Beat Talks: TSAR B Röportajı

Orçun Onat Demiröz
Okuma Süresi: 8 Dakika

Hassas Birisiyim ve Sanatın Sürekli Konu Edindiği Bir Bencillikte Değilim. Ben Daha Çok Bir Anlatıya Hizmet Ediyorum ve Daha Büyük Bir Şeyin İçinde Eriyorum.

Belçikalı müzisyen Tsar B, çok yönlülüğüyle ve farklı türleri sentezlemesiyle tanınan bir isim. Çok küçük yaşta keman eğitimi alan ve klasik müzik ile elektronik, R&B, pop tınılarını bütünleştiren Tsar B,  alternatif tarzıyla FKA twigs ve M.I.A gibi müzisyenlerin kulvarında ilerliyor. Bununla birlikte film ve dizi müzikleri de yapan Tsar B, farklı dünyalar arasında gidip geliyor. 

Aynı zamanda İstanbul’u çok seven ve İstanbul’da birçok anı birikten Tsar B, 18 Mart’ta Babylon sahnesinde olacak. Tsar B ile konseri öncesinde buluştuk, yeni albümü “The Writer”dan ilham aldığı alanlara ve yaratım sürecine kadar birçok konu üzerine konuştuk. Gerçekten harika cevaplar verdi, keyifli okumalar!

Öncelikle merhaba, nasılsın? Yeni albümün “The Writer” yayımlandı, tebrikler. Nasıl hissediyorsun?  

The Writer albüm kapağı

Merhaba, teşekkürler, sen nasılsın? Açıkçası yeni bir albümüm yayımlandığında kendimi inanılmaz derecede dramatik hissediyorum, sanki bu bir sonmuş gibi geliyor… The Writer’ın yayımlanma sürecinde de bunu hissettim ve bu albüme tam 5 yıl boyunca emek verdim.

Tabii bu süre zarfında farklı işlerle de uğraştım, filmler ve diziler için besteler yaptım. Bu nedenle The Writer’ı tek çocuğummuş gibi hissetmiyorum ama yine de çok özel. Bir yandan da kendimi savunmasız hissediyorum ve bu albümle gurur duyuyorum, gerçekten şimdiye kadarki en iyi çalışmam olduğunu düşünüyorum. 

Aynı zamanda içimde bu albümü artık geride bırakmam gerektiğine dair bir hüzün var. Ortadan kaybolup yeniden başlamaya, yeni bir albüm yaratmaya dair bir dürtü de hissediyorum.

The Writer için sayısız kitap okudum, yüzyıllar öncesine ait Rönesans el yazmaları ve orijinal partisyonlar inceledim. Doğrusu yüzyıllar önce yazılmış koro düzenlemelerine dalmak ve bunları bambaşka aşk şarkılarına dönüştürmek gizli bir soy keşfetmek gibi hissettirdi. Sonunda bana ait bir yere ulaşmış gibi hissediyorum.

Önünde yoğun bir turne takvimi var ve İstanbul’a da tekrar geleceksin. Daha önce İstanbul’da konser vermiştin. Özledin mi, İstanbul’un ritmini nasıl buluyorsun?

İstanbul en sevdiğim şehirlerden biri, gerçekten inanılmaz. Hem bir performans sergilemek hem de yeni insanlarla tanışmak için harika bir yer. İstanbul’un gizli köşelerinde dolaşmayı, adaları ziyaret etmeyi, hamamlarda dinlenmeyi, yeni yemekler keşfetmeyi ve drag gösterilerini izlemeyi çok seviyorum.

Hatta bu gelişimde yaratıcı ve maceracı arkadaşların sosyal medya hesaplarımdan bana ulaşmasını isterim. Belki ekip üyeleriyle programımızda yer açıp, İstanbul’da birlikte vakit geçirebiliriz. Eğlenceli olabilir. 🙂 

Peki, konser demişken yeni albümden devam edelim. Aslında senin çok eklektik bir tarzın var. Pop, R&B ve barok müziği kendine özgü bir şekilde harmanlıyorsun. Yeni albümün The Writer’ı nasıl tanımlıyorsun, bu albüm ortaya nasıl çıktı?

Bir yazara aşık oldum. Önce platonik olarak aşık oldum, sonra da hayallerim gerçeğe dönüştü, çift olduk. Bu albüm ona adanmış bir albüm ve aslında bir aşk mektubu. Yüzyıllar önce yazılmış besteleri taradım, Rönesans döneminde yapılmış koro düzenlemelerinden küçük detaylar aldım ve bunları çağdaş aşk şarkılarına dönüştürdüm.

Bu albümün yapım sürecinde geçmiş ve şimdi arasında, fantezi ile gerçeklik arasında yaşadım. The Writer böyle bir dönemde yazıldı. Elbette klasik müziğe her zaman ilgi duydum, klasik müzikle büyüdüm ve sonsuza kadar da benimle birlikte olacak. 

Bununla birlikte elektronik müziğe de ilgi duyuyorum. Aphex Twin, Nosaj Thing, Burial gibi isimler de müziğimi şekillendirdi. Ayrıca DNA’mda trip-hop ve trance müzik de var. Barok süslemeler ile elektronik distorsiyonlar, farklı dünyalar arasında gidip geliyorum.

Harika cevap. Öte yandan müziğinde karanlık ve rüyalarla bezeli bir taraf da var. The Writer’ı dinlerken aklıma sürekli Salvador Dali, David Lynch ve Björk geldi. Bu açıdan sürrealizme yakın olduğunu da söyleyebilirim. Bu konuda ne söylemek istersin, sana en çok neler ilham veriyor?

Evet, haklısın, sürrealistlerden çok etkileniyorum ve ilham alıyorum. Özellikle de Meksika’nın en büyük sürrealist ressamlarından biri olan ve aynı zamanda Alejandro Jodorowsky’nin akıl hocalığını yapan Leonora Carrington’dan.

Aynı zamanda sürrealist yazarlardan da etkileniyorum. Doğrusu birçoğunun biyografilerini okudum, hayatlarını, tiyatro oyunlarını inceledim. Tuval üzerine ilk fırça darbesi attıkları anı hayal etmeye çabaladım. 

Bir yandan da zor zamanlardan geçiyoruz. Bu zor dönemle başa çıkabilmek için hayatı süsleyebilecek farklı katmanlara ve güzelliklere ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Takıntılı olduğum bir konu var. Ağır hislere direnmenin bir yolu olarak, gündelik yaşamımda güzelliği öne çıkarmaya çalışıyorum. Bu nedenle sürrealizm, gerçeklikten kaçmak yerine onu genişletmenin, çeşitlendirmenin bir yolu gibi geliyor.

Bunlara ek olarak, yeni albümünde güçlü bir melankoli ve kırılganlık hissi de var. Bu his özellikle “Amor” ve “Into You” gibi şarkılarda çok belirgin. Bir insan olarak nasılsın, kırılgan ve melankolik bir karakter misin?

Gerçekten çok hassas biriyim. Yaş aldıkça bu durum daha da açığa çıktı ama artık bu hassaslığı göstermeye cesaret edebiliyorum. Özel hayatım konusunda ise çok gizemliyimdir, üzerine çok konuşmam. 

Melankolik bir tarafım var ama bu sadece hüzün ile ilgili değil. Müziğim, imgelerim ve yarattığım dünyalar aracılığıyla insanlara destek olmaya çalışıyorum, kendi kırılganlıkları içinde yalnız hissetmemelerini umuyorum.

Kemanını ayırt edici bir motif olarak kullanmayı seviyorsun. Kemanınla arandaki özel bağı nasıl açıklıyorsun ve ilişkinizi nasıl yorumluyorsun?

3 yaşında keman çalmaya başladım ve o benim en eski arkadaşım. Bir keresinde Louise Bourgeois’nın kendi heykellerini yok ettiğini görmüştüm ve onunla derin bir bağ hissetmiştim. Ancak bu bir nefret eylemi değildi, tam tersini anlatan bir eylemdi.

Ben de önceki albümümde sanatsal sürecimin bir parçası olarak kemanımı yok ettim. Fakat bu albümde ona farklı bir şekilde saygı gösteriyorum. Albüm kapağında özellikle o var ve onu neredeyse Yunan mitolojisindeki tanrı Pan’ın flütünü tuttuğu gibi tutuyorum.

Ancak ben başka türden bir Pan’ım ve aşkı arıyorum. Hatta belki de sevgilimin kalbini kazanmak için müzik yapıyorum. Tabii ki kendi rızasıyla. 

Sen aynı zamanda bir görsel sanatçı ve DJ’sin. Bu çok yönlülüğü müziğinin her köşesinde bulmak mümkün. Bunu nasıl yorumluyorsun ve yaratıcı sürecin nasıl gelişiyor?

Yaratıcı sürecim imajlar üzerinden ilerliyor. Müzik yaparken zihnimde farklı görüntüler oluşuyor. Büyük işaretlerle düşünüyorum. Örneğin; zihnimde sanat enstalasyonu olarak yarattığım 15 metre genişliğindeki bir kuş beliriyor ya da aklıma arkadaşlarımla birlikte devasa fotoğrafların üzerinde yürüdüğümüz anlar geliyor.

Bu enstalasyonlar da müziğimden ayrı değil, aynı tada sahip. Bu tür görüntüler gördüğümde müziği de duymaya başlıyorum. Bu yüzden filmler ve diziler için beste yapmayı seviyorum. Benimle ilgili olmayan farklı bir hikayeye dalmak beni özgürleştiriyor. 

Açıkçası film endüstrisinde çalışmak da beni bazı yüklerden kurtardı. Sanatın sürekli konu edindiği bir bencillikte değilim. Ben daha çok bir anlatıya hizmet ediyorum ve daha büyük bir şeyin içinde eriyorum.

Son olarak Türkiye’deki dinleyicilerine ne söylemek istersin? Röportaj için de teşekkür ederim, şahane cevaplar verdin. 

Ben teşekkür ederim. Umarım konserde de görüşürüz ve tanışırız. Konserde tanışamazsak da sanat aracılığıyla, evinizde çalan müzik aracılığıyla tanışırız. Müzik bizi birbirimize bağlar. Hayat oldukça tuhaf ve bu tuhaflık içinde çok fazla sevgi var. Umarım tüm dinleyicilerimin bunu hissetmesine yardımcı olabilirim. Görüşmek üzere, sevgiler! 

2025 BeatSommelier

Yazıyı Paylaşın
Yorum Yazın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir