90’lar deyince aklımıza koca koca stüdyo odalarında toplanmış bir yığın müzisyen ordusunun olduğu videolar gelir genelde. Hatta dönemin kartonetlerine bir göz attığımızda hep de aynı isimleri görürüz, “vay be o da mı bu albümde çalmış” deriz. Ve biliyorum ki bu kadar detay içinde boğulanlar vardır aramızda. Biz de bunu bahane edip müzisyen Salih Korkut Peker ile 90’lara biraz yolculuk yaptık; 90’lardaki stüdyo müzisyenliğini ve dönemin ünlü stüdyo müzisyenlerini konuştuk!

Sohbetimize aslında ilk olarak 90’ların stüdyo müzisyenliğinin bugünkünden farkının ne olduğuyla başlamak istiyorum ben. 90’larda albümlerin mutfak kısmında yer alan müzisyenlerin en öne çıkan özelliği neydi?
Bir kere her şey sahada olup bitiyordu. Yani 90’lı yıllarda doğru düzgün profesyonel bir kayıt yapmak istiyorsan gitmen gereken yer stüdyolardı. Yani artık günümüzde olduğu gibi evine çok pahalı; hatta pahalı olmasına bile gerek kalmayan, iş görecek fiyat-performans ekipmanları alıp, internet bağlantın ve kredi kartın varsa bir albüm kaydedip yükleme gerçekleştiremiyordun. Albüm kaydı demek çok önemli bir iş süreci demekti. Bir stüdyonun o albümü kaydedecek sağlıklı ekipmana, çalışanlara ve ortama sahip olması; devamlı git-gel yapan müzisyenlerin kayıtlarını en kısa sürede, en verimli şekilde yapıp gitmeleri çok önemliydi. Bu da tabii müzisyenler için devamlı “İstanbul kazan, sen kepçe stüdyo stüdyo geziyorsun” gibi bir durumu beraberinde getiriyordu. Bazen nasıl bir şarkıyla karşılaşacağını bile bilmiyorsun düşünsene. Stüdyoya geliyorsun, “merhaba” diyorsun, hemen önüne notayı koyuyorlar ve şarkıyı dinletiyorlar. Bazen şarkının iskelet hâlini bile sen oluşturuyorsun. Dinleyecek bir referans bile olmuyordu bazen. Önüne notayı koyuyorlar; çok da uzatmadan doğru bir şekilde çalıp, o kaydı alıp gidiyorsun. Sonuçta stüdyonun saat ücreti de var. Bir de saat ücretinin haricinde, takvimi var. Sen oraya 2-3 parçanın gitar kaydını yapmak için girdiğinde, 8 saat boyunca senin en güzel fikri bulmanı beklemiyorlardı. Ortada bir aranjman, aranjörün brifingi ve o brifinge uyması beklenen sen varsın. Kayıt esnasında olayın akışı içerisinde birdenbire bir fikir çıkarırsın, o da imza bir şey olurdu onu da kabul ederlerdi illaki ama eskilerin stüdyo müzisyenlerinin arasında gerçekten çakı gibi olman gerekiyordu. Okuma, yazma dinleme ve çalma konusunda çok seri ve üretici olman gerekiyordu. Özellikle Türkiye’deki stüdyo sektörünün 90’larında durum böyleydi. Kayıt edenlerin de aynı şekilde pratik ve tecrübeli olmaları gerekiyordu aslında. Hepsi bir araya gelince günümüzde çok özlediğimiz bir kelime olan liyakatın vücut bulmuş hâline dönüşüyordu stüdyo müzisyeni olabilmek. Bir de benim hep söylediğim bir şey var. En vasat altı zekaya ve yaklaşıma sahip müzik dinleyicisi bile müzikteki samimiyetin ve enerjinin kokusunu alabilir. Çünkü bu gerçekten pişen bir yemeğin kokusunu almak gibi bir şey. Harika bir müzik dinleyicisi de olabilirsin. Ya da hiçbir müzik dinleme zevki olmayan bir insan da olabilirsin fakat çalan şeyin enerjisinin seni yakalayıp yakalamayacağını yine de anlayabilirsin. Gerçekten bu rahat ve aşikar anlaşılabilen bir şey. O yüzden o dönemki albümlerin de o konuda boş geçmemesi gerekiyordu.
“Eğer düzenli ve sağlıklı sonuç aldığın bir isim varsa, neden başka bir çözüme yönelesin ki?”
Mesela biz 90’ların pop, rock, arabesk albümlerine baktığımızda hep aynı isimleri görüyoruz. Bunun sebebi neydi peki? Neden bu alanda daha çok usta isimler çıkmadı o dönem? Bir de bu müzisyenler, genellikle aynı isimler olmasına rağmen çok yönlülüğü nasıl sağlıyordu?
İsimler aslında 90’ların ortalarından itibaren yine biraz çoğalmaya başladı. Tabii çoğalmaktan kastımız şu; bir çırpıda 15 tane isim sayamıyorduk. Hakikaten de dediğin gibi 4-5 tane isim vardı. Bunun en büyük sebeplerinden biri de şuydu; senin eğer düzenli ve sağlıklı sonuç aldığın bir isim varsa, neden başka bir çözüme yönelesin ki? O sıralar nehir gibi akıyor müzik sektörü, bildiğin fırından ekmek çıkarır gibi albüm çıkarılıyordu. Özellikle 90’lardaki bu pop patlaması sonucunda Türkçe Pop’un da büründüğü yeni şekil itibarıyla bir sürü yeni albüm çıkıyordu, onun haricinde bir de arabesk sürekli üretiyordu. Müslüm Gürses’in, Orhan Gencebay’ın, İbrahim Tatlıses’in mesela kimisinin yılda 1, kimisinin de 2-3 albümü çıkabiliyordu. Zaten rock, blues, caz gibi diğer türlerde çok nadir örnekler ve gruplar çıkabildiği için ya da profesyonel stüdyolarda kayıt edilebilmiş rock prodüksiyonları kısıtlı olduğu için veya grupların elemanları kendileri çaldığı için o işi kendileri çözüyorlardı. Fakat şöyle enteresan bir durum var. Zaman içinde de türlere göre ayrışmalar oldu. Mesela Erdinç Şenyaylar, Erdem Sökmen, Erkan Oğur gibi isimlerin yanında 90’ların başlarından beri olan Gür Akad ve 90’ların ortalarından itibaren Can Şengün de anılmaya başlamıştı. Bu iki isim de özellikle elektrik gitar konusunda kendilerini gösterdiler. Yani “elektro gitar çaldıracaksak ve distortion’lı rock çalınacaksa Gür çalsın, Can çalsın” denilmeye başlandı. Ama bunlar başlamışken bir yandan hâlâ şu anlayış da devam ediyordu: “Çok güzel distortion’lı solo var, Erdinç zaten diğer şarkılardaki gitarları çaldı, soloyu da o çalsın” diyorlardı. Ama mesela ilerleyen zamanlarda bizim de müzisyenlikteki tecrübemiz arttıktan sonra şunu fark ettim. Aslında esas gönül verdiği alan rock olmamasına rağmen çok iyi rock çalanlar da vardı. Erdinç Şenyaylar da bunlardan birisiydi mesela. Ortaya çıkan sonuç çok ilginç oluyor orada. Erkan Oğur, değişikti örneğin. Kendi dokunuşunu kabul ettirmeye başlamıştı perdesiz gitarda. Buna rağmen o dönem Erkan Oğur’un perdesiz gitar çalmadığı bir albüm vardır. Yaşar’ın “Divane” albümü. Yaşar’ın ilk albümünde Erkan hoca sadece akustik ve elektro gitar çalmıştır. Hatta akustik gitar solosu da var ‘Gel Benimle’ şarkısında. Elektro gitarda da Erdinç Şenyaylar’a ya da Erdem Sökmen’e nazaran daha elektro gitar ve rock tedrisatından geçtiğini ispatlayan soloları vardır o albümde. Yaşar’ın o albümdeki ‘Koy Beni Gözlerine‘ şarkısının ortasındaki solo, muazzam bir elektro gitar solosudur. Az önce bahsettiğim ‘Gel Benimle’deki solo da çok caz-funk tarzda bir solodur. Mesela, Fatih Kısaparmak, albümünde rock tarzı bir şey çaldırmak istiyor, onu da Erdinç abi değil de Gür Akad çalıyor. O biraz aranjörlerin de sahip olduğu iş yapış şekline bağlı. O zamanlar için genç kuşak olan aranjörler, türlerde ustalaşmayı daha çok seçiyorlardı. Daha eski toprak aranjörler, “bu adamlarla biz daha önceki yıllarda da beraber çalıştık, bu isimler her tarza hakimdir, bunlarla devam edelim” dediler. Bu arada gerçekten de hakimdirler ama dokunuştan ya da tondan hissediyordun farkı. Erdem Sökmen’in rock dokunuşlarını dibine kadar hissedeceğin ayrı bir tarzı vardır mesela. Clean funk ritim, clean ritim çalış şekli.
Birkaç örnek versek bu konuyla alakalı?
Mesela Gökhan Kırdar’ın “Tutunamadım” albümü çok enteresan bir albümdür, stüdyo müzisyenlerinin geçit töreni gibidir. Her stüdyo müzisyeni aynı zamanda bir aranjörmüş gibi emek vermişler. Erdem Sökmen’in kanal kanal gitarları vardır, ‘Yaşıyoruz’ şarkısında hem akustik hem elektro hem de klasik gitar çalmış. Gürol Ağırbaş bütün basları çalmış, Erkan Oğur, ‘Üstüme Basıp Geçme’deki udu çalar. O albümün müzik direktörü de Erkan Oğur zaten. Erdem Sökmen’in duyduğumuz ilk distortion’lı solosu da “Tutunamadım” albümündedir. Bak sana başka bir örnek daha vereyim, bir şey daha görmüştüm o zamanlar. Ege’nin ilk albümü “Senden Uzak” da bir müzisyenler resmi geçididir. O albümde bir şarkıda klasik gitarı Erdem Sökmen, buzukiyi Erdinç Şenyaylar, perdesiz gitarı da Erkan Oğur çalıyor. Çok enteresan bir durum, bu aranjörün enteresan bir inisiyatifi. Çünkü Erdinç Şenyaylar, o sırada o enstrümanların hepsini çalabilir mesela. Mesela Orhan Gencebay, 1996 senesinde bir albüm çıkardı “Kiralık Dünya”ydı adı. ‘Bir de Sen Vurma’ şarkısı vardı mesela içinde. Gazetelerde bangır bangır, “Orhan Gencebay rock yapacak” yazdı. Biz de o zamanlar derin rocker’ız, thrash’çiyiz falan. Çıtamız yükselmiş iyice. Çok merak ediyorduk. Albüm çıktı, rock’tan kasıt ‘Bir de Sen Vurma’ şarkısında pentatonik motifler kullanılmış, clean elektro gitarla Erdinç Şenyaylar ritim çalmış. Sonunda da bir distortion elektro gitar solosu var. Orada Şenyaylar’ın bir alametifarikası var. Erdinç abi gitarı amfiye bağlamaz, efektörüne girer direkt; amfi kültürüne girmez hiç. Flamenkocu olduğu için amfiyle elektro gitar solosu çalmaz. Direkt o tonu duyabiliyordun. Dinlediğin zaman döktürülmüş bir solo ama. Bu arada o şarkının klibinde o soloyu playback olarak Kerem Özyeğen çalar. Arkada kocaman bir orkestra vardır, yanda da gençler. Klibin sonunda Kerem Özyeğen’e bir göz kırpıyor, Özyeğen de playback soloya giriyor. Duman’ın ‘Köprüaltı’ klibinde de davulu Kerem Kabadayı çalar mesela. 90’ların en sevdiğim kısmı odur işte, herkes birbiriyle bir şey paylaşmış.
“Bugünkü pop müziğin altından aranjmanı çek, direkt arabesk duyarsın!”
Ki ben 90’ların pop’una asla niteliksiz bir müzik diyemem. O kadar sanatçı kimliği olan isim var albümlerin mutfağında. Harun Kolçak gibi bir isim var mesela, ona laf mı söyleyeceksin?
Sen bugünkü pop müziğin altından aranjmanı çek, halıyı biraz kaldır. Melodiyi dinle, direkt olarak arabesk duyarsın hem de en ağdalısından. Altına 20 parça yaylı koy, vurmalı koy arabesk diye yayınla. İşte 80’lerdeki 90’lardaki pop öyle değildi ki. Melodik zenginlik vardı, armonik zenginlik vardı. Mesela Harun Kolçak dedin; o, yazdığı şarkıların armonik yapısına da hakimdi. Çünkü bir şarkıyı sadece mırıldanarak yazmakla kalmıyordu, gerçekten üretiyordu. Zaten basçıydı hem konser hem de stüdyo müzisyeni olarak. Mesela Erkin Koray’ın “Erkin Koray Tutkusu” albümünde baslar Harun Kolçak’a ait. ‘Bir Olasılık’ diye bir şarkı var o albümde, oradaki bas riff’i bence Türk Rock tarihinin en önemli riff’lerinden birisi. 90’larda bir oyun vardı ve o oyunu kurallarına göre oynamak gerekiyordu. Harun Kolçak’ın yanına bir de Levent Yüksel’i koyabilirim ben. Müzik kahramanlarımdan birisidir. Çünkü benim ilk müzikal kahramanlarım multi enstrümanistler oldu. Cengiz Onural mesela bir örnek. Sonrasında cümbüş üzerinden Levent Yüksel, bas gitaristliğiyle de basa olan ilgimi arttırdı. Fatih Erkoç da öyle. Bir sürü farklı enstrümanı, kendi tavrıyla bu kadar iyi çalabilme fikri, beni korkunç şekilde etkilemişti. Levent Yüksel’in, Sertab Erener’in “La’l” albümünde, şovu vardır. Hem akustik bas, perdesiz bas; hem de 5 telli bas çalar, kontrbas çalar, ud çalar. Udi disipliniyle değil, kendine özgü bir tarzda, çalınması zor bir partisyonu çok tatlı çalar. ‘Sevdam Ağlıyor’un udları çok kazıktır bence. Onları çatır çatır çalmış. Mesela öyle bir albüm yapmışlar ki çok enteresan albümdür, 5 tane aranjör var “La’l”de. Levent Yüksel, Uzay Heparı, Atilla Özdemiroğlu, Turhan Yükseler, Mustafa Sandal var. Mesela Mustafa Sandal sadece kendi verdiği şarkının aranjmanını yapmış. O dönem Mustafa Sandal’ın aranjör kimliği de vardı. Notist aranjör müydü? Muhtemelen değildi ama fikir belirterek ve yazdığı melodileri dikte ederek aranjman yapıyordu. ‘Büyü de Gel’ şarkısı öyle bir şarkıydı mesela. 5 tane kafanın ayrı ayrı birikiminden faydalanmış şarkılar vardı. 3 tane davulcu vardı albümde. 90’larda o albümün radyo ve televizyon röportajlarında konuşuluyordu bu konu, bugün böyle bir şey yok mutfak konuşulmuyor artık. Ana akım medyada “farklı davulculara çaldırdık çünkü farklı davulcuların enerjisi gerekiyordu” gibi sözler dönüyordu. Ben Turgut Alp Bekoğlu’nu ilk o albümde tanımıştım, büyük hayran olmuştum “bu nasıl bir performans” diyerek. ‘Mecbursun’ şarkısını o albümde özellikle dinlemek lazım; bas gitar İsmail Soyberk, davul Turgut Alp Bekoğlu, elektro gitar da Ercüment Ateş. Ercüment Ateş’e de bir parantez açmak lazım mesela; caz ya da funk bir elektro gitar çalınacaksa diğer abilerimiz kadar sık olmasa da o ismi de görürdük. Beyaz Kelebekler’in çocuk üyelerinden birisiydi bir de. Sonra caz gitar alanında ihtisaslaşıyor ve caz orkestralarında sanatını konuşturmaya başlıyor. Bir bakıyoruz ki Ercüment Ateş gerçeği oluşmuş. Hatta Erkan Oğur’un zaman zaman tavsiye ettiğini çok görmüşümdür. “Caz gitar eğitimi almak istiyorum kimi tavsiye edersiniz” diye sorarlardı. Erkan hoca hemen Ercüment Ateş’i önerirdi.
Peki 90’larda rock özelinde stüdyo müzisyenliğinde hep aynı isimlerden bahsediyoruz da, 90’ların ortalarında yeni isimler de eklenmeye başladı mı bu kadroya?
90’ların ikinci yarısından sonra Gür Akad ve Can Şengün’e ek olarak bir de Serdar Öztop, Volkan Başaran, Yavuz Çetin gibi isimleri de saymak gerekiyor. 90’ların ikinci yarısından itibaren bu ustalar da oyuna dahil oldular. Mesela Akın Eldes’in de albümlere girip kendi dokunuşunu katmışlığı var. Ama Can Şengün, Gür Akad gibi lejyonerlik yapmıyordu. Mesela Ege’nin ilk albümünde Akın Eldes’in elektro gitar çaldığı bir şarkı var. Bülent Ortaçgil’in “Bu Şarkılar Adam Olmaz” albümünde Akın Eldes’in dokunuşları çok önemlidir. Bir de ona da bahsetmiştim, bence onun devirleri var. Her dönemde çok sevdiği bir gitar çalım üslubu var ve onunla alakalı imzalar atıp sonraki 10 yılda daha başka güzel imzalara doğru yönelmiş. Bulutsuzluk Özlemi’nin ilk iki albümündeki kayıtlara bak mesela, sonra “Yol”daki Akın Eldes’e bak, çok farklıdır. Arada 6 sene var “Yol” ile “Güneşimden Kaç” arasında ama başka bir Akın Eldes’e dönüşmüş tavır olarak. Mesela Yavuz Çetin’e gelecek olursak, hiç bulunmak istemeyeceği müzik türlerine de can vermiş bir stüdyo müzisyenidir. En güzel imzası Göksel’in ‘Sabır‘ şarkısıdır onun. Göksel de bahsediyor mesela bir röportajında. “O zamanlar Türk Pop Müziği’nde hiç böyle bir uzunlukta solo yoktu, şiir gibi” diye. Yani akor yürüyüşü de inanılmaz. Tabii Kave Bahçeban ve Sarp Özdemiroğlu’nun dokunuşlarını da es geçmemek lazım. Onların fikrinin, yaratıcılığının üzerine Yavuz Çetin’in hepimizin hayatına gökten inmesi de söz konusu olmuştu. Yavuz Çetin’in “İlk” albümü çıktığında biz delirmiştik.
Türkiye’deki ilk talk-box kullanımı da Yavuz Çetin tarafından yapılmış değil mi?
Göksel’in ‘Sabır’ şarkısına kadar bir talk-box yok prodüksiyonlarda evet. İlk kez orada duyuyoruz. Sonra Teoman’ın ilk albümünde ‘Yarın Olmaz’ şarkısı var. Orada Yavuz Çetin, talk-box kullanıyor. Kendi albümünde ‘Hisset Beni’de çalıyor. Sonra Şebnem Ferah’ın “Artık Kısa Cümleler Kuruyorum” albümünde Demir Demirkan, ‘Oyunlar’ şarkısında kullanıyor birazcık. Bugün mesela albümlerde pek duymuyoruz talk-box efektini. Sahnelerde çok duyuyoruz ama prodüksiyonda yok neredeyse.
“O insanların çaldıklarını dikkatle ve keyifle analiz etmiş olmak benim için ayrı bir okuldu.”
Herkesin favori müzisyenleri bence farklıdır. Sana sorsam, 90’lardan (ve haliyle bugün de aynı isimleri görmek mümkün) seni en heyecanlandıran müzisyenler kimler? Feyz aldığın, onlar gibi olsaydım dediğin kimler var bu alanda?
Bir kere Erkan Oğur, Erdinç Şenyaylar ve Erdem Sökmen; muhteşem E’ler zaten. Olmazsa olmazımdır. Aslında kararsızım ama Levent Yüksel o listede olmalı. Onun dışında da aynı sıraya iki isim koyayım: Levent Altındağ ve İsmail Soyberk. Tabii o zamanlar daha gitara başlamamıştım, klarnetle girmiştim bu dünyaya. O zamanlarda da Türk Pop Müziği’nde alaturka klarnet hegemonyası yoktu, alaturka klarnet ancak bu tür şarkılarda yer alıyordu. Onun dışındaki parçalarda Akdeniz usulü, sade klarnetler çalınırdı. Onlarda da icracı Mustafa Süder’di. Mustafa Süder, aslında keman ve viyola üstadı. Stüdyo kayıtlarında keman, viyola, klarnet çalardı. 30’lu 40’lı yıllardaki gibi çok güzel swing tarzı klarnet soloları vardı. Türk popuna öyle izler de bırakmıştır sağolsun. Çok da nadir akordeon ve saksafon çalardı. Bir müddet Sezen Aksu’nun orkestrasında keman ve klarnet çaldı. Sonra Candan Erçetin ile çaldı. Devlet Senfoni Orkestrası’nda da görevli üstadlarımızdan biriydi. Eski kadroların yetişme şekli; sadece bir okul bazında değil orkestralar açısından da bugün en kral parayı verseniz alamayacağınız eğitimler seviyesindeydi. O yüzden o insanların çaldıklarını dikkatle ve keyifle analiz etmiş olmak benim için ayrı bir okuldu. Suyunun suyu oldu ama biz o suyu vitamin niyetine içtik.
Türk müziğindeki el vermek yöntemine benzetebilir miyiz bunu peki? Neticede dinlerken bir sürü doğaçlamalar duyuyorsun, duymadığın gamlar ya da akorlar giriyor işin içine, bir nevi ücretsiz eğitim aslında.
Tabii ki öyle. Yeni şeyleri denemekten hiç çekinmiyorlar. Dediğin gibi çok güzel oynamışlar o şarkılarda. Ama bir yandan da bazı albümleri ne yazık ki tamamen bilgisayarla kaydettiler mesela. Gitarı da klavyeden çaldılar, bası da klavyeden çaldılar, davullar drum machine’den çalındı. O albümleri dinlemekten kaçındım. Hiç dinleyemezdim. Barış Manço’nun son albümlerini de o yüzden çok dinleyemedim. ‘Hemşerim Memleket Nire’, Toto şarkısı gibi bir şarkıdır bakınca. Açılışı, gelişimi vs. Ama her şey klavye ile çalınmış. Bizim şevkimizi kırardı o dönem. Yine de dinlemeden duramazdık. MFÖ’nün de öyleydi mesela. “M.V.A.B” albümü muhteşem bir rock albümüdür ama davulcu yok albümde. Erdal Kızılçay gibi muhteşem bir müzik adamıyla çalışılmış, Erdal Kızılçay da bir sürü enstrüman çalmış o albümde ama davulcu yok. MFÖ’nün bütün vitamininden faydalanmak istediğimiz zaman yine “Ele Güne Karşı Yapayalnız” albümünü açıyoruz. O albüm de 70 ve 80’lerin stüdyo müzisyenleri açısından bir ipucudur. Fuat Güner anlatıyordu, “Ajda Pekkan’ın arkasında müzikalde back vokallerden kazandığımız parayı o albüme İstanbul Gelişim Stüdyosu’na yatırdım” diye. O zamanların en büyük markalarından birine yani. O albümde davulları Asım Ekren çalar, ‘Ele Güne Karşı’ mesela 9/8’lik bir şarkıdır ama bizim alışık olduğumuz sistemde çalmaz; çok cool şekilde çalar. Sonra o albümdeki gitarlar… Fuat Güner’in gitarları pamuk gibi gelir. Lıkır lıkır içersin. Kayıt da nefistir. Özkan abinin basları zaten tartışmasız. Erkan Oğur’un ilk stüdyo kayıt tecrübesidir o albüm. Erkan Oğur, ‘Güllerin İçinden’de 3 farklı solo çalıyor, bizim duyduğumuz o soloların kırpılmasıyla oluşturulmuş bir solo. Mazhar Alanson diyor ki; “o kadar güzel çaldı ki hepsini kullanmak istedik“. Mesela o albümde ‘Yalnızlık Ömür Boyu’ şarkısında perdesiz bası Onno Tunç çalar. Onno Tunç, sonra aynı jesti 1994’te “Suç Bende” albümünde ‘Beni Ağlatma’ şarkısında Mustafa Sandal’a yapar. O şarkıda perdesiz bas Onno Tunç’a aittir. O şarkının perdesiz gitar solosunu da Erdinç Şenyaylar çalmıştı. Ama Şenyaylar’ın multi enstrümanistliğine şok olup kafayı yediğim albüm İzel-Ercan’ın “İşte Yeniden” albümü. O albümde Şenyaylar; ud, perdesiz gitar, elektro gitar, akustik gitar, buzuki çalıyor ve hepsiyle solosu var. Bir şarkıda açılışı ud ile yapmış sonra perdesiz giriyor, devamında klasik gitar çalmış. O albümde çok rock’n roll bir şarkı var mesela. Chuck Berry kafası bir şarkı. Onu da Gür Akad’a çaldırmışlar. Gür Akad’ın 80’ler sonu Whitesnake gitar sound’una çok güzel göndermeleri var o dönem. O şekilde yoğun bir distortion’la, Ibanez’ini tremolo koluyla bağırtarak çalıyor. Kendisinden bahsetmişken bir de parantez açalım. Gür Akad’ın bence Türk Pop Tarihi’ne yaptığı en kusursuz iş Tarkan’ın ‘Biz Nereye’ şarkısındaki solosudur. O, muazzam ve her şeyiyle harika bir elektro gitar solosu. Mesela o şarkı da rock bir şarkı ya, Rıza Erekli bestesi. Ozan Çolakoğlu da davul çalar. Bası İsmail Soyberk çalar. Akustik gitarı da Erdinç Şenyaylar’a çaldırmışlar. Bunu neden böyle yapmışlar, günler mi uyuşmamış ya da Ozan Çolakoğlu özel bir şey mi denemiş bilmiyorum ama beklemediğin yerlerden beklemediğin şeyler çıkabiliyor, bunu keşfetmek de çok güzel. Umulmadık yerlerde umulmadık insanları duyunca da arkadaşına rastlamış gibi oluyorsun, çok güzel bir heyecan bence bu. Tarkan’ın ‘Unutmamalı’ şarkısında udu Levent Yüksel’in çaldığını görünce de çok mutlu olmuştum ben mesela.
Yine Harun Kolçak’a geleceğim ama sen beklemediğin yerden beklemediğin şeyler çıkıyor deyince; Harun Kolçak’ın Teslim Oldum albümünde bas gitar çalanlardan birisi de Tarkan Gözübüyük mesela!
Evet! Sana hemen taşları birleştireyim neden böyle olduğuna dair. O albümün aranjörü İskender Paydaş olabilir mi? (Gülüyor) Sana şaşıracağın bir şey daha söyleyeyim. Tarkan Gözübüyük, Aşkın Nur Yengi’nin İskender Paydaş prodüktörlüğünde çıkardığı “Haberci” albümünde elektro gitar bile çaldı. Hatta bildiğin oyun havası tadında bir şarkı ve Tarkan Gözübüyük, elektro gitar çalmış. Bir dönem mutfakta beraberdiler İskender Paydaş ile. Paydaş, “Anatolia” albümünde de Pentagram’a katkıda bulunuyor çünkü klavyeyle. Zaten Şebnem Ferah’ın “Kadın” albümünü yaparlarken beraber çalışıyorlar. İskender Paydaş da 80’lerden kalan önemli bir aranjman ve kayıt tecrübesine sahip olduğu için o isimleri buluşturuyor. Sezen Aksu’nun “Düş Bahçeleri” albümünde ‘Seni Yerler’ şarkısında gitarlar Demir Demirkan, davul Volkan Öktem, bas Tarkan Gözübüyük ve Tarkan Gözübüyük bas gitarı hiç de metal basçısı gibi çalmıyor. Bildiğin rock bir bas tonuyla, pop-funk icra ediyor ve acayip tatlı bassline’lar çalıyor.
“Şebnem Ferah az kalsın stüdyo gitaristi de olabilirdi!”
Bence Şebnem Ferah’ın ilk iki albümü de stüdyo müzisyenliği şovudur! Deniz Yılmaz, Demir Demirkan, İskender Paydaş gibi isimler var hep arka planda…
Tabii ki özellikle “Perdeler”e kadar hep stüdyo müzisyenliği söz konusu. Mesela “Artık Kısa Cümleler Kuruyorum”da da davulcu şöleni vardır. Burak Gürpınar ayrı Volkan Öktem ayrı şekilde. O dönem dinlerken hep derdim ki “Şebnem Ferah da gitarist neden albümünde çalmıyor?” Sonra Non Serviam’daki bir Çağlan Tekil röportajında Şebnem Ferah, “stüdyo müzisyenliği çok ayrı bir şey, bunu da en iyi bilenlere bırakmak iyi olur diye düşündüm” diyordu. Ama mesela bu görüşüne rağmen ‘Durma’ şarkısının solosunu çalar. Bak mesela “Kadın” albümü, gerçekten bir stüdyo müzisyeni şovudur. Sonraları Ozan Tügen’ ile biz bu durumu konuşmuştuk. “Neden iki albüm sürdü sizin albüme dahil olmanız, zaten orkestradaki üyeler sizdiniz piyasaya çıktığından beri?” diye sordum. “Güven sürecinin oluşması gerekti; biz beraber müzik yaparak, uyumumuzu geliştirerek stüdyoya da girebiliriz demek ki, aşamasına geldiğimizi fark ettik, öyle stüdyoya girmeye karar verdik” dedi. Ozan Tügen’in de ne kadar özel bir bakış açısına sahip olduğunu sonraki albümlerde gördük zaten. Şebnem Ferah konusunda başka bir şey daha var. Şebnem Ferah az kalsın stüdyo gitaristi de olabilirdi. Levent Yüksel’in ikinci albümündeki ‘Tuzum Kuru’ şarkısında elektro gitarları Şebnem Ferah çalıyor, ‘Şıngırdak Yarim’ şarkısında da distortion gitarlar yine ona ait.
“İnsanlar bazen müziğin hayatındaki etkisini çok hafife alıyorlar, almamaları gerek.”
90’larda hem analog sistemler hem de yavaş yavaş dijital sistemler var, o dönem kayıt yapmanın daha zor ve ustalık isteyen bir iş olduğunu söylemek mümkün mü? Dijitalleşmenin ardından ne gibi değişiklikler oldu bu alanda?
Bence oradaki ayrım, analog ve dijitalin geçiş dönemi değil; evlerde iş görecek “profesyonel” kayıt yapabilme imkânıdır bu işin miladı. Çünkü her şey dijitalleştikten sonra, bilgisayar programlarında bir ölçülük bir yerde hata yaptığında sadece o ölçüyü yeniden çalıp kendini rahat rahat telafi edebildiğin zamanlarda da stüdyo müzisyenliği devam ediyordu. Bu iş, artık evde kayıt yapabilecek hâle geldiğinde başka taraflara evrilmeye başladı. Fakat bazı müzik türleri, yeniyi hemen kucaklamadı. Türkü, arabesk dünyası bunu bu kadar çabuk kabul etmedi. Kabullenseler bile yine kalabalık bir ekiple kaydetmeleri gereken zamanlarda yine stüdyoya girdiler. Ama daha minimal mevzularda artık aranjörler pahalı ekipmanları evlerine kurdular. Artık her şeyin yazılımı var. Parmağın perdeye sürtme sesi dahil her şeyi duyabiliyorsun. Çok imza bir enstrüman çalımı gerekmedikçe her şeyi yine bilgisayar sistemlerinden yapabiliyorlar. Streaming çağı gelene kadar, CD alıp CD player’ımıza koyduğumuz döneme kadar ki bu da neredeyse 2014’e kadar falan “stüdyoya gel kayıt yapalım” süreci devam etti. Hatta pandemiye kadar da devam ediyordu. Pandemi gibi bir felaket, bir sürü usta müzisyenin yavaş yavaş kayıt ekipmanlarını eve toplayıp, evden kayıt yapmaya başlamasına sebep oldu. Artık çok az duyuyorum ben, “abi senin stüdyoya gelmen, burada bu sinerjiyle kayıt yapmamız lazım” lafını. İstenileni söylüyorlar, ne zamana hazır olması gerektiğini belirtiyorlar. Müzisyen de kaydediyor. Bunun, işini düzgün yapan stüdyo müzisyenlerinden bahsetmek kaydıyla şöyle bir artısı olduğunu söyleyebilirim. İşin prodüksiyon bazında koşturarak değil biraz daha kafa yorarak, fikir beyan ederek çalma kısmı biraz daha gelişiyor olabilir. Tek faydası bu. Onun dışında benim gönlüm hep old school kafasından yana. Yurt dışındaki sistemle bizim ülkedeki sistemler gram karşılaştırılamayacağı için. Mesela Michael Jackson’a albüm yapıyorlar diyelim, adamlar en doğru müzisyeni buluyorlar, stüdyoya sokuyorlar, bir şarkı için bir gün harcıyorlar mesela. Notayı verip hemen çal, git demiyorlar. Orada epey bir kapanma süreci var, imkanlar ona göre değerlendiriliyor. Biz o tatlı telaşı kaybettik artık. Bazı müzik türlerinde hâla var olsa da işin genelinde yok. İnsanlar bazen müziğin hayatındaki etkisini çok hafife alıyorlar, almamaları gerek. Türk Pop diye bir şey yok mesela. Etiket pop, sesler elektronik, enstrüman çalımı sıkıntısız fakat melodik olarak çok aynı ve tür olarak da direkt arabesk yani. Şu an öyle bir mutasyon içinde Türk pop. Devamlı değişiyor mesela. Rap’in bile bizim bildiğimiz müziğin dışında her şeye benzediğini de gördük ya artık. (Gülüyor) Bunlara artık bir isim konuluyor ve sanki karşılıyormuş gibi anılıyor ya bu çok yanlış. Rap deyip geçiyorlar mesela. “Rhythmic American Poet” açılımı olan bir şey ritmik değil, Amerikan’ı geçtim zaten, şiirsel de değil. Orada bir vokal alanı var sadece. Ona da rap diyorlar, arabesk de. Tür uydurmayı seviyoruz, Arabesk X de mesela. 3rd Generation Arabesk de, Halis Arabesk de. Saykedelik kelimesinin de içini boşalttılar. Delay pedalına basınca saykedelik oluyor, artık öyle. Delay pedalına basıp türkü çaldığın zaman ve arkada davul ve bas varsa saykedelik oluyor; funk de niye funk demiyorsun? Bu saykedelikse Syd Barrett’ın olduğu Pink Floyd albümleri neydi? Türleri isimlendirmek konusunda korkunç bir üşengeçlik var, biliyorsun dezenformasyon bizim buralara geldi mi insanların aklında da böyle yer ediyor.
Bir de mesela kanal kayıt dediğimiz sistem yüzünden müzisyenler birbirini görmüyor bile, o dönemlerin videolarına ya da fotoğraflarına denk geldiğimizde müzisyenlerin bir odada toplanıp kayıt yaptığına rastlıyoruz. Bu birlikte olma hissi nasıl etkiliyordu albümleri?
Aslında o isimlerin öyle büyük bir trafiği var ki, onlar o sırada listelerine tik atmakla meşguller. Evet birlikte olup fikirler üretebiliyorlar o sırada ama bir yandan da akıllarında bir sonraki gidecekleri kayıt da var. Yaşar, rastladığım iki albümde stüdyo müzisyenlerine şöyle teşekkür ediyor: Oradan oraya koşuştururken sanatını konuşturanlar… O zamanlar Türkiye’deki kayıt trafiğini böyle anlatabilirim sana. Oradan oraya koşuştururken önüne konuyor, çalıyor, imzasını atıyor sonra ne yaptığını belki de hatırlamıyor bile. Erdinç Şenyaylar’a gidip Yaşar’ın ilk albümünden ‘Günahsız’ şarkısında udla ne güzel bir giriş yaptın desen “ben Yaşar’ın ilk albümünde çalmış mıydım” bile diyebilir. Çünkü o kadar çok albümde çalmışlar yani. İşin şeytan tüyü de biraz orada, o temponun içinde lezzeti çıkarıp sonra bunu unutmak. Rehavete kapılmalarını da engelliyor aslında bu durum.


