Övünç Dan: Kana Kana ile kendi rüyamı ve kabusumu yaşamaya devam ediyorum!

Batıkan Baksı
Okuma Süresi: 27 Dakika

Şimdiye kadar sayısız projede gerek sesiyle gerekse de aranjeleriyle dinlemeye bayıldığımız Övünç Dan ile son yıllarda özellikle darkwave / synthwave dinleyicilerinin ilgiyle karşıladığı Kana Kana projesi hakkında konuştuk. 2015’ten bu yana devam eden ve son yaklaşık 5 yıldır aktif olarak dinleyicisiyle buluşan Kana Kana’nın güncel gidişatını ve yakın zamanda neler olacağını kendisinden öğrendik. Haydi gelin Kana Kana cephesinde neler olacak, hep birlikte Övünç Dan’dan dinleyelim!

Sohbete Kana Kana’nın ilk albümünün çıktığı 2022 ve hatta bence single’ları duymaya başladığımız 2020’den bu zamana kadarki ilerleyişinden bahsederek başlamak istiyorum. Kana Kana aslında 2015’te temelleri atılmış bir oluşum ama insanlar aslında 4 yıllık bir süreden beri aktif şekilde dinliyor. Neler oldu bu 4 yılda? 

Kana Kana’nın amacı en başından beri bunu sahneye taşımaktı. Bu müziği, “kendim ürettim kendim dinleyeyim”den çıkarınca ikinci aşama “bunu nasıl çalarım?”a dönüşüyor. O bölüm öncelikle bu hedefi tutturmakla geçti. Aslında erken bir vakitte de tutturduk ama son birkaç konserden sonra benim için tamamen netleşti. “Aa zaten ben bunu arıyormuşum hep” kısmına geldi. O açıdan bu süreç, öncelikle olabildiğince canlıya taşımakla geçti. İkincisi de tabii yenisini yapmakla. Zaten yenisinin çalışmaları ilk albümün yayınlama sürecinde devam ediyordu ama tabii onun yanına bir sürü yeni şey eklendi, “Kana Kana oldum” dediğim bir dönem başladı, tanıştığım, etkileşimde olduğum insanların dokunuşları falan derken farklı şeyler gelişti; kafamdaki şarkı bütünü oluştu, sonra bu etkileşimlerle dönüştü, elendi, toplandı, bölündü derken gerçekten 3 gün önceki bir değişiklikle “tamam albüm bu” dedim. Benim için “yeni albüm budur”a getirdim meseleyi. Tamamen bununla geçti diyebilirim. Ama bu arada “Ölüler Hariç”i eskitmedim ve rafa da kaldırmadım. Yeni bir dünya, yeni bir düzen, güncellemeler, her hafta yeni bir şey yapmak gibi bir şey beni hiç ilgilendirmiyor çünkü bu albüm hala geçerliliğini koruyor ve korumaya da devam edecek. Ben hep söylüyorum sana da söylemişimdir, bir 90’lar hayali yaşıyorum Kana Kana ile. İlk albüm 90’lar rüyası gibi devam ediyor, belki de 90’lar kabusu gibi daha devam edecek. Albüm daha çok yeni benim için. Bir sürü insana ulaştırıyorum, üç senedir dinleyen insanlar da yeni muamelesi yapıyorlar, benim çok hoşuma gidiyor. Ben bunu böyle yapmaya devam edeceğim, hani “aylık şarkı yayınlayayım dijitalde kalsın değil” yalnızca. Kendi rüyamı ve kabusumu yaşamaya devam ediyorum, bu yüzden gayet zamana yayarak ilerliyorum.

Darkwave / synthwave alanında aslında yeni bir grup diyebiliriz biz Kana Kana’ya. Ama zaman geçtikçe bir “abi” modu da oluştu sanki. Mesela Instagram’da bakıyorum, yorumlarda böyle bir saygı hâli de var Kana Kana’ya. Bunun sebebini hiç düşündün mü, neden böyle konumlandı Kana Kana?

Hak verirsin ki benim hiçbir koşulda cevaplayabileceğim bir soru değil bu. “Şu yüzden” diyebilme gibi bir ihtimalim de yok. Ben şu an müziğimin dinleyicisi konumunda değilim ve bana gelen bireysel yorumlarıyla, sevgisiyle, sınıflandırma ya da isimlendirmeyle gelen insanların fikirlerini de ben belirlemiyorum. Çünkü ben sadece müziği yaptım, o yüzden onu insanlara sormak gerekiyor. Ama sen bana dersen ki “bu sana nasıl hissettiriyor?” diye. Ben sadece kendi kafasında olan müziği dışarıya kusmaya karar vermiş müzisyenlerden biriyim. Ama bunu nasıl sahipleniyorsun dersen, bunu yapan sadece ben olduğum ve ben ürettiğim için tabii ki eşsiz hissettiriyor. Bununla paralel hisseden, öyle davranan, bana ulaşan insanlar da farklı hissettiriyorlar. Çok da hoşuma gidiyor. Ama söylediğin gibi bir konumlandırmaya ben herhangi bir yorum da yapamam. Sadece harika ve çok iyi hissettiriyor. 

Türkiye’de synthwave son birkaç yılda çılgınca yükselişe geçti. Hatta türü bu olmayan gruplar bile akla zarar synth melodileri kullanıyor. Gerçi dünyada da böyle ama neden böyle bir gelişme söz konusu? O retro hava mı acaba insanları çekiyor kendisine?

Bunu, biz detaylı bir şekilde Açık Radyo’da konuşmuştuk. Benim şöyle bir tezim var bununla ilgili, o programda da şuna bağlamıştık: Bunun en büyük sebebi kayıt teknolojileri. Yani bizim bunu  artık evde yapabiliyor olmamız. 70’ler ve 80’lerde Roland’ları, Korg’ları, Moog’ları hiçbir zaman edinemedik. Ama artık bunun dijitale taşınmış olması; ev kayıtçısına, müzisyenine, stüdyolara bu aletlerin ulaşması ve bizim oturduğumuz yerden elimizdeki dev ses kütüphanelerine erişebilmemiz. Böyle olunca da bununla üretim yapmak istiyorsun. O yüzden aslında yükselişte. Eskiden bu  imkan yoktu, mesela bir tane vardı, stüdyoları gezerdik. Tamamen farazi konuşuyorum, 80’lerde 90’larda iki tane Yamaha DX7 vardı, stüdyoları gezip albümler yapılırdı onunla. Şimdi artık hepimizde var, herkes kullanmaya başladı, kullanmaya başlayınca da bir hype oluştu. Synth müziğini seviyorsun, synth sound’unu seviyorsun, bu tarzda bir şeyler yapmak istedin ama hep gitarlı grup müziği yapmak zorunda kaldın. Çünkü diğeri yoktu elinde. Gitarlar hep elimize geçti ama onlar geçemedi. Belki de o hâlleriyle hiç geçemeyecek. Ben buna çok bağlıyorum, bir anda bolluk geldi ve bu bolluk içinde herkes bunu yapabilir oldu, herkes bunu yapınca da “neden bunun albümünü yapamayayım” dediler. Ve konu buraya geldi; dünyada da Türkiye’deki yükselişi de aynı sebebe dayanıyor bence. 

“Biz o dönemde yaşasaydık, ne yapardık”ın göstergesi olabilir mi bu?

Bir şey diyeyim mi aslında değil. Belki hiçbir şey yapamazdık çünkü elimize hiçbir zaman Yamaha DX7 geçmeyebilirdi. Belki daha butik bir Roland olabilirdi. O duyduğumuz Depeche Mode ya da The Cure sound’larının altyapılarını belki de hiç deneyimleyemeyecektik. Yoktu çünkü. 80’ler Türkiye’sinde neyi bulacaktın da çalacaktın. Düşünsene biz o zaman bu yaşlarda müzisyenlermişiz, synthwave yapayım diyoruz, e nasıl yapacaksın aletleri nereden bulacaksın? Onu alacak param yok, bulsam getirecek düzeneğim yok. O yüzden bence Türkiye’de her şey kademe kademe ancak gelişebildi. Çünkü ekipman, kayıt teknolojileri eksikliği etkiliyor bunu. Dediğim gibi yapanlar vardı, Onno Tunç bununla ilgili epey kafa yormuş mesela. Elinde de olabildiğince böyle sistemler var, o aranjelere neler eklemiş arada. Adamın Bülent Ortaçgil’e yaptığı albüm falan orada. Ya da Sezen Aksu düzenlemeleri vs. Senin üretime geçebilmen için  aletle vakit geçirmen lazım, önüne oturman lazım. “Ya sen yapsaydın da sonra kiralasaydın çalsaydın” gibi bir şey de olamaz.  Bu o zamanlar Türkiye’de lüks, öyle olunca da bugünlere kadar gelmiş. Ben bunun bir trend olduğunu düşünmüyorum dediğim gibi yükselişi tamamen bundan ibaret. İş artık kim ne hissediyor, nasıl bir şarkı yazıyor kısmına kaldı sadece. Nasıl hepimizde akustik gitar vardı, elektro gitar vardı; synth’ler de bu hâle geldi.

90’ların çekiç gibi bir piyano tonu vardır ya onun gibi mesela!

Hah mesela onun gibi. Bell’li çekiç tonlu piyano dedikleri. Ben hep bir Yamaha DX7’nin başına oturmak istemiştim. Hiçbir zaman da dünyanın en iyisi olmadı elbette dijital bir alet sonuçta. Ama sound’ları bize işlemiş, Yamaha DX7 yazılımları önüme geldikçe farklı farklı şeyler yapıyorum. ‘Tadı Berbat’ yeni albümün şarkılarından biri, tamamen Yamaha DX7 hype’ından çıktı mesela.

Kana Kana’nın bugün dinlediğimiz şarkılarının ilk hâlleri aslında 2015’te hazırdı. Ancak başlarına gelen talihsiz olayı biliyoruz. Birkaç kişi hariç herkes şarkıları “Ölüler Hariç” albümündeki düzenlemeleriyle dinledi. Peki şimdiyle o kayıtları karşılaştırınca, “iyi ki silinmişler de yeniden çalma fırsatım olmuş” diyor musun? Hangisi içine daha çok siniyor şimdi bakınca?

Orada bir karışıklık var önce hemen onu düzelteyim. Silinmek değil aslında, benim ulaşamayacağım hâle geldiler. Şu anda dinlediğimiz kayıtlar o kayıtlar. Ben sonradan kurtardığım için bu albümü yaptım, albümü sonradan tekrar çaldım ama o zamanki gibi olmadı ve sonradan çaldıklarımı çöpe attım esasen. Ve “Bir gün bu bilgisayarı kurtarabilirsem, bu albüme bakarım yoksa hiçbir zaman olmayacak” dedim. “Ölüler Hariç”in olma sebebi, benim o kayıtları kurtarmam yani. Vokaller dahil olmak üzere, 2015’tekini çıkardım ben. İçinde ‘Berlin’de Kış’ın tekrar yazılması sebebiyle yeni vokalleri dışında hiçbir ekleme yok. Onların büyük kısmını editlemedim bile. Sonra “daha farklı söyleyebilirdim belki” dediğim oldu ama benim bütün odağım, 2015’te yapılan kayıtlardı, onları bekledim. Canlı olarak çaldığımda çok hoşuma gidiyor ama istediğim hâlini albüm olarak yayınladığım için o da. Sonradan çaldıklarımın kopyası var aslında dinletsem “abi farkı yok ki” diyebilirsin ama bana geçmedi o. Bir örnek vereyim mesela sana. ‘Karakura’, 5 dakikalık bir kayıt ve bütün enstrümanları üst üste tekte çalmışım o zaman. Onun “mış gibi”sini çaldım daha bile güzel oldu ama içime sinmedi, olmadı o zaman. O yüzden eski kayıtları kurtarana kadar bekledim zaten.

En başından beri tek kişilik bir proje olduğunu biliyoruz Kana Kana’nın. Canlı performanslarda sahnede beraber çaldığınız bir müzisyen kadrosu var. Mesela Yağmur, gruba ilk katıldığında merak etmiştim bu değişimin nasıl yansıyacağını ama baktım ki sanki yıllardır beraber çalıyor gibiydiniz. Kana Kana, bu uyumu sağlıyor? Sahnede neredeyse albümle aynı performansı görüyoruz çünkü.

Gitarlarda (ve artık ufak ufak baslarda da olacak) Can Çalışkan var, Can benim çok eski arkadaşım. Şimdiye kadar nerede çaldıysam, eğer gitarist olarak bir yere gitmediysem ve kendi projemse biz hep Can ile çaldık. Ben şarkı yazarıyım ve bunun yanında gitar çalabiliyorum, gitarcıyım yani. Ama Can, benim olmak isteyeceğim gitar virtüözüdür. Benim için gitar öyle çalınır, e bir de yılların arkadaşlığı var. Eğer müzikle ilgili bir proje düşünüyorsam, gitarları Can çalabiliyor diye üretmişimdir. Bu da öyleydi, o zaman bile Kana Kana’yı sahneye taşıyacaksam Can vardı kafamda. Biz çalacağız da kalanını ne yapacağız diyorduk hep. Yağmur’un hikayesini de şöyle anlatayım. Yağmur benim “bu işi nasıl sahneye taşıyacağım ben” diye düşünürken henüz Kana Kana adını bile bulmamışken ilk düşündüğüm insandı. Bir klavyeci arıyordum ben. Aynı zamanda davul da çaldırmak istiyordum. İlk konuştuğum insandı. Yağmur o zamanlar çok yoğundu ve “ben yetişemem herhalde, kusura bakma” dedi. Yollarımız ayrıldı, başka denemeler yaptım, sonra sağolsun Barış geldi onunla çaldık. Sonra ben bir değişiklik düşünürken, Barış’ın da programı epey yoğundu. Kendi projesine de başladı. Ben Yağmur’un bir boşluğuna denk geldim ve ona yine sordum. Yağmur, “aa olur konuşalım” dedi. İlk provamızda da zaten gördük ki bizim bunu birlikte yapmamız gerekiyormuş. Oradaki süreç çok hızlı ilerledi. Çünkü benim ilk tablodaki fikrim de bu ekipti zaten. O zamanlar başlasak bile belki o zaman olmayacaktı, şimdiki hava tutmayacaktı. Yağmur da kendi dünyasını yeni oturttu ve daha önce hiç davul çalmamışken benim davul isteğime de iyi yanıt verdi. İnanılmaz çözdü. Ben Yağmur’un klavyeciliğini görüp tutulmuştum bir de “tam bizlik” diye. Üstüne bir de altyapılar, vurmalılar falan derken “ben topyekün bu multi işe girerim” deyip sorumluluğu alınca benim üzerimden inanılmaz bir yük kalktı. Artık böylece ben de bazı şarkılarda elektro gitarları da çalabilirim, Can bas gitara geçer gibi durumlar söz konusu. Yağmur arkada her şeyi sahiplenmeye karar verdi sağolsun. Çok heyecanlı bir aşamaya geçiyoruz şu anda, yavaş yavaş yeni albümü de çalışmaya başlayacağız şimdi. Zaten ‘Tadı Berbat’ çalınıyor sahnede, yenilerden de çalarak ilerlemeyi düşünüyorum. O açıdan sahne için hiç soru işareti yok kafamda. Bu müzik çok daha kalabalık insanlarla çalınabilir ama pratikte öyle işlemiyor. Benim hem o günler için daha vaktim var hem de çok da istemiyor olabilirim. Bu kompaktlık çok güzel.

Canlı performanslarda atmosferi çok iyi kullandığına bizzat şahidim Kana Kana’nın. Projenin ilk başından beri de bir sürü konser verdiniz, peki dinleyici ve izleyici kitlesinde gözle görülür bir değişim oldu mu? Klasiktir, önce bir avuç insanla başlar sonra kulaktan kulağa yayılır ve büyür. Sizde nasıl oldu bu durum?

Biraz öyle oldu, hem çalarak hem de insanların birbiriyle paylaşmasıyla yayıldı. Plağın da çok etkisi var. Bu konuyla alakalı herhangi bir reklam yapmıyorum zaten underground mantığıyla yayınladık Tamar Records ile. Mesela konserlere gelen insanlarla çok farklı bir bağ kuruyorum. Bu tamamen plak etkisi mesela. Belki dijitalde dinlemiyorlar ama plağı alıp konserlere de gelen insanlar var. O yüzden Instagram tablosuna kıyasla, konserler çok ilginç geçiyor. Doğal bir akışla yürüyor. Ben sosyal medyadaki içerikleri kendi keyfime göre üretiyorum ama fark ediyorum ki analog olarak beni duymak ve görmek isteyenler var. O zaman da “harika, eski günlerdeki gibi takılmaya devam edeyim” diyorum “yeni albümü zevkle yapıyorum zaten, onun plağını basayım sonra da insanlar yeni müziği dinlemeye devam etsin, kendi kendine ilerlesin” modundayım.

Biraz zaman yolculuğu yapıyor dinleyiciler sanki senin aracılığınla?

Büyük ihtimalle. Hangi motivasyonla dinliyorlar ya da konsere katılıyorlar çok bilmiyorum ama insanlar anlatıyor birebir görüşünce. Bu çok güzel bir his. Onun dışında ben şu yorumu yapabiliyorum bu konuyla ilgili, ki aynı zamanda hem müzik dinleyicisi ve konser izleyicisiyim, onun için yaşıyorum neticede. Ben orada nasıl motive oluyorsam, birileri de benim konserimde motive oluyor. Böyle düşünerek de keyfime bakıyorum.

Sahneden söz etmişken, canlı performanslarda sizin cover’lar çaldığınızı da biliyorum. Tarkan’dan Kır Zincirlerini ya da Levent Yüksel’den Beni Bırakın gibi. Peki bunları gelecek bir Kana Kana albümünde stüdyo kaydı olarak da dinlesek nasıl olurdu? Böyle bir plan var mı? 

Yani koymam diye bir tavrım yok. Albümde cover olmaz diye de bir şeyim yok. Mesela sana daha önce anlatmışımdır. İlk albümde ‘Berlin’de Kış’ bir cover’dı. Ama sevgili Çağlan’ın “bu albüm konsept bir albüm, cover olmaz, bunu kaldır” diyerek uyandırmasıyla tamamen devşirilmiş bir hâlde yayınlandı. Bu durumda da bir cover’dan çıktı. Burada da Çağlan’ın ne demek istediğini anladım. Çünkü insan bazen, bazı konularda karşısındaki kadar deneyimli olmayınca kendisi yaşayınca görüyor, “iyi ki böyle yapmışım” diyorum şimdi. Sonrası için olur mu, tabii ki olur. Ama onun denk gelmesi lazım. Yani bir Tarkan şarkısı cover’lamışım, plağımda olsun falan çok isterim ama onun 1000 tane belirleyicisi var. Haydi bunu ben buraya koydum demekle olmuyor. Bu zorluklarla ne kadar uğraşabilirim mesela onu bilmiyorum. Deneyince görebiliriz. Ama yakın bir zamanda olmaz. Çünkü şarkılara da yer açmam lazım. Yeni albüm yapıp ikiye böldüm, kalanları duruyor; onları da yayınlamak istiyorum haliyle. Malzeme bol, şarkıları da söylemek istiyorum. Cover yapmak benim en bayıldığım şeylerden biliyorsun ama yayınlama kısmı şimdilik kalsın.

Beni Bırakın’ı ilk duyduğumda çok şaşırmıştım ya! Bir de o kadar Levent Yüksel şarkısı arasından bunu seçmen…

Beni Bırakın’ ne güzel bir örnek mesela az önce konuştuğumuza. O zamanlar için kullanılan o davul sound’u mesela. Dijital davul kullanılmış, ben çocukken ilk duyduğumda çok şaşırmıştım, Türkçe albümde böyle bir ses duymak… Hiç unutmuyorum o ânı. O yüzden sende bırakılan izler işte, bir araya geliyor geliyor, sonra başka bir şeye dönüşüyor. Ben cover’ları yaparken aynı şarkı yapar gibi yapıyorum. Üretiyorum, sonra bakıyorum neler çıktı diye. Sonra geliştiriyorum ya da eliyorum, öyle ilerliyor. Mesela “Kır Zincirlerini”. ‘Ölüler Hariç’, benim ilk yaptığım şarkı Kana Kana formatında. İkinci yaptığım da Kır Zincirlerini cover’ıydı. Sahnede kullandığımız cover’ı 2015’te yaptım bildiğin. Her şeyiyle o zaman çalmıştım. “Bu sound’la Tarkan çalsam nasıl olurdu“ diye sordum kendime, sonra bu cover geldi. 

Bir de senin keşifçi yönünü çok iyi biliyorum ben. Yani mesela ‘Tadı Berbat’ın çıktığı dönem bir klavye afişi paylaşmıştın 80’lerden. Modellemesiyle çalışırken çıktığından bahsediyordun. Kana Kana’nın üretimlerinde böyle keşiflerin ne kadar yeri var? Mesela biz Kana Kana’dan alışık olmadığımız türde bir sound duyabilir miyiz bir anda? 

Mutlaka! Çünkü ben Kana Kana şablonu içinde türü hiç kısıtlamıyorum. Ben canım ne istiyorsa her türlü onu yapacağım. Tabii ki tür farklılıkları da olabilir. Ne kadar esnetirim bilmiyorum ama sana şarkıyla ilgili neyin ilham vereceğini bilemiyorsun çünkü hiçbir aşamada “dur ya şimdi yeni şarkı yapıyorum, şunu yapayım” demiyorsun. Bir şey yapıyorsun sonra bir bakıyorsun başka bir yere evrilmiş. Ben şarkıyı yazıyorum, aynı zamanda çalıyorum, mix’i de paralel geliyor vs. Sana neyin ilham vereceği hiç belli olmaz bu düzlemde de hâliyle. Hiç de tereddüt etmem bu konuda. Daha önce de söylediğim “Türkçe sözlü hafif gotik müzik” şakasını da yapıyorum ama yaptığım şey pop. Bu darkwave değil, oralara tınlıyor olabilir çok güzel bir şey benim için ama darkwave diyemiyorum, diyeni de kabul ediyorum, ona öyle geliyorsa öyle diyebilir. Ama darkwave değil bence, o sınırlarda değil bu şarkılar. Bazen “neden darkwave gibi de söylemiyorsun” diye eleştiriler geliyor. Çünkü darkwave değil. O yüzden en çok dark pop diyebilirim. Her şey de girebilir içine. Tamamen o ilhama bakar yani. ‘Tadı Berbat’ta da bir Yamaha DX7’nin başına oturdum dijital olarak, oradan da şarkı çıktı. Tadı Berbat’a gelene kadar bir sürü şarkı var aslında. Bu da aradan çıktı ve çok sevdim. Albümün yönünü de değiştirdi mesela.

Ya bir de benim için çok özel bir şeyi sormak istiyorum şimdi! Şu “Ölüler Hariç” kasetindeki hidden track mevzusunu. ‘Eve Veda’ bittikten sonra çıkan şarkıyı duyunca çok şaşırmıştım. Hele bir de sadece bendeki kasette olduğunu duyunca, tüylerim diken diken olmuştu. O şarkının hikayesini bir dinlesem mi senden?

Öncelikle bunun birebir tanıştığım birine denk gelmesi benim için inanılmaz bir tesadüf. Kaç adet kaset bastık hiç bilmiyorum, dünyanın en büyük tesadüfü değil tabii ki. Neticede 5000 kaset basmadık (Gülüyor) Ama yine de benim için sürpriz oldu sana denk gelmesi. Mutlu da oldum. Kasetin bütün tasarımını ben yaptım çünkü kaset olacağı için “benim kasetim var” deme fikri de çok keyifliydi. Kasetle de büyümüşüz, öyle olunca bütün her şeyiyle ben ilgilendim. Üretim aşamasında da “hidden track niye olmasın, eskiden kasetlerde böyle gizli şarkılar çıkardı” dedim. Sonra da düşündüm, “hepsine koymayayım bir tanesine koyayım, o da bir şekilde birisine denk gelir” gibi bir fikir belirdi kafamda. Niye bilmiyorum, ama bana denk gelse çok özel hissederdim. O yüzden de böyle bir şey yaptım. Bir tanesine karışık koyduk ve sonra ben kasetini aldım diye mesaj atanlara, kaset satılırken denk geldiğim “bak yalnız böyle bir şey var” dediklerime söyledim. “Sana denk gelirse bana haber ver” diyerek. Bir yandan da mutluluğunu yaşamak istiyorum çünkü. Ama kimse söylemedi, böyle olunca da dedim ki “herhalde ya sonuna kadar dinlemediler ya da kaseti hiç dinlemediler aldılar öyle sadece”. Şarkı çok eski, 1998-1999 senesine falan dayanıyor yazımı. Kaydı da çok eski, albümden önce olabilir. Kana Kana modunda ama öyle de değil. O bir sound denemesiydi. Şarkıyı aslında akustik gitarla yazmışım, “bakalım bu gitar tonuyla nasıl gider “dedim, gotik rock kafası. Type O Negative gibi çalayım dedim. Çalmışım onu da öyle koymuşum, sana denk geldi, sen de bunu paylaşınca çok şaşırdım ama motivasyonum tamamen buydu: “Bana olsa çok hoşuma giderdi. Birinin de hoşuna gitsin” dedim. 

İlk albüm “Ölüler Hariç”, Çağlan Tekil’in anısına çıkan bir albüm. Kana Kana’nın hikayesinin başladığından beri albümün de çıktığını görmesini en çok istediğin kişi o aslında. Bugün Çağlan Tekil ile konuşacak olsaydın  ona Kana Kana’nın geldiği noktayı nasıl bir heyecanla anlatırdın?

Gerçekleşme motivasyonunu düşününce ve sonrasında yaşananlar onun da olduğu bir  senaryoda çok farklı olurdu. Bu farklılıkla belki de bambaşka bir evrende bambaşka bir şey yayınlamışçasına hareket ediyor olurduk. Çünkü bu albüm bana göre kusursuz ve tek kusuru Çağlan’ın dinleyememiş olması. Adam ittire ittire buraya getirmiş bu projeyi. Bunun yanında sayısız proje vardı benim elimde. Metal’ler, pop’lar vs. Albüm albüm hard disklerim dolu, kendime yapıp kendim dinliyorum çünkü süper bir zevk bu. Yayınlama motivasyonum hep düşüktür yani. Çağlan ittirdi hep, yokluğundan sonra da bir motivasyon oldu çünkü “bunu da yayınlamazsam, ben de gidince bir şey yayınlamadan gitmiş oluyorum” dedim. Kesin başka şeylerden konuşuyor olurduk onunla da. Belki bana çoktan yenisini ittirmeye başlamış olurdu “hadi hadi” diyerek. Belki de “beklemen lazım” derdi. Ama her şekilde şundan eminim “n’oldu, herkes sana Kanakan diyor” diye dalga geçerdi. Çünkü herkes Kanakan diyor. Çünkü o bana bunu söylemişti, “hele bu fontla çıkarsan kimse okuyamaz herkes Kanakan diyecek görürsün” demişti. Öyle oldu ve bu benim çok hoşuma gidiyor, harika bir bug (Gülüyor). Asla gocunmuyorum ve bununla ilgili gülüyor olurduk kesin.

Kana Kana’dan yeni şarkılar dinlemeyi de epey özledik, en son konuştuğumuzda da aslında yeni albümün hazır olduğunu söylemiştin. Ne zaman kavuşacağız albümle? Bir de onu da plak ve kaset formatında görecek miyiz?

Yeni albümü nihayet pakete koyduk, şarkı sıralamasıyla böyle akacak diye. Kafamda bir şarkıyla ilgili soru işareti vardı ona da dayanarak hep öteledim, fark ettim ki yanlış yapıyorum çünkü o şarkı beni aslında askıya almış. Fakat hep önümdeymiş, yarım olanı çıkarıp onu koyunca dedim ki nihayet olması gereken buymuş. Onun çözülmesine yarıyormuş o şarkı. Bir tek nasıl yayınlamak istediğimle alakalı kararsızım. Aynı şekilde devam edebilirim, farklı yerlerden farklı şekillerde de yayınlayabilirim. Mutlaka plak ve kaset formatı olacak  ama onu biliyorum. O fiziksel baskının hissi çok başka, biliyorsun. Düşünsene bütün dijital sistemler kapansa, bütün online her şey yok olsa bile yine fiziksel baskılar kalacak. CD olmayacak mesela yeni albüm. CD bence elle tutulur bir flash bellek daha önce de demiştim. CD’nin retro olması lazım ki öyle bir baskı yapalım. Bir koleksiyon ürününe dönüşmesi lazım yani. Hâlâ değil, beni de tatmin etmiyor. Koleksiyon ürününe dönüşmedikçe CD zor ama plak ve kaset %100 olacak, zaten büyük ihtimalle ilk plak da çok kalmadı, ikinci albümle birlikte ilkini de basacağız belki de. ‘Tadı Berbat’a dayanamadım hemen yayınladım, çok heyecanlandım ilk çıkardığımda çünkü ama yine bir ara verdim çünkü albüm bitti yani. Mix ve master’ları halledip artık yola çıkacağız, kapağını bile yeni buldum. Hemen dibimdeymiş aslında, kapağı da böyle kararlaştırdım. Her şey olması gerektiği yere gidiyor, tamamlandığı zaman tamam diye yayınlayacağım. Açıkçası hayat akıyor ama acelesi yok, olması gerektiği gibi olsun. Yolunu bulsun. Üretmiş olmak için üretmek bana göre değil çünkü. 

En yakın konser 14 Kasım’da Babylon’da gözüküyor, takvime bakınca. Gelecekleri bir sürpriz bekliyor mu? Mesela yeni bir şarkı ya da şaşırtacak bir cover gibi? Neler olacak Babylon’da?
Zaten cover’ları seyrek ve dağıtarak çalıyoruz. O yüzden “bunu hiç çalmıyorsunuz, ben bunu dinlemek için geldim ama duyamadım” diyenler için bu yaşanacak kesin. Hayalim yeni albümden bir şarkı daha çalmak. Organize olabilirsek, yetiştirebilirsek yapacağız. Herkes çok yoğun, prova bazında halledersek çalacağız, çok istiyorum. Aslında daha güzel bir şey var Can ile Yağmur daha çok istiyor. Onlar benden daha çok istediği için bana da büyük bir motivasyon oluyor. Şunu yapmak da çok istiyorum, konserlerde çala çala şarkıları olgunlaştırmayı. Sonra da albümü yayınlamadan albüm konseri vermek istiyorum, özel bir konser gibi yani. Gizli bir davetle bir avuç dinleyiciyle albümü baştan sona çalıp albümü sonra yayınlamak gibi bir fikrim var gerçekleştirebilirsem. Yapılmayanın peşinden koşmak gibi değil de, heyecanlandırıyor bu fikir beni.  Ama dediğim gibi “Kana Kana konseri bu” diyerek değil, ben çağırırsam sen gelebilirsin, bileti yok. Kapalı, küçük kitleye sunmak ve anlık etkileşim almak. Şehir dışında daha çok çalabilmek de istiyorum ben. Şu anki ekonomik durumlar da her yeri etkiliyor tabii. Her iş kolunda olduğu gibi konserler de etkileniyor. Herkes de bu ortamda en çok kâr getirecek işler yapmaya çalışıyor, o yüzden organizasyonları da anlayabiliyorum. Ben bu projede tavizsiz mutlu ediyorum kendimi. Taviz vermediğim için de herkese tek tek anlatıyorum neden her yerde çalamadığımızı. Ben de istiyorum her gün Ankara’da çalalım mesela. Ama koşulları ben belirleyemiyorum. Bazı şeylere de eyvallahım yok elbette. Bu tarz eyvallahım olmayan şeylere de gelemediğim için oraya da gelemiyorum, gelemeyince de çalamıyorum. Ancak onu yeni albümle birlikte kırabileceğiz, her şeyi kendim yapabiliyorum ya bunu da kendim yapabilirim bence. Onun yollarına bakıyorum, bence o zaman daha sık çalabileceğiz İstanbul dışında. Bu da hem bize keyif verecek hem de dinleyicilere. Müziğin akışını da değiştirecek tabii. Bununla ilgili bir arayıştayım.

2025 BeatSommelier

Yazıyı Paylaşın
Yorum Yazın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir