Ferit Odman: “Hangi yöne gidersem gideyim, cazın o temel ruhu benim için her zaman merkezde olacak…”
New York’un puslu hard-bop atmosferini İstanbul’un kaotik ritmiyle birleştiren, davulun başındaki o ‘milimetrik’ disiplini bir hayat felsefesine dönüştüren bir isim: Ferit Odman. Türkiye caz sahnesinin en titiz, tabiri caizse ‘saat gibi işleyen’ bu vizyoner müzisyeniyle; disiplinin özgürlüğü nasıl doğurduğunu, Kenan Doğulu’dan Fazıl Say’a uzanan o geniş müzikal iş birliklerinin perde arkasını ve analog kayıtların dijital soğukluğa karşı verdiği o sıcak savaşı konuştuk.
Batıkan BAKSI / batikanbaksi@gmail.com
Türkiye’de günümüz cazı denildiğinde akla gelen ilk isimlerden birisiniz ama stiliniz çok net bir “New York Hard-Bop” ekolüne sadık. Kendinizi Türkiye caz sahnesinin neresinde konumluyorsunuz? Ya da hiç böyle bir konumlama yapmadan, ilhamın ve müziksel matematiğin sizi götürdüğü yere mi gidiyorsunuz çalışmalarınızda?
Türkiye’de caz sahnesi aslında çok katmanlı bir yapı. Ben kendimi herhangi bir sahnenin “temsilcisi” gibi konumlandırmayı pek tercih etmiyorum. Daha çok, cazın köklerine ve özellikle New York hard-bop geleneğine büyük bir saygı duyan bir müzisyenim. Bu müzik benim için bir stil değil, bir dil ve kültür. Dolayısıyla yaptığım şey, o dilin içinde kendi cümlelerimi kurmak. İlhamın götürdüğü yere gitmek elbette önemli ama caz aynı zamanda çok ciddi bir müzikal matematik ve gelenek bilgisi de gerektiriyor. O dengeyi korumaya çalışıyorum.
Müziksel matematik demişken sizin için “Türkiye’nin en disiplinli caz müzisyeni” yakıştırması yapılıyor. Bu disiplin, müziğinizin ruhundaki o “özgürlük” alanını nasıl besliyor? Aslında cazın doğaçlama yapısı, bazen müzisyenleri disiplinden çıkarıyormuş gibi gözükse de o “makine” gibi çalma hâli nasıl yansıyor fikirlere ve çıkan müziklere?
Disiplin ve özgürlük cazda aslında birbirine zıt kavramlar değil. Tam tersine, biri diğerini mümkün kılıyor. Eğer enstrümanınız üzerinde teknik ve ritmik olarak yeterince disiplinli değilseniz, doğaçlama anında gerçekten özgür olmanız mümkün değil. O yüzden benim için disiplin, özgürlüğü sınırlayan bir şey değil; onu mümkün kılan altyapı. Dinleyici bazen sahnede çok spontan bir şey duyuyor ama o emprovizasyonun arkasında yıllarca yapılan çalışma, tekrar ve detaylara verilen önem var.
“İnovasyonun, geleneğin üzerine inşa edildiğinde daha güçlü olduğuna inanıyorum…”
Yerli caz sahnesinde “geleneğe sadık kalmak” bazen müzikal olarak muhafazakâr davranmakla karıştırılıyor. Sizce gelenek, inovasyonun neresinde durmalı? Yani klişedir ama “geçmişten alınan ilham” bugünün caz müziğinin hangi bölümünde yer almalı?
Gelenek bence cazda bir kısıtlama değil, bir referans noktasıdır. Eğer geçmişi gerçekten anlamadan yenilik yapmaya çalışırsanız, çoğu zaman yaptığınız şey yüzeysel kalabiliyor. Ama geleneği özümseyip onun dilini öğrendikten sonra zaten kendi yorumunuz doğal olarak ortaya çıkıyor. Ben inovasyonun, geleneğin üzerine inşa edildiğinde daha güçlü olduğuna inanıyorum.
Son yıllarda özellikle genç müzisyenlerin cazı elektronik, hip-hop ve lo-fi ile harmanladığını görüyoruz. Bu “melezleşme” cazın saflığını bozuyor mu, yoksa onu hayatta mı tutuyor? Nitekim caz, yıllar boyunca farklı türler yaratmış ve bu türlerin arasında kendisine güçlü bir omurga bulmuş bir müzik.
Caz zaten tarih boyunca sürekli dönüşmüş bir müzik. Swing’den bebop’a, avant-garde’a, oradan fusion’a kadar birçok farklı evrim geçirdi. Dolayısıyla farklı türlerle temas etmesi bana doğal geliyor. Ama burada önemli olan şey şu: Cazın özü olan doğaçlama dili, ritmik esneklik (aslında bir bakıma swing) ve müzikal diyalog korunabiliyor mu? Eğer bu korunuyorsa yeni hibrit formlar cazın hayatını uzatabilir. Ama sadece yüzeysel olarak kullanıldığında o zaman cazın derinliği gerçekten kayboluyor ve manasız bir müzik ortaya çıkıyor.
“En sağlıklı gelişim biçimi bence akademik bilgi ile sahne deneyiminin dengede olması…”
Genç müzisyenlerin arka planına baktığımızda, aralarında akademik ölçüde eğitim alan isimler var ve siz de aslında akademik zemini olan bir müzisyensiniz. Peki cazın “akademikleşmesi” hakkında ne düşünüyorsunuz? Alaylı ruhu okul sıralarında kayboluyor olabilir mi?
Akademik eğitim caz müziği için çok önemli bir araç ama tek başına kesinlikle yeterli değil. Cazın özü biraz da kulaktan öğrenilen, sahnede gelişen bir müzik kültürüne dayanır. Okul size teori, tarih ve teknik araçlar verir ama müziğin gerçek dili sahnede oluşur. O yüzden en sağlıklı gelişim biçimi bence akademik bilgi ile sahne deneyiminin dengede olması.
New York’ta okumak ve oradaki ustalarla çalışmak, sizin “müzikal DNA”nızı nasıl kalıcı olarak değiştirdi? Yani oraya gitmeden önceki Ferit Odman ile döndükten sonraki Ferit Odman arasında neler değişmişti?
New York benim için çok önemli bir okul oldu. Orada sadece derslerde değil, kulüplerde, jam session’larda ve ustalarla birebir çalışarak çok şey öğrendim. En büyük değişim belki de şu oldu: cazın bir repertuvar değil, yaşayan bir gelenek olduğunu orada daha güçlü hissettim. New York’tan döndüğümde sadece teknik olarak değil, müziğe bakış olarak da çok daha net bir perspektifim ve New York kokan bir tavrım oluştu.
“Ben davulu biraz orkestranın içindeki kalp atışı ve görünmez yönetmen gibi görüyorum…”
Bir caz davulcusu için “zaman tutmak” (time-keeping) ile “hikaye anlatmak” arasındaki o ince çizgi nerede?
Davulcu için zaman tutmak aslında hikaye anlatmanın temelidir. Eğer zaman sağlam değilse, anlatılan hikaye de havada kalır. Ama sadece zamanı tutmak da yeterli değildir. Davulcu aynı zamanda müziğin enerjisini şekillendiren, dinamikleri yönlendiren ve soloistlerle diyalog kuran bir enstrümandır. Ben davulu biraz orkestranın içindeki kalp atışı ve görünmez yönetmen gibi görüyorum.
Davulunuzun tonu (tuning) konusunda çok titiz olduğunuzu biliyoruz. Bir davulun “Türkçe konuşması” veya “İngilizce konuşması” diye bir şey var mıdır? Yoksa beyinden ya da kalpten ne geliyorsa o mu çıkar o anda?
Davulun tonu aslında müzisyenin sesinin çok önemli bir parçasıdır. Tuning konusunda titiz olmamın nedeni de bu. Bir davulun “Türkçe” ya da “İngilizce” konuştuğunu söylemek belki metaforik bir ifade olabilir ama gerçekten de her müzisyen kendi sesini enstrümanından çıkarır. Sonuçta duyduğumuz şey sadece davul değil; o davulu çalan kişinin estetik anlayışı.
“Farklı kitlelere ulaşmak, yeni dinleyicilerle temas kurmak müziğin dolaşımı açısından çok değerli…”

Biraz da davulcu olarak yer aldığınız iş birliklerine göz atmak istiyorum. Mesela benim en sevdiğim işlerden birisi Kenan Doğulu’nun İhtimaller projesi. Kenan Doğulu gibi popüler figürlerle yaptığınız caz projeleri, cazın “steril” alanından çıkıp kitlelere ulaşması adına nasıl bir işlev görüyor?
Farklı müzikal dünyalarla temas etmek benim için her zaman ilginç oluyor. Kenan Doğulu’nun İhtimaller projesi de kesinlikle böyle bir proje. Bazen caz müzisyenleri sadece kendi çevrelerinde çalıp birbirlerini tekrarlayabiliyor. Ama farklı kitlelere ulaşmak, yeni dinleyicilerle temas kurmak müziğin dolaşımı açısından çok değerli. Eğer müzikal kalite korunuyorsa, bu tür projelerin caz için olumlu bir katkı sağladığını düşünüyorum. Mesela Kenan ile pop dünyasına, Fazıl Say ile klasik dünyaya ulaşmak harika bir açılım oluyor benim adıma.
Peki kendi işleriniz dışında yan bir projede çalmayı kabul etmeniz için o müziğin size ne fısıldaması gerekiyor? Kriterleriniz neler? Hem kendinize ait projeleriniz varken bir de diğer müzisyenlere eşlik ederken kendi imzanızı nasıl koruyorsunuz? Yani “Bu işte Ferit Odman çalmış”ı nasıl hissettiriyorsunuz dinleyenlere?
Bir projede yer almaya karar verirken benim için en önemli kriter müziğin samimiyeti. Müzikal bir hikayesi olan, gerçekten söyleyecek bir sözü olan projelerde çalmayı seviyorum. Kendi imzamı koruma konusu ise biraz doğal gelişen bir şey. Yıllar içinde geliştirdiğiniz time hissi, sound ve yaklaşım zaten sizi ele veriyor. Dinleyen biri çoğu zaman “burada Ferit Odman çalıyor”u hissedebiliyor ve yine Fazıl Say’ı örnek verirsek o da “Ferit”i duymak istediği için duo projesinde bana yer veriyor.
“Analog kayıt ve plak kültürü benim için sadece nostalji değil, bir estetik tercih…”
Sizin de ne denli bir plak tutkunu olduğunuzu iyi biliyorum. Ben de özellikle caz kayıtlarını plaktan dinlemeyi çok sevdiğim için sormak istedim. Analog kayıt ve plak kültürü sizin için neden vazgeçilmez? Dijitalin o kusursuz temizliği size “soğuk” mu geliyor?
Analog kayıt ve plak kültürü benim için sadece nostalji değil, bir estetik tercih. Özellikle 50’ler ve 60’lardaki caz kayıtlarının sıcaklığı ve dinamik yapısı analog sistemlerde çok daha iyi hissediliyor. Dijital teknoloji çok pratik ve temiz bir ses sunabiliyor ama bazen o küçük kusurların verdiği karakteri kaybedebiliyorsunuz. Plak dinlemek biraz daha ritüel gibi; müzikle kurduğunuz ilişkiyi de değiştiriyor.
Son olarak önümüzdeki 5 yıl içinde Ferit Odman’dan daha “deneyci” veya “avangart” bir hamle görebilecek miyiz, yoksa hard-bop kalesini savunmaya devam mı?
Hard-bop geleneği benim müzikal kimliğimin önemli bir parçası ve onu her zaman savunacağım. Ama bu, aynı yerde durmak anlamına gelmiyor. Müziğin doğası zaten sürekli gelişmek. Mesela eşimin tiyatro oyunu Override için tamamen elektronik 2 track yaptım, dinleyebilirsiniz, bunun dışında çok farklı projelere kayıtlar yapıyorum. Önümüzdeki yıllarda belki farklı formatlar duyabilirsiniz benden çıkan. Ama hangi yöne gidersem gideyim, cazın o temel ruhu benim için her zaman merkezde olacak.


