Beat Talks: Halen İnsanların Kalbinde… Demet Sağıroğlu Söyleşisi

Murat Beşer
Yazar:
Okuma Süresi: 8 Dakika

Doksanları hepimiz Türk Pop’unun patladığı zaman dilimi olarak hatırlarız. Her ne kadar çoğumuzun hafızasında anılarla bezenmiş güzel şarkılar kalmış olsa da, işin gerçeği o güzel şarkılardan çok daha fazlasının kötü şarkılarla, şarkıcılarla dolu olduğudur. O ortalamayı ve kaliteyi yükselten maalesef çok az isim vardı ki, Demet (Sağıroğlu) o isimden biriydi. “Arnavut Kaldırımı”, “Kınalı Bebek” ve “Papatya Falları”, hele hele Ağır Roman filminde dinlediğimiz “Bir Vurgun Bu Sevda”, Demet’in bıraktığı izlerden sadece birkaçıydı. Doksanlı yıllar denince olumlu manada akla gelen üç isimden biriydi muhakkak. 

Bir doksanlı yıllar ikonu olarak çağdaşlarından farklıydı; tiyatro, grafik tasarım, fotoğraf, seramik ve resim derken komplike bir sanatçı oluşunun avantajlarını da hissettiriyordu Demet. Müzikal gücüne rağmen o dahil olduğu camianın Televole’sine de dahil olmadan tercih ettiği yaşamında tam bir çağdaş, ilerici ve aydın bir kadın profili çiziyordu Demet. Kendisini Pasion Turca’nın kurucusu ve menajeri olan Sinan Nergis vasıtasıyla tanıdığımda gördüm ki, tam da bende çizdiği mütevazı, kaliteli ve sıcakkanlı imaj ne kadar doğruymuş…

– Erzurum’dan Ankara’ya doğru uzanan yolculuktan sonra yaşantınızda kültürel olarak ne değişti?

– Babam ve annemin tayini sebebiyle Erzurum’da doğdum. İki yaşımda İzmir’e dönüp, beş yaşımdan itibaren de Ankara’da büyüdüm. Bu göç küçük yaşlarda gerçekleştiği için kültürel bir fark yaşamadım.  

– Bilkent Güzel Sanatlar Grafik’ten neden Şan bölümüne geçtin? 

– Bilkent üniversitesinde hem şan, hem grafik bölümünü kazanmıştım. Annem de grafik tasarımı mezunu olduğu için güzel sanatlar fakültesini tercih ettim. Aklım müzik fakültesinde de kalmıştı. Grafik bölümünde de keyif alıyordum ama kısa bir süre sonra şan bölümünden tam burs kazandığımı öğrenince kalbimin daha çok şarkı söylemekte attığını fark ettim. Müzik, beni başka bir boyuta taşıyordu. Sesimi geliştirmek, tekniğimi öğrenmek ve bu alanda kendimi ifade etmek için Şan bölümüne geçtim. Bu, hem cesur hem de hayatımın en doğru kararlarından biri oldu.

– Kayahan ile nasıl tanıştın? Kendisine vokal yapmak nasıl bir okuldu?

Demet ve Kayahan

– Kayahan’la tanışmam öğrenciyken oldu, tesadüf gibi görünse de aslında kaderin bir cilvesiydi. Onun dünyasında olmak, sadece bir vokal deneyimi değil, hayat dersi gibiydi. Provalardan sahneye, stüdyo kayıtlarından sohbetlerimize kadar her an, şarkıya ruh katmanın, hikâye anlatmanın inceliklerini öğrendim. Bir okuldu evet, ama diploması hayat boyu geçerli.

– Kayahan size albüm yapmak konusunda neden erken olduğunu düşünüyordu?

– O çok titiz bir insandı. Bir sanatçının kendini tamamen hazır hissetmesi gerektiğine inanırdı. Benim sesime güveniyordu ama müzikal yolculuğumun daha başında olduğumu, biraz daha sahne tecrübesi kazanmam gerektiğini düşünüyordu. Aslında beni korumak ve zamansız bir adım atmaktan uzak tutmak istiyordu sanırım. 

– Farklı bir prodüksiyonla albüm yapman, Kayahan ile aranızda kırgınlığa yol açtı mı?

– Elbette böyle durumlar duygusal hassasiyetler yaratabiliyor. Ama ben de kendi yolumu çizme, farklı müzikal renkler deneme ihtiyacı hissettim. Bu bir kopuş değil, daha çok bireysel bir adım oldu. Zamanla anladık ki, müzikte yollar ayrılabilir ama kalpteki yerler sabit kalır.

– Uzay Heparı ve Şehrazat seni nasıl buldu?

Uzay Heparı

Onlarla yollarımız, müzik dünyasının o dönemdeki dinamikleri içinde kesişti. Sesimi duymuş, yorumumu hissetmişlerdi. O dönem yeni şarkılar, yeni hikâyeler arayışındalardı. Benim sesim ve tarzım onların aradığı renklerden biri oldu. Bu karşılaşma, kariyerimde bambaşka bir kapı açtı.

– Söylediğin şarkıların yaşına göre büyük olduğunu düşündün mü? Erken mi büyüdün?

Bana verilen şarkıların sözleri, duyguları ve ağırlığı bazen yaşımı aşan bir olgunluk gerektiriyordu. Ama küçük yaşlardan beri hayatı gözlemlemeyi, duyguları anlamayı seven biriydim. Belki bu yüzden şarkılarla aramdaki bağ güçlü oldu. Evet, biraz erken büyüdüm, ama bu da beni ben yapan şeylerden biri.  

– Dönem dönem ortadan kayboldun? Birilerine mi küstün yoksa farklı amaçların mı vardı?

– Evet, zaman zaman sektöre, kişilere kırgınlıklarım olmadı değil. Ama şimdi düşünüyorum da benim kaybolmalarım aslında kendimi bulma süreçlerimdi. Ne küsüp kenara çekildim ne de tamamen köprüleri attım. Müziğin dışında da beslenmeye, öğrenmeye, farklı tatlar ve tecrübeler yaşamaya ihtiyacım vardı. Bazen geri çekilmek, sahnede olduğunuz an kadar kıymetli oluyor. O sessizlik dönemleri bana ilham ve yenilenme getirdi.

– Neden New York’a yerleştin, neden yedi yıl sonra döndün? 

Kız kardeşim, akrabalarım, dostlarım oradaydı. Ayrıca New York benim için bir okul gibiydi. Sadece müzik değil, hayatla ilgili de çok şey öğrendim. Çok kültürlü bir ortamda, başka sanat disiplinleriyle tanışmak, kendi bakış açımı genişletmek istedim. Yedi yılın sonunda ise içimde hep var olan “memlekete dönme” duygusu ağır bastı. Orada da sahne alıyordum ama buradaki izleyiciyle birebir temas etmek bana çok iyi geldi.

– Doksanların önemi neydi? Pop neden patladı ve sen bu süreçte nasıl pozisyon aldın?

– Doksanlar bence Türkiye’de pop müziğin en parlak, en heyecanlı dönemiydi. Hem ekonomik hem toplumsal olarak bir özgürleşme havası vardı. Yeni besteciler, yeni söz yazarları, genç ve enerjik sesler bir aradaydı. Ben de bu dalganın içinde kendi yolumu bulmaya, ama özgün kalmaya özen gösterdim. “Arnavut Kaldırımı” gibi parçalar o yüzden hâlâ insanların kalbinde.

– Doksanların günümüze halen etkisi var mı?

– Kesinlikle var. Bugün dinlediğiniz birçok şarkının ilham kaynağı o dönemdir. Aranjelerde, melodik yapıların sıcaklığında hâlâ doksanların izi var. Dinleyici de o dönemin samimiyetini özlüyor.

– Günümüzdeki müziğin ve isimlerin doksanlar kadar kalıcı olacağını düşünüyor musun? Yoksa bir devir kapandı mı?

– Her dönemin kendi yıldızları ve izleri var ama doksanlar başka bir ruh taşıyordu. Dijital çağın hızında, şarkılar çok çabuk tüketiliyor. Yine de kalıcı olacak isimler çıkacaktır, ama o kolektif heyecan ve sahicilik kolay kolay tekrar etmeyecek. Bir devrin kapandığını söylemek istemem; belki de sadece biçim değiştirdi.                

– Müyorbir’de meslek birliğinde neden görev alma ihtiyacı hissettin? Telif konusunda ne tür sorunlar var majör olarak?

– Müzik sadece sahnede veya stüdyoda üretilmiyor; arka planda çok ciddi bir emek ve hak mücadelesi var. Yıllardır bu işin içinde biri olarak, telif haklarının korunmasının ne kadar zor olduğunu gördüm. Müyorbir’de görev almak, bu hakların savunulmasında bizzat sorumluluk almak demekti benim için. Majör sorunlara gelince… En büyük problem, eser sahiplerinin emeklerinin karşılığını adil şekilde alamaması. Dijital platformlardaki şeffaflık eksikliği, telif dağıtımlarındaki adaletsizlik ve korsan içerikler hâlâ en ciddi konular.

– 1994 tarihli “Kınalı Bebek” albümü 30 yıl sonra plak olarak basıldı. Bu format sende nasıl hisler uyandırdı?

Kınalı Bebek albüm kapağı

– Plak bambaşka bir duygu. “Papatya Falları” albümüm de LP olarak basıldı. O çıtırtılar, o analog sıcaklığı insanın içine işliyor. “Kınalı Bebek”in üzerinden 30 yıl geçtikten sonra yeniden plak olarak hayat bulması, sanki geçmişten bugüne bir köprü kurdu. O albümü hazırlarken ki heyecanımı, gençliğimin enerjisini yeniden hissettim. Dinleyicinin eline, kapağıyla, kokusuyla, dokusuyla ulaşması ise bambaşka bir mutluluk.

2025 BeatSommelier

Yazıyı Paylaşın
Yorum Yazın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir