Melisa Karakurt: “İlk albümüm “Asu” benim diğer yarımla kaynaşma hikayem…”
“İçimde hem Doğu var hem Batı” diyor Melisa Karakurt. Onu yıllardır soul, R&B ve caz sularındaki güçlü vokalinden tanıdık; ancak bu kez karşımızda kendi deyimiyle “melezliğini ve tüm renklerini kabul eden” çok daha çıplak bir sanatçı duruyor. Nisan ayında dinleyiciyle buluşan ilk albümü “Asu”, dijital dünyanın “hızlı tüketim” dayatmasına inat, hikayesi olan sekiz şarkılık bütünlüklü bir yolculuk ve Melisa’nın kendi iç dehlizlerine daldığı samimi bir günlük niteliğinde. Ege’nin sıcak müziklerinden Kuzey’in buz mavisi minimalizmine, sahnenin “hiçbir şey düşünmediği” o anlık enerjisinden stüdyonun “uzaya fırlatılan” ölümsüz kayıtlarına uzandığımız bu sohbette; Melisa Karakurt ile içindeki “Asu”yu nasıl keşfettiğini ve o meşhur Doğu ateşiyle Kuzey buzunun müzikal sentezini konuştuk.
Batıkan BAKSI / batikanbaksi@gmail.com
İlk olarak tabii ki albümün “Asu” hakkında konuşarak başlamak istiyorum sohbetimize. Albümün ismi bana çok iddialı geldi açıkçası çünkü Asu ismi aslında asi, hırçın, isyan eden anlamına da geliyor. Neden böyle bir isimde karar kıldın? Albüm adı gibi isyan içeren, asi bir albüm mü sence?
Çok asi bir albüm diyemem, şöyle ki aslında bu ismin çok kişisel bir hikayesi var; benim ikinci ismim Asu. Beni bugüne kadar dinleyenler ve izleyenler genellikle daha ‘batıcıl’ tarafımla; soul ve R&B türündeki İngilizce yorumlarımla tanıdı. Ancak bu albüm, Melisa’nın Asu ile yakınlaşma süreci… Bir nevi o “diğer” yanıma daha çok eğilmemin hikayesi. Çünkü aslında ben de ikiliklerden oluşuyorum; yarı Finlandiyalı, yarı Türküm. İçimde hem Doğu var hem Batı. Bugüne kadar insanları hep o Batılı tarafımla karşılaştırdım ama bu albümle beraber; yeni keşfettiğim, hatta sunmak için artık daha gönüllü olduğum o tarafımı paylaşıyorum. Bu, halkla kesişim kümemi artırmayı hedeflediğim ve buna yönelik adımlar attığım bir çalışma oldu. Özetle “Asu”; benim diğer yarımla, yani kendimle kaynaşma hikayem.
“Şarkı yazmak benim için bir ‘görev bilinciyle’ masaya oturup gitarı elime aldığım bir çalışma disiplini değil; daha çok bir dışa vurum süreci.”
“Asu” için “kendi dehlizlerime daldığım bir günlük” diyorsun, peki bu günlüğü ne zaman dinleyicilerle paylaşmaya karar verdin? Senin için bu albümdeki şarkılar ne zaman “artık gün yüzüne çıkması gereken dışavurumlar” hâlini aldı? Yani bu albümdeki kırılma anlarını çok merak ettim açıkçası.
Aslında o ifadenin yer aldığı manifestoyu yaklaşık üç yıl önce yazmıştım. Hatta basın bültenindeki o can alıcı cümleyi de doğrudan o metinden ödünç aldım. Yani bu albümün düşünsel olarak üç-dört yıllık bir geçmişi var diyebilirim. Albüm yapma isteği içimde hep vardı ama doğru koşulların, doğru ruh haliyle buluşması bugüne kısmetmiş. Eğer bu albümü beş yıl önce yapmış olsaydım, muhtemelen çok daha farklı; belki daha soul, hip-hop tınılı veya İngilizce bir iş çıkardı ortaya. Ancak hem yol arkadaşlıklarım hem de biriktirdiğim yaşanmışlıklar beni tam da bu zamana getirdi. Şarkı yazmak benim için bir ‘görev bilinciyle’ masaya oturup gitarı elime aldığım bir çalışma disiplini değil; daha çok bir dışa vurum süreci. “Kendi dehlizlerime daldım” derken de tam olarak bunu kastediyorum: Kimseye anlatmadığım, belki kendime bile itiraf edemediğim duyguların, o derinliklerden su yüzüne çıkma hikayesi bu.
Anladığım kadarıyla o zaman senin müzik üretim anlayışında endüstrinin istediği gibi ne olursa olsun üretmek yok? İçten mi gelmesi gerekiyor illa?
Aslında seçim bana bırakılsa, şarkılarımı sadece içime sindiği şekliyle ve en doğru zamanda paylaşmayı tercih ederim. Sektör beni tam anlamıyla ele geçirmiş değil ama bir şekilde o akışa ayak uydurmaya, kendimi orada konumlandırmaya çalışıyorum. Bakıldığında uzun yıllardır sektördeyim; EP’ler, çok sayıda single ve YouTube için hazırladığımız bir live albüm yayınladım ama bu benim ilk stüdyo albümüm. Her şeyin zamanında olduğuna ve o akışa güvenmek gerektiğine inanıyorum. Tabii bu sürecin içindeyken o kadar da huzurlu olamıyorsunuz; herkesin durmadan bir şeyler ürettiği o tempoda ‘yetişmeye çalışmak’ gerçekten çok yorucu. Ve dürüst olmak gerekirse bu hız, işin kalitesinden de çalıyor. Çünkü süreç sadece beste yapmakla bitmiyor; bu devasa bir ekip işi. Söz-müzik aşamasından sonra prodüktörle o şarkıyı bambaşka bir yere taşımak, enstrüman kayıtları, mix-mastering süreci, klip çekimleri, fotoğraflar ve basın bültenleri… Bir şarkıyı son halini almış bir ‘ürün’ olarak ortaya koymak muazzam bir emek ve zaman istiyor. Bu tempoda bazen gerçekten tükendiğimizi hissediyorum.
Yarı Türk, yarı Fin bir kimliğe sahipsin ve dolayısıyla doğu-batı sentezini görmek senin müziğinde çok mümkün. Kuzeyin o soğuk ve minimalist estetiğiyle doğunun sıcak ve süslemeli nağmeleri “Asu”da nasıl bir denge kurdu sence?
Aslında bu dengeyi ilk single ‘Zorlama Beni Dünya‘ üzerinden çok net okumak mümkün; oradaki darbukaları, perküsyonları ve o vokallerdeki nağmeleri duymuşsundur. Ben Çeşmeliyim, Egeliyim… Bir yanıyla türkü dinlemeyi de söylemeyi de çok seven, Türk Sanat Müziği tınılarıyla büyümüş biriyim. Bu benim varoluşumdan gelen bir durum, böyle doğdum. Türkiye’de bu kültürle büyümüş olmaktan çok mutluyum ama diğer yandan Avrupalı bir annenin kızı olmak da vizyoner anlamda müthiş bir avantaj sağladı. Sound olarak bakarsak, geçmişte daha ‘batıcıl’ bir müzik yapıyordum ancak yeni bestelerimle birlikte söylemim de evrildi ve daha alternatif pop sularına girdi. Albümün tamamında çok baskın bir Doğu sentezi duymayacaksınız, daha ‘pop’ diyebileceğimiz bir çizgide ilerliyoruz; fakat ben şu an o köklerime, o sıcak nağmelere gitmeye çok hevesli olduğum bir dönemdeyim. Bu, bir tarafı bırakıp tamamen diğerine geçmek değil; aksine kendi karmamı, o hibrit ve melez halimi kabul etmek… “Asu” aslında benim tüm renklerimle kendimi kabul etme albümüm. O bahsettiğin ikiliklerin, içimdeki o zıt kutupların müzikal bir yansıması, bir nevi günlüğüm.
Albümde çok usta isimlerle çalışmışsın; Ediz Hafızoğlu, Erdal Çadırcı, Onur Taşkan, Başar Yakupoğlu gibi. Az önceki sorunun bir benzerini de prodüksiyonla ilgili sormak istiyorum. Doğu nağmeleri ile Batı melodik yapısını birleştirirken “oryantalist” bir tuzağa düşmemek için nelere dikkat ettiniz? Bu ekip, kafandaki müziği ne kadar “cuk” diyebileceğimiz şekilde ortaya çıkardı?
Süreç aslında benim gitarımı elime alıp bestelerimi Onur’a (Taşkan) götürmemle başladı. İtiraf etmeliyim ki başlangıçta kendimi Onur’a anlatmakta biraz zorlandım; çünkü bazen kafamdaki o hissi tam olarak kelimelere dökemiyordum. İlk iki şarkımız olan ‘Zorlama Beni Dünya‘ ve ‘Nafile‘ üzerinde gerçekten çok uzun mesai harcadık, sadece bu iki şarkının sound tasarımı ve dilini oturtmak birkaç ayımızı aldı. Ancak birbirimizin çalışma şeklini ve şarkıların bizden ne istediğini çözdüğümüzde her şey akıp gitmeye başladı. Ekibimiz aslında oldukça minimal ama çok güçlü bir çekirdek kadrodan oluşuyor. Onur zaten müthiş bir müzisyen ve çok özenli biri. Ediz Hafızoğlu ise o hayran olduğumuz perküsif dokunuşlarıyla şarkıyı alıp bambaşka, çok yüksek bir yere koyuyor. Sound konusunda ise tek bir kalıba saplanıp kalmadık. Mesela 13 Mart’ta çıkan ‘Gemiler‘ şarkısını dinlediğinizde kendinizi 2000’lerin o akustik pop atmosferinde bulabilirsiniz. Eskiden Spotify profilime baktığımda; bir yanda milyonlarca dinlenen türkü yorumları, diğer yanda İngilizce şarkılar ve coverlarla ‘kafası karışık’ bir sanatçı gibi görünmekten rahatsız olurdum. Ama artık bu çeşitliliği, bu melezliği kabul ediyorum. “Asu”, bu zenginliği kendi içinde tutarlı bir bütünlüğe kavuşturan bir albüm oldu.
Bugün, tarzlardan çok uzak bir dünyada yaşıyoruz. Artık bir şarkıda çok farklı müzik türleriyle karşılaşmamıza hiç şaşırmıyoruz. Sen de “bir tarafı seçmek zorunda değilim” diyorsun müzik yaparken. Bu kabulleniş, müziğindeki sınırları nasıl ortadan kaldırdı? İlk zamanlarına göre çok daha özgür hissediyor musun?
Kesinlikle daha özgür hissediyorum. Dediğin gibi, günümüzde ‘alternatif’ kelimesi artık her türün önüne eklenen bir sıfat haline geldi; alternatif pop, alternatif rock… Bu durum bir yanıyla kafa karıştırıcı olsa da, aslında müzisyen için çok rahatlatıcı ve özgürleştirici. Albüme başlarken aslında elimde birikmiş çok fazla eski şarkım vardı; onları düzenleyip bir araya getiririz diye düşünüyordum. Ancak süreç öyle bir noktaya evrildi ki, albümdeki sekiz şarkının altısını tamamen bu dönemde, doğrudan “Asu” için yazdım. Bu şarkıları hiçbir sınır düşünmeden, sadece o anki hislerimin peşinden giderek oluşturdum. Tabii birkaç şarkı biriktikçe, albümün kendi içindeki o bütünlük hissi kendiliğinden oluşmaya başladı ve besteler de o doğrultuda şekillendi. Sonuçta ortaya çıkan şey; sınırları zorlayan ama kendi içinde tutarlı olan, tam da şu anki beni anlatan bir dünya oldu.
Özgürlük hissinden bahsetmişken söz yazarken “iç konuşma” yöntemini kullandığını belirtiyorsun. Bu konuşmaların ne kadarı sansürsüz? Yazarken kendinden korktuğun anlar oluyor mu? Kendini frenlemek zorunda kaldın mı hiç daha doğrusu? Burada demek istediğim bir başkasına ya da başkalarına karşı değil de kendine karşı bir frenlemek aslında.
Dürüst olmak gerekirse, kendimi frenlemek zorunda kaldığım bir an olmadı. Belki de bu, günlük hayatımdaki karakterimle çok ilgili. Ben doğası gereği naif bir insanım; bir şeyi söylerken kaba olmaktan ya da karşımdakini incitecek, gücendirecek ifadeler kullanmaktan her zaman çekinirim. Bu nezaket hâli, benim iç konuşmalarımın da temelini oluşturuyor. Dolayısıyla şarkılarımı yazarken, o ‘içerideki’ ses zaten kaba ya da yıkıcı bir yerden konuşmuyor. Sözlerime yansıyan o şeffaflık, aslında benim en doğal hâlim. Bu yüzden kendime karşı bir sansür uygulama ihtiyacı hissetmiyorum; çünkü kalemimden dökülenler, zaten ruhumdaki o naif filtreden süzülerek geliyor.
“İstemsizce de olsa görsel dünyada müthiş bir zıtlık yaratmışız: Doğu’nun ateşi ve sıcaklığı, diğer yanda Kuzey’in o kutup soğuğu ve buzu…”
Artık biliyorsun görsellik demek her şey demek. Eskiden de bir klip estetiği vardı, hatta klipler çok daha özenerek çekiliyordu önceleri ama bugün de görsel estetik çok önemli çünkü sosyal medya artık her şeyin başı. “Asu” albümünde hangi renkler baskın ve bu renklerin sendeki duygusal karşılığı ne?
Çok güzel bir soru, aslında bana şu an çok önemli bir detayı fark ettirdin. Renkleri şarkı bazlı düşünmek daha doğru olur sanırım. Mesela ilk iki single olan ‘Zorlama Beni Dünya’ ve ‘Gemiler’de daha çok ‘bordo’ tonlarını kullandık; o etnik, sıcak ve topraksı hissiyatı vurgulamak için… Ancak albümün kapak görseline baktığımızda bizi daha çok buz mavileri ve metalik renkler karşılıyor; yani tam bir ‘Nordik’ atmosfer var. Senin sorunla beraber şu an şunu fark ediyorum: İstemsizce de olsa görsel dünyada müthiş bir zıtlık yaratmışız. Bir yanda Doğu’nun ateşi ve sıcaklığı, diğer yanda Kuzey’in o kutup soğuğu ve buzu… Bu iki zıt kutbun bir noktada erimesi, aslında tam olarak albümün hikayesini anlatıyor. Bu görsel dilin kendiliğinden böylesine anlamlı bir senteze dönüşmüş olması beni de çok heyecanlandırdı.
Yine görsel dünya ile devam etmek istiyorum. Müziğin dijitalleştiği, şarkıların 15 saniyelik videolara sığdırılmaya çalışıldığı bu dönemde, 8 şarkılık bir “yolculuk albümü” yapmak bir tür direniş mi? Çünkü önceleri çok fazla single çıkardın, şimdiyse piyasanın çok da tercih etmediği tam bir albüm formatıyla çıkıyorsun dinleyicilerin karşısına. Bu bir risk olabilir miydi senin için?
Bunun bir risk olduğunun farkındayım ama en başta bu albümü kendim için yaptım. Yola çıkarken hayalim; hikayesi olan, bütünlüklü bir ‘albüm kafası’ oluşturmaktı. Dolayısıyla sunarken de bu bütünlüğü korumak istedim. Çünkü parçaları tek tek ayırıp servis ettiğimde, albüm yapmanın o temel mantığı ve büyüsü bozuluyormuş gibi hissediyorum. Günümüz dünyasının üzerimizdeki baskısı tam da burada açığa çıkıyor: Algoritmalar, “ayda bir şarkı ver ki canlı kal” dayatmaları, üretimi sürekli göze sokma çabası… Evet, oyunu kuralına göre oynamak buysa, bu yöntemi seçenlere hak veriyorum, bu bir tercihtir. Ama bu benim ilk stüdyo albümüm, benim ‘debut’ albümüm… Bu yüzden parçaları birbirinden koparıp o ilk buluşmanın sihrini kaçırmak istemedim. Albüm öncesi üç hafta arayla paylaştığımız iki single, o dünyaya davet etmek için benim adıma yeterliydi.

Peki, bu “albüm formatı” tercihi sadece dinleyiciye sunduğun bir bütünlük mü, yoksa senin kendi üretim sürecinle de bir ilgisi var mı?
Kesinlikle kendi üretim sürecimi devam ettirebilmem için de bunu yapmam gerekiyordu. Çünkü ben “Asu”nun her detayını, tüm single’larını yaklaşık bir buçuk ay önce tamamlayıp platformlara yükledim; her şey hazır ve yayınlanmayı bekliyor. Eğer bu defteri bu şekilde bütünlüklü bir şekilde kapatmasaydım, zihnimde yeni bir şeye başlayamazdım. Benim için “Evet, ben bunları yaptım, bu süreci tamamladım” diyebilmek ve kafamı rahatlatmak çok önemli. Ancak o zaman yeni projelere odaklanabiliyorum. Tabii bu tamamen kişisel bir tercih; başkaları aynı anda birçok farklı süreci yönetebilir ama ben bu proje özelinde böyle olmasını doğru buldum. Bugün bu albümle kendimi ifade ediyorum, belki iki yıl sonra bambaşka bir konumda olurum ve “bu dönem sadece single olarak ilerleyeceğim” derim. Bu tamamen o günkü yaşanmışlığımın, çağın dinamikleriyle ne kadar örtüştüğüyle ilgili bir denklem.
“Stüdyoda bir şarkıyı kaydedip sonsuza dek kalması için sanki uzaya fırlatıyorsun. Artık o orada ve geri dönüşü yok…”
Çok genç yaşlardan itibaren sahne tozunu çok yutmuş bir sanatçısın. “Canlı performans Melisa’sı” ile “stüdyo Melisa’sı” arasında bir kişilik bölünmesi yaşıyor musun? Ya da hangisi kendini daha iyi yansıtabildiğin bir persona genelde?
Kesinlikle sahne! Sahne benim için bambaşka bir dünya; belki de hayatta hiçbir şey düşünmediğim tek yer orası. Stüdyo ise çok daha farklı bir psikoloji gerektiriyor. Orada final bir çıktı üretmek zorundasın; bir şarkıyı kaydedip sonsuza dek kalması için sanki uzaya fırlatıyorsun. Artık o orada ve geri dönüşü yok. Sahnede olmak ise tamamen ‘anda’ kalmak demek. İzleyiciyle ve sahne arkadaşlarımla o saniyede gerçekleşen, çok canlı bir alışveriş var. Bu açıdan iki farklı karakterden bahsedebiliriz ama ben her zaman sahnedeki Melisa’yı tercih ederim. Yine de günün sonunda insanlara ulaşmamızı sağlayan o kayıtların, sahnedeki en doğal halime olabildiğince yakın olmasını istiyorum. Dinleyicinin beni sahnede izlediğinde hayal kırıklığına uğramasını istemem; stüdyoda neysem sahnede de o doğal ve tutarlı çizgide kalmak benim için çok kıymetli.
Son olarak; bu albüm bittiğinde ve kulaklığı çıkardığımızda, Melisa Karakurt hakkında cebimizde kalan en net cümle ne olmalı?
Aslında insanlar bu albümü dinlediklerinde bana dair bir sonuçtan ziyade, kendilerine dair bir şeyler bulsunlar isterim. Şarkıları dinlerken beni kendilerine en yakın hissettikleri o an, akıllarında kalacak olan asıl şeydir; bu bir cümle de olabilir, bir his ya da sadece bir melodi de… Bunu önceden kestirebilmem mümkün değil elbette. Ama tek bir dileğim var: Kulaklığı çıkardıklarında bana, benim dünyama bir adım daha yaklaşmış hissetsinler. Tüm çabam bunun içindi, umarım öyle olur.
Bir de ufak oyunlu sorularla bitirmek istiyorum röportajımızı dilersen:
Finlandiya’dan bir koku: Kahve
İstanbul’dan bir ses: Martı sesi
Bu albümü tanımlayan tek bir enstrüman ya da bir ses dokusu: Bence gitar
En büyük ilham kaynağın: Duygularım
“Asu” olmasaydı Melisa nerede olurdu?: Arayışta olurdu.

