Sattas – “Sattas Çatısının Altına Toplanmış Bir Reggae Topluluğu Yaratmak İstiyoruz!”

Batıkan Baksı
Okuma Süresi: 24 Dakika

Sattas’a Türkiye’de reggae’nin yalnızca bir tür değil, bir duruş olduğunu gösteren ilk grup desek yalan olmaz. Yaklaşık 20 yıl önce başladıkları bu yolculukta Root Reggae’nin felsefesini benimsediler, onu İstanbul’un kültürel dokusuyla buluşturdular. Ska punk’tan Anadolu ezgilerine, Babylon sahnesinden Avrupa turnelerine uzanan bu uzun hikâyede Sattas, sadece müzik üretmedi; aynı zamanda bir kolektif, bir aile olmayı öğrendi. Bugün ise yeniden doğmuş gibiler; “yeni bir grupmuşuz gibi hissediyoruz” diyorlar. Hem geçmişin birikimini taşıyan hem de bugünün enerjisini yansıtan bir dönemden geçiyorlar. Biz de bu nefis ekiple grubun dününü, bugününü ve geleceğini konuştuk!

Sohbetimize biraz geçmişten başlamak istiyorum ben. Sattas, önümüzdeki sene 20 yılını dolduracak. Geriye bakınca belki çok hızlı geçmiştir ama 2006 yılında (hatta macera 2004te başlamış) Türkiyede rock bile yeni yeni popülerleşirken reggae grubu kurmak riskli bir hareket değil miydi? Bir de Sattas böyle niş bir müzik yaparak nasıl popüler bir gruba evrildi daha sonra sizce?

Orçun:
Popüler oldu mu gerçekten? (Gülüyor)

Oldu bence ya!

Orçun: Bunu senden duymak gerçekten çok güzel. Ufak bir düzeltme ile başlamak istiyorum ama sohbetimize. Aslında Sattas olmadan çalışmaya başladığımız zaman 2006 yılına denk geliyor. Ama asıl ismimizi koyarak başladığımız yıl 2008. O zaman tam manasıyla Sattas olmuştuk. Aybar Aydın, Murat İnak, Erdem Birgül, kuzenim Derya Eke, daha sonra Mehmet Yüzbaşıoğlu filan. İlk Sattas böyle bir kadroyla başladı ve çok hızlı geçti bence. Ska punk’ın da yükseldiği bir dönem oldu malum Athena ile. Biz de Ska’nın Jamaika kökenli bir müzik olduğunu öyle öğrendik. Reggae’yi de Bob Marley’den ibaret sanıyor tabii insanlar biliyorsun; herkes çok saygılı, doğaya ya da insanlara bağlı gibi düşünüyoruz. Root Reggae öyle ama bir de hiçbir şeyin umurlarında olmadığı bir reggae de varmış. Biz Root Reggae’yi seçtik ama böyle illa bir grup olacağız ya da sahnelere çıkacağız diye düşünmedik. O dönem Hürriyet Gazetesi’nde bir röportajımız çıktı ve soru “Türkiye’de sadece reggae eksik, o yüzden mi bu müziği yapıyorsunuz?” gibi bir şeydi. Felsefesini çok sevmiştik reggae’nin ki ben çok sert müzikler dinleyen birisiydim o zamanlar ve iyi-kötü müzik ayrımını yapmaya başlamıştım. 90’larda rock nasıl patlamıştı hatırlarsın, 2000’lerde biraz farklı yerlere evrildi daha sonra. Ben de rock müzikten uzaklaştım o dönem. Birdenbire kendimizi reggae’nin içinde bulduk.

“Babylon’a ilk çıkışımız Mehmet Uluğ sayesinde olmuştu!”

Siz İstanbulda kurulmuş bir reggae grubusunuz ve aslında o dönem Türkiyenin kültürel atmosferi bugüne göre çok daha farklıydı; yani mesela bir Doublemoon kültürü vardı en basitinden. Sizce o dönemin İstanbulunun kültürel kodları Sattas’ı nasıl sarıp sarmaladı ve bu nasıl devam etti yıllar geçtikçe?

Orçun: Açıkçası Doublemoon örneği muhteşem bir örnek, çok güzel yerden girdin. Bahsetmişken Ahmet ve Mehmet Uluğ kardeşleri anmadan, o dönemki Pozitif’i anmadan geçmem mümkün değil. Türkiye’deki reggae müziği için şöyle önemli de biri var; Osman Osman. Balo Sokak’ta Nayah diye bir mekanı var ve ben o zamanlar dinleyici olarak gidiyordum oraya, minicik bir yerdi. Sahne var ama üstünde kimseyi görmedik, arada sırada selecta ya da DJ çalıyor. E bir yanda da Pozitif’in Babylon’u var; müzikle uğraşan herkesin mutlaka çalmak istediği bir yer. Düşünsene adamlar The Wailers’ı getirdi. Gerçek bir reggae grubu izledik. Mesela Mehmet abi daha caza dönük, Ahmet abiyse daha reggae’cidir. Biz Osman Osman sayesinde Nayah’ta sahneye çıkmaya başlamıştık ama Mehmet abi aracılığıyla da Babylon’a çıktık ilk kez. Babylon’a çıkışımız da reggae dinlemeyen ama buna açık olan insanlara ulaşmamızı sağladı.

Başlarda aslında size cover grubu desek yanlış olmaz ama ben bunu anlayabiliyorum elbette, az önce de konuştuğumuz gibi böylesine niş bir müzik icra edip bir anda zaten kendinize ait şarkılar yapmanız zor olurdu. Peki ilk abi biz artık kendi soundumuzu yaratmalıyız, kendi şarkılarımızı yapmalıyız!” dediğiniz zamanı hatırlıyor musunuz? Ne tetiklemişti?

Orçun: Etrafımızda düzgün müzik yapan arkadaşlarımızı, saygı duyduğumuz büyüklerimizi ve arkadaşlarımızı tanımaya başladık. Günümüzde müzik yapan ya da geçmişte yapmış bırakmış ve Türkiye’de müziğe anlam katmış insanlardan bahsediyorum. Kendi şarkılarını yapıp bu şekilde yollarında ilerleyebiliyorlardı, dilin de pek önemi olmadı ki burada yine Mehmet abiye (Uluğ) teşekkür edeceğim, kendi şarkımızı yapmamız için bizi çok destekledi. İlk bestemiz ‘War is Over’dı. İngilizce’ydi çünkü İngilizce’yi daha iyi bükebilirim diye düşünüyordum, Türkçe söylemek cesaretti bence. Türkçe söyleme konusunda da kuzenim Derya çok itekledi. Şarkıyı Türkçe’ye çevirdik ‘Savaş Bitmeli’ oldu. Özetle hayatta bir derdim olduğunun farkına vardım ve kendi şarkılarımızı yazmamız gerektiğini hissettim.

Biraz önce dedim ya Doublemoon kültürü vardı Türkiyede 2000lerin ortalarına kadar; bu bence harika bir köprüydü Türkiyenin müziğiyle Avrupa müziği arasında. Sattas’ın müziğinde de böyle bir kırılım oldu bence yıllar içinde. Yani Bob Marley de söylediniz Neşet Ertaş da. Sizin reggaeyi yerelleştirme çalışmalarınız nasıl sonuç verdi bu kadar süre içinde? Bu da bir deney sayılır bence. Anadolu pop gibi mesela.

Orçun: Başta çok renkli değildi açıkçası. Cover çalmamızı ve bir DJ ya da selectanın çaldığı şarkıları duymayı daha çok istedi dinleyiciler. Benim vokal duruşum da biraz farklıydı, eski rockerlıktan kalma daha sert bir vokalim vardı, eleştiri alıyordum. Çok karışık bir dönem o. Yani o tarafa mı gitsek, bu tarafa mı gitsek derken bir seçim yaptım ve arkadaşlarım da takip ettiler. Mehmet Uluğ, reggae’nin bir okyanus olduğunu gösterdi. Yavaş yavaş insanlar da bizi dinlemeye başladılar. Mesela benim en dalga geçtiğim Sattas şarkılarından biri ‘Irie’dir ama insanlar çok seviyor.

Cenk: Acayip seviyorlar hem de.

Orçun: Herkesin buluştuğu bir şarkı oldu bu arada yani. Mesela annemin de en sevdiği şarkı Irie. Ondan sonra ortada bir yerde buluştuk, insanlar da buna alıştı.

İnsanlar bunu ilk kez sizden duyduğu için benimsemiş olabilir mi? Mesela sizden daha önce bunu yapan birileri olsaydı daha farklı olur muydu?

Orçun: Çok güzel bir şey dedin ama mesela bazen de diyorum ki keşke bizden önce birisi olsaydı belki bizim de işimiz daha rahat olurdu.

“Hiçbir zaman konserden konsere görüşen bir grup olmadık, birbirimizi çok iyi tanıyoruz…”

Peki biraz önce de dediniz ya aslında reggae bir okyanus ve bunun farklı dalları var. Grup üyeleri de hâliyle daha farklı reggae türleri yapmak isteyebilir. Nasıl ihtilafa düşmeden bir tür üzerinde odaklanabildiniz?

Orçun: Çok iyi soru!

Gonca: Epey iyi soru ya, Cenk’e atıyorum topu 🙂

Cenk: Ben reggae’yi Sattas ile öğrendim diyebilirim. Çok hakim olduğum bir tür değildi, özellikle bir davulcu olarak hiç çalmazdım. Reggae 101 benim içim Sattas oldu. Orçun, çok şey kattı bana mesela bu yerelleştirme konusunda da. Orçun ile bizim müzikal ilişkimiz çok benzer. Sevdiğimiz gruplar, dinlediğimiz sanatçılar vs. Büyük ihtimalle böyle filizlendi bir şeyler; girdik ve çaldık. Mesela Gonca, güzel bir melodi çalıyor; Orçun’un vokalini bildiğim için onun nasıl tarzda bir şey söyleyeceğini biliyorum, ona göre bir davul ritmi ayarlıyorum. Öykü abi çok iyi bir bas gitaristtir keza. Böyle bir ekiple enteresan bir birliktelik oldu.

Gonca: Ben de aynı şekilde katılıyorum, hiç zorlandığımızı ya da “bu şarkı çalınır mı?” dediğimizi, birbirimize ters düştüğümüz bir anı hatırlamıyorum şimdiye kadar. ‘Fidayda’ vardı mesela ki ben çok severim. Nasıl olacak derken stüdyoya girdik, Batu bir riff buldu, üstüne benim synth sound’u girdi filan. Orçun, tartımlara çok dikkat eder; reggae diye yaya yaya söylemez şarkıları. O da bizim ritmimizi etkiliyor. Türkçe’nin tartımı biraz swing’lidir bilirsin. Ona cuk oturan sözcükler koyuyor oraya mesela. Hepimizin de demek ki içinde varmış; ‘Yalan Dünya’ çalarken kendimizden geçiyoruz mesela, ardından “seyirci bayılmasın” diyoruz ama doğru zamanı gördüğümüz anda çalmaya başlıyoruz.

Cenk: Grupta çok enteresan bir tamamlama durumu var. Ki bu gerçekten kolay bir şey değildir. Ben 5-6 senedir bu grubun içindeyim. İlk sene afallayabiliyorsun; grubu yeni tanıyorsun, gitaristi ya da basçıyı yeni öğreniyorsun ama müzikten daha önemli bir şey var bence bu konuda. Vakit geçirmek kilit nokta. Biz hiçbir zaman konserden konsere görüşen bir ekip olmadık, birbirimizi çok iyi tanıyoruz.

20 yıllık bir grup olmak hâliyle değişimi ve dönüşümü de beraberinde getiriyor. Hem toplumun ve kültürün değişimi hem de grubun içindeki değişimler Sattas’ı nereden nereye taşıdı bu kadar yıl içinde?

Orçun: Sattas, son 23 yıllık değişimin içinde doğan ve devam eden bir grup. Ama öncesinde zaten  profesyonel bir müzik dinleyicisiydim ve mesela İstiklal’de rahmetli Yavuz (Çetin) abiyi de canlı dinledim. Hatta beni ilk sahneye davet edenlerden biridir, o zamanlar saçlarım da uzun rocker’ım. Bursa’nın “rock city” olduğu dönemde davul çalıyordum bir thrash grubunda. Anlattığın şeyleri de bu kadar yıl içinde hep birlikte yaşadık ama bence Sattas bu süre içinde olgunlaştı. Bir de 2016’da inanılmaz bir yurt dışı deneyimi yaşadık.

Cenk: Kıskanıyorum.

Orçun: Beraber de yapacağız ona şüphem yok. Ama 2016’ya bir daha geri dönecek olursam, o yıl bir garipti. Biz bir geri çekildik o süre içinde. Çalkalanmaya başladık gibi. Grup içi dinamiklere de yansıdı hâliyle bu. Değişiklik ihtiyacı da doğdu yavaş yavaş ve ardından pandemi denilen o illet hepimizin üstünden geçti adeta; grup paramparça oldu neredeyse. Ama sonra bir gün Batu, aradı beni ve “kendine gelme zamanı” diye bir tetikledi. Davulcu arayışımız vardı, Cenk ile tanıştık; klavyecimiz Faruk ayrıldı, Batu hemen Gonca’yı önerdi ve gruba emanet etti resmen Gonca’yı. Ardından grubun bu hâliyle aramızda büyük bir aşk başladı. Eskiden çok fazla kafama takıyordum bazı şeyleri. Anlatamayıp içime atıyordum, artık kimseyi suçlamadan çuvaldızı kendime batırıyorum. Cenk’in biraz önce de söylediği gibi biz Sattas olarak aile olmayı öğrendik ki ben aile kavramına çok önem veririm. İki ailemiz var artık; hem şahsi ailemiz hem de Sattas. Daha özgürüz, korkmadan istediğimizi söyleyip, kimsenin arkasından dolaşmıyoruz. “Yeni bir grupmuşuz gibi davranalım” dedik ve özellikle bana çok iyi geldi. Beraber üretiyoruz, herkes bir şey koyuyor ortaya. Mesela ben ilk defa müziği hazır olan bir şarkının sözlerini yazdım ‘Sus’ta. Bu arada çok güzel soru soruyorsun, çok gıcık oluyorum bu konuda sana! (Gülüyoruz)

(SOHBETİN ORTASINDA BATU ARAMIZA KATILIYOR)

Cenk: 6 senedir gördüğüm en iyi atılım dönemindeyiz bence. Grubun geçmişinde Avrupa ve Kanada maceraları var, bu da Sattas’ın sağlam temeller üstüne kurulu bir düzende olmasından geliyor. Herkes grupta sadece işini yapıyor. Gonca yeni bir şeylerle uğraşıyor, Batu da öyle. Orçun yeniliklerin peşinde. Mesela sosyal medyanın da etkisiyle ‘Eskitilmiş’ şarkımız bir anda patladı gitti, ki bi reggae şarkısının bu kadar tutması ve Türkiye’de bilinmesi çok önemliydi bizim için. Hepimizin yüzü gülüyor.

Gonca: Buna katılıyorum; bir de ekonomik sıkıntıların çözümünden yola çıkarak radikal değişiklikler de yaptık. Birkaç farklı grupta farklı deneyimler de yaşıyoruz, deneme yanılma süreci içindeyiz. Pandemiden sonra bitmiş gibi gözükse de bence müzisyenler günümüzde de zor bir dönemde. Cenk’in konserleri iptal oluyor mesela, bizim de öyle. Çok da kolay bir dönem değil, bir şey olur olmaz ilk müzik susuyor onu da biliyoruz. Ama krizlerin içinden başarı hikayeleri doğar ya en yaratıcı çözümler de o anda çıkar, onu çalışıyoruz açıkçası şu anda.

“Biz müzikteki sıcaklığı hissedenlerin peşindeyiz!”

Değişim demişken tabii ki müzik endüstrisindeki oyunun kuralları da değişti. Mesela 2012de ilk albümünüz çıktı ama o da dijitalleşme sürecinin başlarına denk geldi ardından singlelar çıkardınız. Dijitalleşmenin getirdiği bu durum Sattasa nasıl etki etti? Yani aslında reggae dediğimiz müzik analog bir kültürden geliyor, dijital dünyada analog bir müzik yapmak nasıl bir direnme biçimi sizin için?

Batu: Her şeyden önce artık bence günümüz dünyasında zaten kelimenin tam anlamıyla analog müzik yapan yoktur. Yani her halükarda bir dijital platformda yer almak zorunda kalıyoruz zaten. Şimdi bir de AI çılgınlığı çıktı. Geçenlerde bir yerde okudum, her hafta 20.000’e yakın AI üretimli şarkı Spotify’a yükleniyormuş. Zaten okyanus büyüktü, zaten evinde gitar çalıp şarkı kaydeden insanlar yeterince yükleme yapıp bunu büyütüyordu şimdi bir de bununla mücadele etmek zorunda kalıyoruz. Bu bir rekabet değil ama sonuçta insanın belli bir zaman ayırabileceği dikkat süresi var. Herkes bu dikkat süresini almak için yarışıyor, bütün bu sistem onun üzerine kurulu. Bu dünyada analog olarak üretmeye devam etsek de giderek büyüyen bir okyanusun bir damlasıyız aslında. Sattas’tan bağımsız olarak konuşmak gerekirse müziğin demokratikleşmesi adı altındaki dijital platformların uzun vadede bize çok zarar verdiğini düşünüyorum. Buna herkes katılır mı bilmiyorum ama good old days diyerek CD, plak ve kaset günlerini arıyorum ben.

Cenk: Bu arada şöyle bir şey var. Benim şu an Batu konuşunca aklıma geldi. Bazı şeyleri bilmememiz de bu grubun işine yarıyor. Mesela hiçbirimiz bir DAW’un ya da bir müzik programının çok da içinde değiliz, biliyoruz ama buna çok istekli değiliz.

Gonca: Ben bir dönem background müzikler yaptım ama onlar sıkıcı bence biraz.

Cenk: Hepimizin anlayışı bu, bunu bilgisayara yaptırmayalım diye düşünüyoruz. Bunu biz kendi içimizden geldiği gibi yapalım. Boomer’lık oluyor biraz ama Sattas’ın da işine gelen bir durum oluyor.

Gonca: Bir de ek olarak müzikal zevkleri olan insanlarız, analog ve dijital farkı anlayabilen; o sıcaklığı hisseden dinleyicileriz aynı zamanda. Çünkü bazı insanlar hissedemiyor sanal bir klavye ile gerçekten o tuşlara basan birisinin olduğu senaryoyu. Biz o sıcaklığı hissedenlerin peşindeyiz, belki gün gelir çalıp direkt plağa bastığımız bir hareketimiz olur.

Orçun: Bir ufak düzeltme de yapmak istiyorum. Sattas’ın en iyi hâlinden bahsedip duruyoruz ama bu müzisyenlik durumundan dolayı değil. Biz şu an en iyi hissettiğimiz dönemimizdeyiz. 

Bugünlerde epey hızlı bir üretim sürecindesiniz gördüğüm kadarıyla; Nisandan beri 3. single’ınız geldi ve sanki daha da gelecek gibi. Bunları bir albümde toplayacak mısınız? Nasıl bir akış bekliyor bizi? Belki 20 yılın bir panoramasını da çıkarırsınız?

Orçun: 20. yılımıza özel tabii bir sürprizimiz olacak. Ama epey iyi sürprizler, çok acayip bir şey planlıyoruz. Yurt dışından düetli bir şey düşünüyoruz mesela. Yeni birkaç şarkı ve hücum kayıtlı olabilir bu. Gerçek bir reggae albüm olacak, 6-7 şarkılık bir EP’de diyebiliriz. Belki ilk albümde çalanlardan da destek alırız, gelmek isterlerse kapımız her zaman açık. Plak da düşünüyoruz.

Batu: O plağı da tabii ki meraklısı alacak. Bu en iyi hissettiğimiz dönemin ilk albüme yansıması şeklinde de bir fikrimiz var bu yüzden.

“Bizim birçok şarkımız doğaçlamadan çıktı!”

Bu kadar şarkıdan bahsetmişken; sizin de aslında bir sahne grubu olduğunuzu bilsem de siz kendinizi en çok stüdyoda mı yoksa sahnede mi gerçek Sattas olarak hissettiğinizi merak ediyorum. Yani size kalsa abi biz hiç stüdyoya girmesek de olur” gibi bir tavır taşıyor musunuz?

Batu: Buna ilk başta ben hayır diyorum!

Gonca: Ya ben de hayır derim çünkü süreç çok keyifli.

Cenk: Sorunun cevabı çok bariz belli ama bazen “hep sahnede mi olsak ya” diye düşündüğümüz de oluyor. Stüdyosuz ya da provasız çıkmak gibi bir durumumuz hiç olmadı bu hem seyircilere hem de kendimize saygısızlık olur bence.

Batu: Bu bir döngü. Döngünün bir parçasını çıkarırsan bu direkt tökezlemeye uğrar. Üreteceksin, çalacaksın, çalacaksın ve yine üreteceksin. Bu döngünün devam etmesi lazım, biri olmadan diğeri gerçekleşmez.

Gonca: Bir de biz stüdyoya aslında prova etmek amacıyla girmiyoruz, biz yeni şarkı üretimi için giriyoruz stüdyoya.

Orçun: Doğaçlamayı çok rahat yapıyoruz ki bizim birçok şarkımız da doğaçlamadan çıktı. Mesela ‘Eskitilmiş’ öyle bir şarkı yalan yok. Eskiden derdim ki biz müzikle matematik mi yapıyoruz? Dream Theater’e saygı duyarım ama sevmezdim örneğin ama o adamlar bunu yapıyor işte. Müziği matematiğine göre işliyorlar, bunu da provasız yapmak çok zor.

Türkiyenin ilk reggae grubu olarak aslında ülkede öncü kimliği de taşıyorsunuz ve bugün aslında yerli reggae sahnesi de epey büyüdü. Beni çok mutlu eden de bir şey var bu konuda; harika bir kolektif ruh var reggaeciler arasında. Sahneler arası iletişimler falan çok iyi. Bu ruh nasıl diri kalıyor sizce?

Orçun: Bence herkesin çok inanmasından kaynaklı. Türkiye’de hem reggae yapan ekipleri hem de bunu çalan selectaları katıyorum bu düşünceme. Herkes bu dünyanın daha da genişlemesi gerektiğini düşünüyor. Bir de öncü isimlerin daha ön planda olmasını, arkasından yeni grupları taşımasını istiyorlar. Kadıköy’deki tüm konserlere çağırıyorlar C-Fyah olsun Özge Ürer olsun. Onlar bizim tüm konserlerimize geliyorlardı çünkü, “biz de sizi aramızda görmek istiyoruz” diyorlar şimdi.

Cenk: Biz Orçun’la bir süre konuştuk bunu, bizim daha fazla görünmemiz gerekiyor diye. Reggae komünitesi için bir şeyler yapalım yani. Gittik de bir sürü konsere, müzisyenlerin yanına kulislere girdik, görüştük.

Orçun: Dolayısıyla aslında bu bir hayale dönüştü. Sattas bir müzik grubu ama karşılıklı bir ruh olsun. Bosphoroots da gelsin, C-Fyah da. Zeytin de tekrar prova yapmaya başlamış, Goril kendisini toparlasın tekrar bir müzik yapsın. Bu insanlar bizi yanlarında gördüklerinde mutlu oluyor, biz de bunun farkına vardık ve dışa dönük ve hikayesi de çok uzun süren bir grup da olduğumuz için bu bilinçle hareket ediyoruz. Sattas çatısının altına toplanmış büyük bir reggae topluluğu yaratmak istiyoruz!

“Reggae’nin yıllardır çok yanlış bir etiketlemeyle dinlendiğini düşünüyoruz…”

Bir de dünyada da bence reggaenin hareketli yapısı sebebiyle bu müziği eğlence müziği görme eğilimi var. Ama aslında reggae, politik de bir tutuma sahip. Reggaenin; barış, adalet, özgürlük gibi evrensel mesajlarını hâlâ veriyor mu dünya genelinde müzisyenler? Yoksa o da özünü yavaş yavaş yitirdi mi diğer gruplar gibi?

Cenk: Sosyal medya paylaşımlarından gördüğüm kadarıyla inanılmaz bir reggae paylaşımı var. Reggae’nin bilinirliği bence epey arttı ve bu sadece Bob Marley ile sınırlı kalmıyor gibi. Yine de büyük bir popülasyon olmadığını düşünüyorum. Düz bir çizgide ilerlemiyor ama en azından bir tık artış var.

Orçun: Ben reggae’nin bozulduğunu düşünüyorum.

Gonca: Ben de Orçun’a biraz katılıyorum. Reggae’nin kendi kültüründen çıkıp romantikleştirilme durumu var. Ne bileyim “Sunset Reggae” mesela, bu nedir? Bizim sözlerde biraz daha başkaldırı var, savaş karşıtlığı vs. Bu yüzden de bence özünü koruyoruz. 

Batu: Cenk’in söylediğinden yola çıkacağım. Sosyal medyada, popüler kültürde reggae’yi hep uyuşturucu ile bağlantılı gibi gösteriyorlar. Reggae, rastafaryan kültüründen gelir ve bu kültürde bu tür şeylere yer yoktur aslında. Hatta özünde buna tam manasıyla zıt. Ben reggae’nin yıllardır çok yanlış bir etiketlemeyle dinlendiğini düşünüyorum.

Orçun: 2016 yılında Sir David Rodigan ile bir röportaj yapacaktık ki bilmeyenler için söyleyeyim; BBC One’ın sir lakaplı inanılmaz bir reggae DJ’i. Montreal Jazz Festival’e gidiyorduk, aynı sene Rototom Reggae Festival’e de gitmiştik. Neyse işte, biz Sir David Rodigan ile röportajımızı yaptık, kendi röportajımızı dinleyecekken bir şarkılar çaldı… Aman Allahım. Şu an bizim buradaki popüler rap’te söylenen sözler çok saygın sözler derim yani. Korkunç sözler söyleniyor, kız kardeşim yanımda olsa kulaklarını kapatırım öyle diyeyim. Biz hâlâ root reggae denilen müziği yapıyoruz ama yine de sınırlamadık hiçbir şeyi, beraber müzik yaptığım insanlar da sınır kaldıracak insanlar değil zaten.

Sattas’ı ayakta tutan en önemli değeri sorsam ve bunu buradaki tüm üyelerden bir kelimeyle duymak istesem ne derdiniz?

Gonca: Açık iletişim derim ben.

Cenk: Daha önce de bir röportajda aynısını demiştim, biz konuşuyoruz. Derdimiz varsa da söylüyoruz. O yüzden konuşmak derim.

Batu: Bence aile kültürümüz. Müzik piyasasında çok da rastlanmayan bir kültür.

Orçun: Sevgi derim ben. İnanılmaz bir sevgi. 

Gonca: Ben bir tane daha ekleyeceğim. Etik değerleri olan bir grubuz. Lafı dolandırmadan direkt yüzüne söylüyoruz mesela birbirimizin, arkasından konuşmuyoruz asla. 

Peki bu değerler çerçevesinde zamanla grubun içinde roller ve ağırlıklar değişti mi? Yoksa biz zaten kolektif bir grubuz” mu diyorsunuz?

Gonca: Herkes kendi alanında epey multidisipliner yeteneklere sahip. Batu’nun metin yazarlığı var, ben İKSV’de iş geliştirmecisi olarak çalışıyorum. Cenk, booking için telefon açabiliyor mesela. Orçun eski İK’cı. Öykü, grafik tasarımcı ve bütün görsel tasarımlarımızı o yapıyor. Alanlarımızda uzman olunca ortaya kolektif bir çalışma çıkıyor.

Batu: Mesela bu noktada birinin karar da alıyor olabilmesi lazım. Bunun için Orçun mesela her şeyin başında, espirili şekilde söylüyoruz ama parlamenter monarşi gibi bir düzenimiz var. Çünkü çok seslilik bir yerde aksiyonsuzluğa ya da geç aksiyona sebep olabiliyor.

Bitirirken gelecek planlarını da duymak istiyorum Sattas’ın, aslında biraz önce konuştuk albüm ya da single mevzularını ama canlı performanslarınızı da merak ediyorum. Mesela daha fazla yurt dışı konseri bekliyor mu sizi? Yoksa biraz daha yeni üretimlere mi vereceksiniz kendinizi?

Orçun: Almanya, Belçika ve Hollanda’yı kapsayan bir mini Avrupa turnesine gideceğiz Aralık’ta. Avrupa’nın kuzeyine gitmek gibi bir durumumuz da olacak. Amerika’yı düşünüyoruz ama o biraz da karşı tarafa bağlı, insanların bize güvenmesiyle alakalı ama genelde pozitif bir geri dönüş var. Ama sözümüz de söz üretmeye tam gaz devam edeceğiz. Ayda bir şarkı çıkarıp 60’lardaki 45’lik mantığıyla devam eder, sonra da onu albüme çeviririz diye düşündük. Ama şimdilik teklileri sürdüreceğiz.

Cenk: Kesinleşmiş olan yurt dışı konserlerimiz 9-13 Aralık arasında olacak. Frankfurt, Berlin, Antwerp, Amsterdam ve Rotterdam’da.

2025 BeatSommelier

Yazıyı Paylaşın
Yorum Yazın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir