BeatTalks : İskender Paydaş

Batıkan Baksı
Okuma Süresi: 18 Dakika

“İnsanların anlık zevklerine göre bir şey üretmek, müzik yapmaktan ziyade bir promosyon çalışması yürütmektir”


İskender Paydaş; 80’lerin ortalarında başlayan profesyonel yolculuğundan bugüne, Türkiyenin müzikal kodlarını sadece teknolojiyle değil, “insani ruhu” merkeze koyarak dönüştüren bir isim. Algoritmaların sanatı birer “promosyon çalışmasına” çevirdiği dijital çağda; usta müzisyenle sektörün kendi kendini tüketen yapısını, yapay zekanın öngörülebilir sınırlarını ve 20 yıl sonra bile demlenerek yeniden keşfedilen şarkıların sırrını konuştuk.

Batıkan BAKSI / batikanbaksi@gmail.com

Biz bugün özellikle Türkiyenin 90lar müziğine baktığımızda gerek pop gerekse de rock albümlerinde kendine has bir İskender Paydaş kimliği görüyoruz. Peki Kayahan ile başlayan profesyonel müzik kariyerinize adım atarken İskender Paydaş Soundunu inşa edip Türkiyenin müzikal kodlarını da dönüştürme hedefiniz var mıydı?

Aslında kendimi bildim bileli, henüz çocuk yaşlardayken bile yaptığım her işte bir farklılık ortaya koymaya, her şeyi alışılmışın dışında düşünmeye gayret ettim; çünkü asıl zevk aldığım nokta buydu. Henüz Kayahan ile yollarımız kesişmeden önce de pop müzik dünyasına kendi penceremden, farklı bir vizyonla giriş yapmıştım zaten. O dönemde de müziğe dair kendimce birtakım yenilikler getirmeye çalışıyordum. Kayahan ile çalışmaya başladığımda, onun da aslında tam olarak bu tür arayışlar ve isteklerle dolu olduğunu fark ettim. O hem kendi yarattığı melodilerde hem de bu melodileri dinleyiciye sunuş biçiminde her zaman bir özgünlük, bir farklılık peşindeydi. İkimizin bu vizyoner yaklaşımı bir araya gelince, ortaya gerçekten çok değişik ve karakteristik bir müzik çıktı. Bu birliktelikten doğan sound, 80’lerin sonu ve 90’ların başında yeniden şekillenen Türk pop müziğinde çok önemli bir tarz haline geldi. Bugün geriye dönüp baktığımda, böylesine belirleyici bir tarzı birlikte inşa etmiş olmaktan büyük bir mutluluk duyuyorum.

Aslında bir önceki soruda sorduğum dönüştürme hedefi tam olarak batılı” olarak görülen pop ya da rock’ın içine bu topraklardan” bir sos eklemekti. Siz 90larda bir albümün mutfağına girdiğinizde, dönemin kısıtlı teknik imkanlarıyla o batılı” soundu kırmayı başarıyordunuz? Bunu soruyorum çünkü 90ların karakteristik pop ya da rock soundundan çok farklı bir yerdeydi imza attığınız işler.

Benim müzikal arayışımda ritim her zaman merkezi bir noktadaydı; bas yürüyüşlerinden gitar riff’lerine kadar, her zaman daha güçlü, kararlı ve karakterli bir sound inşa etmeyi hedefledim. Bu arayışımı Kayahan ile yaptığımız parçalarda uygulama şansı bulmam, işin ‘Batılı’ tarafını temsil ediyordu. Ancak madalyonun bir de diğer yüzü vardı: Kayahan’ın melodileriyle birlikte gelen ve onun beni yönlendirmesiyle derinliğini fark ettiğim o eşsiz ‘Doğulu’ dokular… Bu noktada benim için asıl mesele, bu iki dünyayı birbirine karıştırmadan, yani her iki tarzın da genetiğini bozmadan yan yana var edebilmekti. Hep şunun üzerinde durdum: Bu iki farklı ruh, kendi kimliklerini koruyarak aynı parça içinde birlikte nasıl nefes alabilir? Tüm uğraşım bu sentezi en saf haliyle sunmaktı. Sanıyorum bu hassasiyet ve denge, zamanla benim imzam, yani asıl tarzım haline geldi.

“90lardaki başarı sadece bir yetenek yoğunluğu değil, olaylara yeni bir bakış açısıyla yaklaşmaktı…”

90lar deyince hep akıllarda altın çağ” söylemi beliriyor. Sizce 90lar müzik konusunda gerçekten altın çağ mıydı? Eğer öyleyse 90ları altın çağ yapan şey, yetenek yoğunluğu muydu yoksa endüstrinin henüz data ve algoritmaların tutsağı olmaması mıydı?

90’lar için ‘altın çağ’ derken, pop müzik özelinde bu süreci doğru okumak lazım. Aslında pop müziğe bu farklı yaklaşım, Attila Özdemiroğlu’nun 1980’lerin başında Firuze’yi yapmasıyla filizlendi; Türk sanat müziğini işin içine katarak modern bir sound inşa etme çabasıydı bu. Yine Özdemiroğlu’nun Petrol ile Eurovision’da denediği vizyon çok kıymetliydi. Ardından Onno Tunç’un getirdiği bambaşka bir soluk geldi. O dönem İtalyanların, özellikle Mina gibi dev isimlerin uyguladığı ‘pop-caz’ etkisindeki melodiler çok etkileyiciydi. Onno Tunç, bu tınıyı Türk melodileriyle muazzam bir şekilde uyarladı ve Sezen Aksu ile birlikte müziği bambaşka bir yöne evirdiler. Aynı dönemde, 1984’te MFÖ tekrar karşımıza çıktığında; Batılı pop anlayışını, Türkçe sözler ve hafif yerel dokularla o kadar iyi harmanlamışlardı ki, kendimi geliştirirken Türkiye’den en çok bu vizyondan beslendim. Kayahan da 70’lerden gelen tecrübesiyle sanki kendini büyük bir şeye hazırlıyordu ve biz asıl doğru adımları 1989 itibarıyla atmaya başladık. 90, 91 ve 93 yıllarında bu ivme gittikçe arttı ve sonunda belli bir tarzı oturttuk. Çok çalıştık ama kendi özgün müziğimizi tam o eşikte bulduk. Bence bu başarı, sadece bir yetenek yoğunluğundan ziyade, insanların olaylara yeni bir bakış açısıyla yaklaşmasıyla ilgiliydi. Yetenek her zaman, her yerde var; ancak başarılı olan o öncü işler, diğer yetenek namzetlerine ışık tuttu. O dönemde edebiyat daha kıymetliydi, hayat şimdikinden daha yavaş akıyordu ve insanlar kendilerini geliştirmek için daha kaliteli vakit bulabiliyorlardı. Tabii müzik endüstrisinin canlanması, popun ‘para eder’ hale gelmesi ve şehirli insanın müziğe yeniden bütçe ayırması gibi ekonomik faktörler de birbirini tetikledi. Özetle; 80’lerin başından itibaren yapılan tüm o gizli hazırlıkların net sonuçlarını 90’larda tüm çıplaklığıyla gördük.

Analog ya da müzik kanallarının / radyolarının hüküm sürdüğü dönemde bir albümün ya da şarkının hit” olabilmesi için haftalarca televizyon ya da radyo kanallarında dönmesi gerekiyordu malum. Ama şimdi 15 saniyelik bir TikTok videosu neredeyse ülkenin tamamına yayabiliyor şarkıları. Bu durum, müziğin biçimsel yapısını ve sanatsal derinliğini bozuyor mu? Yoksa bu dönem kendi müzikal şeklini böyle mi yarattı?

90’lı yıllarda radyo ve televizyon, kitlelerle iletişim kurmamızı sağlayan en temel araçlardı. Bir eser buralarda yayınlandığı an, toplumun genelinde ortak bir farkındalık oluşurdu; herkes aynı anda, aynı yeniliğe bakardı. Bugün ise bu mecraların yerini tamamen sosyal medya ve kişiselleştirilmiş bir yapı aldı. Artık algoritmalar devreye giriyor ve insanların önüne sadece sevme potansiyeli olan, alışık olduğu şeyleri getiriyor. Aslında bu durum, dinleyicinin bambaşka bir sound veya vizyonla karşılaşmasının önündeki en büyük engel. Eğer hep tercih ettiğiniz bir tarz varsa, algoritma size sürekli onun benzerlerini sunuyor ve sizi bir nevi yankı odasına hapsediyor. Oysa müziğin asıl gücü, insanın daha önce hiç duymadığı, hiç tanık olmadığı bir duyguyla karşılaşmasında yatar; asıl büyük ilgi o an doğar. Şu anda ne yazık ki bu açıdan bir kısır döngü içerisindeyiz. Her şey çok hızlı tüketiliyor ve bu noktada nitelik mi yoksa nicelik mi daha önde, kestirmek güç. Bildiğim tek bir şey var: Bu devasa dijital gürültünün içerisinde, gerçekten çok iyi işlenmiş, nitelikli bazı müzikler maalesef arada kaybolup gidiyor. Dinleyici onlara ulaşamıyor, çünkü bazen algoritmalar o özgün seslerin önüne adeta set çekiyor.

“Sanatçı olarak kendinizi samimiyetle ifade edemiyorsanız, dinleyici bunu hisseder…”

Müzik insanları arasındaki en yaygın görüş, nitelikten ziyade catchy” olma özelliği taşıyan ve sosyal medya içeriği gibi seri üretilen şarkılar yüzünden bu gidişle 2020ler müziği estetiğinden bahsetmek mümkün olmayacak. Siz bu görüşe katılıyor musunuz? Sizce bu kayıp dönem neden oluştu? Sadece üreticilerden dolayı mı yoksa müziği tüketenlerin de payı var mı bu durumda?

Müzik dünyasında ‘catchy’ (yakalayıcı) eser üretme çabası her zaman vardı; bu aslında ticari bir bakış açısıdır. Ancak sadece bunun için uğraşanların çoğu ya başarısız oluyor ya da çok kısa süreli bir popülerliğin ardından unutulup gidiyor. Benim bu konudaki birinci kuralım şudur: Müziği kendin için yapacaksın, dinleyici beklentisini merkeze almayacaksın. Yıllardır bana hep aynı söylemlerle geliyorlar: “Artık şarkıları kısa tutmalıyız”, “İntroyu uzatmayalım”, “İnsanlar artık gitar solosu dinlemiyor”… İnsanların anlık zevklerine göre bir şey üretmek, müzik yapmaktan ziyade sadece bir promosyon çalışması yürütmektir. Eğer sanatçı olarak kendinizi samimiyetle ifade edemiyorsanız, dinleyici bunu hisseder ve o iş onlara çekici gelmez. Bir müzisyen olarak kendi doğrunuza sadık kalmalısınız. Geçmişte bunun çok örneğini gördük; mesela bir dönem bağlama sesi barındıran şarkıları yayınlamayan televizyon kanalları vardı. İnsanlar o kanalda çalınabilmek için bağlamaları kayıttan çıkarıp, kanala göre mix yapıyorlardı. Sonuç ne oldu? O şarkılar hâlâ yerinde duruyor ama o kanal çoktan kapandı. Bunlar geçici, dönemsel endişeler ve bu kaygılara kapılmamak gerekiyor. Herkes kendi bildiği, inandığı müziği yapmalı. İşinizi sunduktan sonra beğenilip beğenilmemesi artık sizin elinizde olan, kontrol edebileceğiniz bir süreç değildir. Sizin kontrol edebileceğiniz tek şey, üretiminizin altındaki imzanız ve kalitenizdir.

Bir de prodüksiyonun kolaylaşması konusu var. Artık bir laptop, bir ses kartıyla isteyen istediği müziği yapay zekadan da yardım alarak kolayca yapabiliyor. Yani artık herkes prodüktör gibi davranabiliyor. Bu durum sizce müziği demokratikleştirdi mi yoksa yeteneklerin dejenere olmasına mı sebep oldu?

Müziğin dijitalleşmesi ve ev ortamına kadar girmesi, üretim sürecini ciddi anlamda demokratikleştirdi; buna şüphe yok. Ancak burada kritik bir eşik var. Gerçekten kaliteli ve kalıcı bir eser ortaya koymak için bazı temel girişimlerden ödün vermemek gerekiyor. İyi bir stüdyoda çalışmak, deneyimli müzisyenlerin tecrübesinden faydalanmak gibi… Bunlar devre dışı kaldığında ve tüm süreç sadece bilgisayar başındaki birtakım yazılımsal oyunlara bel bağladığında, ortaya çıkan sonuç ne kadar ‘düzgün’ duyulursa duyulsun, bir şeyler eksik kalıyor. O eksik olan şey; insani ruh. Sesler frekans olarak doğru gelebilir, her şey kağıt üzerinde kusursuz tınlayabilir ama o ruhu yakalayamadığınızda müzik ölü doğuyor. Eninde sonunda sanatın her dalı insana dayanıyor. Eğer müzikten bahsediyorsak; iyi bir müzisyen performansı, nitelikli bir kayıt süreci ve vizyoner bir prodüksiyon her zaman ‘olmazsa olmaz’dır. Bu unsurlar olmadan yakalanan başarılar, benim gözümde sadece geçici birer tesadüften ibarettir.

“Sektör kendi kendini ‘bakkal mantığı’ ile tüketiyor…”

Yine 90lara bir selam göndereceğim ama o dönemde rock müzikten pop müziğe kadar her ismin ya da grubun karakteristik özellikleri vardı. Bugünse şarkılarda ve türlerde hep tınısal benzerlikler görüyoruz. Yani demek istediğim, neden herkes aynı kick-drumları, aynı sampleları, aynı synth padleri kullanıyor?

Türkiye’deki müzik tarihine baktığımızda, karakteristik özelliklerin herkeste olduğunu söylemek zor. Arada gerçekten özgün müzisyenler, gruplar ve şarkıcılar çıkıyordu; ancak hemen ardından o ismin on tane taklidi türüyordu. Ortalık bir anda karışıyor, kaliteli bir işin arkasından gelen çok sayıda niteliksiz benzer, bir şekilde kendine dinleyici bulabiliyordu. Bu durumun en net etkisini rock müzikte gördük. Ne zaman birkaç tane çok iyi rock grubu çıksa, peşlerinden gelen bir sürü kötü örnek, aslında o türün kalitesini aşağı çekip rock müziğin sahneden düşmesine sebep oluyordu. Ben bunu Türkiye’deki o meşhur ‘bakkal’ mantığına benzetiyorum: Bir sokağa bir bakkal açılır, iş yapmaya başlayınca yanına hemen bir sürü benzeri açılır; sonunda kimse kazanamaz çünkü o kadar müşteri yoktur. Sektör kendi kendini böyle tüketiyor. Bugün geldiğimiz noktada ise bilgisayarla müzik yapmak, aslında yaratıcılığa çok daha geniş bir alan açıyor. Fakat burada da başka bir tehlike var: Müzisyenler, ‘yeni bir ses bulacağım, her şeyi kendi başıma var edeceğim’ derken müziğin ana fikrinden kopup detaylarda kayboluyorlar. Bugün dinlediğim pek çok işte bu ‘detayda boğulmuşluğu’ ve esas duygudan uzaklaşmışlığı çok net duyabiliyorum.

Böyle bir ortamda siz nasıl kendinizi güncel tutabiliyorsunuz? Çünkü İskender Paydaş’ın müziği her dönem yeni kalabilen müzik duyduğumuz kadarıyla. Bu güncelleme sürecinde sadece yeni teknolojileri mi inceliyorsunuz yoksa yeni neslin hayat ritmini ve duygusal ihtiyaçlarını da göz önünde bulunduruyor musunuz?


Böyle bir ortamda kendimi nasıl güncel tutuyorum derseniz; ben hala klasik müzikten bu yana bazı temel taşların hiç değişmediğine ve değişmeyeceğine inanıyorum. Sadece ifade biçimleri farklılaşıyor. Bir gün yaylılarla anlatılan bir hikâye, ertesi gün synthesizer’lar ile anlatılıyor; ama o temel duygu ve insanda bıraktığı o eşsiz his hep aynı kalıyor. Bu yüzden gerek dinlediğim işlerde gerek kendi üretimlerimde bu özü korumaya dikkat ediyorum. Benim için mesele kullandığım sound’lar ya da güncel tarzlar değil, o hissin sürekliliğidir. Kendi çizgimi de bu anlamda pek değiştirmiyorum; yine sert ve kararlı davullar, keskin köşeli bir müzikal yapı ve bunların karşısında konumlanan yumuşak, ‘tatlı’ melodiler… Bu iki zıt kutbun karışımını işlemeye devam ediyorum. Zamanla şunu fark ettim: Yaptığım on şarkıdan biri çok hızlı bir şekilde hit olabiliyor; ancak altı tanesi yıllar içinde demlene demlene, yavaş yavaş kendi yerini buluyor. 20 sene önce imza attığım ve o dönem çok da ilgi çekmeyen bazı şarkıların bugün viral olduğunu, insanların ‘Ne kadar acayip bir şarkıymış’ diyerek yeniden keşfettiğini görüyorum. Belki zamanın biraz ötesinde işler yapıyorum, bilmiyorum; ama en azından 20 yıl sonra o şarkıyı dinlediğimde hiçbir parçasının eksik kalmadığını ve bugün bile hala dinlenebilir olduğunu görmek bana yetiyor. Bence her müzisyen kendi bildiği doğrunun en iyisini yapmalı. Çünkü bizler aslında her üretimimizle tarihe birer not düşüyoruz.

2026 itibarıyla 40 yıllık bir profesyonel müzik kariyerini de geride bırakıyorsunuz. İşin mutfağında geçen bu kadar yıldan sonra bir prodüktörün en büyük yeteneğinin ne olduğunu düşünüyorsunuz? İyi bir prodüktör elindeki sanatçıları ve enstrümanları en efektif şekilde kullanan mıdır yoksa bir psikolog edasıyla sanatçıların ruhunu da yönetebilen mi?

Kesinlikle her ikisidir.

“Hatalarımızla sanat yapabiliyoruz; o kusurlar işin ruhunu oluşturuyor…”

Yapay zeka teknolojisinin iyiden iyiye müziği de kaplamasıyla birlikte düşünülen şeylerden biri de sanatçıların / prodüktörlerin düşüncelerinin yapay zekaya aktarılabilmesi. Sizce İskender Paydaş’ın müzik anlayışı (mix, mastering, aranje vb. şeyler) yapay zekaya aktarılabilir mi? Dijitalin her şeyi kusursuzlaştırdığı bir dünyada, müziği insan işi yapan o hatalara yer kaldı mı?

Yapay zeka meselesine gelirsek; bence bu, fikirlerin aktarılması değil, daha ziyade geçmişte üretilmiş olanın bir araya getirilip taklit edilmesidir. Oysa insan denilen varlık, doğası gereği öngörülemez bir zihne sahip. Her an bambaşka, beklenmedik bir yöne sapabiliriz. Biz aslında hatalarımızla espri yapabiliyor, hatalarımızla sanat üretebiliyoruz; o kusurlar işin ruhunu oluşturuyor. Yapay zeka ancak yapılmış olanın, yani geçmişin bir tekrarını sunabilir. Bir sonraki adımı, o ‘yeni’ olanı hesaplayabilecek bir yetisi hiçbir zaman olmayacak. Çünkü insanın kendisi bile bazen bir sonraki adımını kestiremez, zihnimiz her an bambaşka bir ters köşe yapmaya müsaittir. Sanatın o biricik, hesaplanamaz tarafı da tam olarak burada saklı.

Bir prodüktör olarak, bugün elinde çok iyi bir şarkısı olan genç birine vereceğiniz ilk tavsiye teknik yönden ilerlemesi mi olur yoksa stratejik olarak ilerlemesi mi?

Eğer genç bir yeteneğin elinde gerçekten çok iyi bir şarkı varsa ve biz bu şarkının niteliği konusunda hemfikirsek, ona verebileceğim tavsiye ancak stratejik olabilir. Çünkü şarkı zaten ortaya çıkmıştır ve artık onu nasıl sunacağımız önemlidir. Fakat henüz üretim aşamasında olan, yolun başındaki birine tavsiye vereceksem; burada kesinlikle teknik donanıma vurgu yaparım. Bir şarkıyı daha yukarıya taşımak için şarkıcılık üzerine çalışmak, teknik becerileri geliştirmek her zaman sanatçının yararınadır. Strateji kurmak, o aşamada sanatçının birincil işi değildir; ancak çok usta bir konuma gelirsiniz de ondan sonra bazı stratejik hamleler yaparsınız. Her zaman asıl olan eserin kendisidir. Şarkıyı gerçekten ‘iyi’ yapabilmek için gereken teknik donanım ve ustalık, bence her türlü stratejiden çok daha önemlidir.

Son bir soru daha soracak olursam… Binlerce kanal kayıt, yüzlerce hit ve onlarca albümden sonra; zihninizde hala o ‘mükemmel tınıyı’ kovalıyor musunuz, yoksa ‘müzik, hatalarıyla ve eksikleriyle güzeldir’ dediğiniz o huzur noktasına ulaştınız mı?

Hâlâ o mükemmel tınıyı kovalıyor muyum? Elbette, her şarkının sonunda o kusursuz duyuma ulaşmak için büyük bir uğraş vererek süreci tamamlıyorum. Tabii burada tek bir tip mükemmel tınıdan bahsetmiyoruz; her şarkının kendi ruhuna has o ‘mükemmel uyumdan’ bahsediyoruz. Olabildiğince o hayalimdeki noktaya yaklaşmaya çalışıyorum. “Hah, işte şimdi oldu” dediğim an, benim için bitiş çizgisidir. Elbette aradan zaman geçince, tekrar dinlediğimde ‘Şu da şöyle olabilirdi’ dediğim noktalar oluyor ama bir yerde bırakmayı bilmek gerekiyor. Eğer o temel ruhu yakalamışsak, sound istediğim gibi tınlıyorsa ve hayalimdeki o ses gerçekten kolonlardan, hoparlörlerden duyulmaya başlamışsa; orada durmayı ve işi sonuçlandırmayı tercih ederim. Çünkü ancak o zaman, bir sonraki projemde hayalini kuracağım o ‘yeni’ mükemmel tınıyı aramaya başlayabilirim.

2025 BeatSommelier

Yazıyı Paylaşın
Yorum Yazın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir