Kayıplar, geride kalanlar
Gorillaz cephesinde takvimler 2023’ü gösterdiğinde, Damon Albarn adeta durmaksızın üretim hâlindeydi. Yılın başında “Cracker Island” yayınlanalı birkaç ay olmuştu ki bu sefer de Blur ile gelen “The Ballad of Darren” ve bitmek bilmeyen turne takvimi, Albarn’ı fiziksel olduğu kadar zihinsel olarak da sınırlarına yaklaştırmıştı. Tam da bir sonraki adımını planladığı bu eşikte, babası Keith Albarn’ın ölümüyle sarsıldı. Aynı dönemde Gorillaz’daki yaratıcı ortağı Jamie Hewlett de benzer bir kayıp yaşadı. Üstelik kaderin tuhaf bir cilvesiyle, Albarn ile Hewelett’ın doğumları gibi babalarının vedası da yalnızca on gün arayla gerçekleşti.
Bu çifte kaybın yarattığı boşluk, Gorillaz için bir duraksama değil, aksine bir arayışın başlangıcı oldu. Ölümün etrafında dolaşan bu yoğun duyguyu anlamlandırmak isteyen ikili, rotayı Hindistan’a çevirdi. Farklı coğrafyalarda yapılan kayıtlar, yerel müzisyenlerle kurulan bağlar ve yol boyunca biriken sesler, kısa sürede yeni bir Gorillaz albümünün omurgasını oluşturmaya başladı. İngilizce, İspanyolca, Arapça, Hintçe ve Yoruba gibi dillerin iç içe geçtiği “The Mountain”, yasın içinden geçerek hayata tutunmaya çalışan iki sanatçının çok katmanlı bir anlatısına dönüştü.

Ölümü, ölümle kucaklamak
Gorillaz söz konusu olduğunda anlatı hiçbir zaman yalnızca müzikle sınırlı kalmıyor. “The Mountain” bu yaklaşımın en özgün örneklerinden biri. Albüm, ölüm fikrini Hindistan coğrafyasından süzülen bir dağ alegorisi üzerinden kuruyor. Zirveye doğru yapılan yolculuk, fiziksel bir tırmanıştan çok, yaşamdan ölüme ve oradan da başka bir varoluş hâline geçişi temsil ediyor. Damon Albarn’ın Hindistan seyahatleri sırasında kaydettiği sesler, yerel müzisyenlerle kurduğu bağlar ve özellikle Amber Fort’ta duyduğu o tek telli keman melodisi, bu hikayenin temel taşlarını döşüyor. Dağ burada hem bir son hem de bir eşik. Ulaşılması gereken bir zirveden ziyade, geçilmesi gereken bir kapı gibi resmediliyor. Jamie Hewlett’ın el çizimi estetiğiyle hayat verdiği görsel dünya ve “The Mountain”, “The Moon Cave and The Sad God” kısa filmi de bu fikri genişletiyor. Karakterler, gölgeler ve ruhlar arasında gidip gelirken ölüm, korkulacak bir son olmaktan çıkıp kozmik bir döngünün parçasına dönüşüyor.
Bu döngünün en çarpıcı yanı ise albümün gerçekten ölüleri yaşama döndürmesi. Albarn’ın, “ölüm hakkında konuşacaksam bunu bana ölüler anlatmalı” yaklaşımı, Mark E. Smith, Dennis Hopper ve David Jolicoeur gibi artık hayatta olmayan efsanelerin seslerinin bilinçli şekilde kullanılmasıyla somutlaşıyor. ‘Delirium’da Smith’in yıllar sonra yeniden duyulan sesi, punk’ın sert ve huzursuz ruhunu bu spiritüel yolculuğun içine taşırken, Jolicoeur’ün The Moon Cave‘deki varlığı, Gorillaz’ın geçmişini de masaya getiriyor. Bu katkılar, “The Mountain”ı sıradan bir konuk listesiyle ilerleyen bir albüm olmaktan çıkarıp adeta bir “ruhlar korosu”na dönüştürüyor. Sonuçta Gorillaz, dağ metaforunu yalnızca bir hikâye unsuru olarak kullanmıyor. Onu, yaşayanlarla ölülerin aynı anlatıda buluşabildiği bir geçiş alanına çevirerek kariyerinin en kavramsal işlerinden birine imza atıyor.
Puan: 7/10
Tür: Saykedelik pop
Yayın: 2026
Süre: 66 dakika
Label: Kong


