilir miyiz?

Haha, şey… İsimlerinde şehir geçen şarkılarımızın sayısını düşününce — ve hepimizin gerçekten orada konser vermek için bulunacağını da hesaba katınca — ihtimaller hiç de fena görünmüyor diyebilirim. Göreceğiz.

—-

Röportaj fırsatı için çok teşekkür ediyorum. Dilerim siz de keyif almışsınızdır. 22 Ağustos’ta Babylon Soundgarden’da görüşmek üzere. 🙂

Eren Deniz Kahraman
Beatsommelier Mag

2025 BeatSommelier

Yazıyı Paylaşın
Yorum Yazın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir