Dulcinea’ya giriş…
Sorbone Üniversitesi’nde Gelişmekte Olan Ülkelerin Ekonomisi ve Ekonometri üzerine eğitim almış 1966 doğumlu Sami Akbeniz, 1996 yılında çok genç yaşta kanser olan annesini kaybetmişti. O kadar kötü zamanlardı ki, aynı zamanda bir de Fransız eşi Claire Lyse Bucci’den yeni ayrılmıştı. Bu sıkıntılı günlerde Güngör Dekorasyon adlı firmanın genel müdürüydü ve firması adına Four Seasons Oteli’ni yapıyordu. Daha fazla dayanamadı bu sıkıntıya ve işi tamamlayınca istifa etti.
Beyoğlu’nda Büyükparmakkapı Sokak’taki Piya’nın sahibi Mustafa yakın arkadaşıydı, teselliyi onun yanında buluyor, her fırsatta laflamaya, dertleşmeye gidiyordu. Yine o günlerden birinde sohbet ederlerken Mustafa:
– “Sami, arka sokakta bir yer var, sen bu işlere meraklısın. Beğenirsen gel bu işe beraber girelim” deyince, hayatında yeni bir sayfa açması gerektiği konusunda kapılar aralanmıştı.
Burası İstiklal Caddesi’ne meydandan girdiğinizde soldaki ilk sokakta, Meşelik Sokak’ta bulunan 20 numaralı dükkandı. Yer boştu, eskiden Ziraat Bankası’ymış, bina sahibi ise Gencer Holding… Sami yeri çok beğenmişti ama sorun açacak kadar parasının olmamasıydı. Aklına gelen ilk şey babasından yardım istemek olmuş. Oğlunun sıkıntı dönemlerine tanıklık eden babası da hemen olur demişti.
Sami aslında bu işi bir konuda daha fırsat olarak görüyordu. Ayrıldığı eşini halen çok seviyordu. O da bir sanat galerisi açmak istiyordu, bir ihtimal iki katlı bu mekâna gelebilirdi. Yeri tuttuktan sonra Claire Hanım’a teklifte bulundu:
– “Bak burası iki katlı, alt katı çok güzel bir sanat mekânı olur!”
Tam da o esnada Vitali Hakko, Sami’ye Vakko’da bir iş teklifinde bulunmuştu. Teklif ettiği maaş eskiden aldığından azıcık düşüktü. Hem bu yüzden hem de açacağı yeni mekânın verdiği heyecandan, ona vereceği yeni hayattan dolayı bu teklifi geri çevirmişti. Şayet kabul etseydi Dulcinea olmayacaktı.

Babası Sami’nin istediği finansı sağlamıştı ama bir şartla; kendini ve diğer çocuklarını da dükkâna ortak yapacaktı. Bu gelişme üzerine Piya Mustafa dahil olmaktan caymış, Dulcinea da bir aile şirketi olmuştu. Sami üç kardeşti, iki de ablası vardı, Babasıyla birlikte dört eşit ortak olmuşlardı. Sami’ler Rizeli, Ardeşen’den… Ama Sami doğma büyüme İstanbullu, Levent-Etiler-Nispetiye çocuğu.
İşler yolunda gidiyordu, eski eşi de alt katı sanat galerisi yapma teklifine sıcak bakmış, ekibe dahil olmuştu. Ayrılardı ama bir ümit, Sami buranın onları tekrar birbirlerine bağlayacağına inanıyordu. Sıradaki iş buraya bir isim koymaktı. Bunun için arkadaşlarıyla çokça beyin fırtınası yapmış ama Dulcinea’da karar kılmıştı. Çünkü O eski eşine “Dulcinea’m” diyordum.
Sami amatör bir müzik dinleyicisiydi, müzik piyasası için çok tecrübeli sayılmazdı, arkasında Babylon – IKSV gibi bir organizasyon firması ve büyük sponsorlar da yoktu. Burada girişimci kişiliğinin, prodüksiyon yapma kabiliyetinin, insan ilişkilerindeki hünerinin faydalarını görmüştü. İyi de çevresi vardı ayrıca. Mimar Pelin Derviş ve içmimar Neriman Hanım ile kolları sıvayıp içeri girdiler. Planlanan konsept Fransız kültürünü yansıtan bir bistroydu. Beyoğlu’nda böyle bir yer yoktu. İstedikleri gibi bir şeyi çıkarana kadar, epey pahalı malzemeler kullandıkları için çok para harcamışlardı. Karşılaştıkları manzaranın benzerleri ancak Nişantaşı ya da Etiler’de bulunuyordu. Özellikle beyaz tonları tercih ettiler; kapılar, yerler ve ağaç üzerine beyaz patina boya kullanmışlardı. Çünkü mekân karanlıktı, giriş kısmı dışında hiçbir yerde de pencere yoktu. Beyaz çok işe yaramıştı.
1996 Aralık ayında yeri kiralamışlar, tadilattan sonra 1997 Haziran’ında soft bir açılış yaptılar, ardından da yeni sezonla birlikte 13 Eylül’de açılış yaparak gaza bastılar.
Beyoğlu halen insanların gelmeye korktuğu bir yerdi, halen çok fazla pavyon ve pavyoncu zihniyetli profil vardı ancak açtıklarında karşılaştıkları en büyük zorluk alkol ruhsatı oldu. Çünkü orada bir Ermeni ilkokulu vardı. İki ayrı sokakta iki farklı kapısı bulunan Dulcinea’nın ön kapısından ölçtüğünüzde okul 100 metrenin altında çıkıyor ve bu da ruhsal işini imkansıza sokuyordu. Onlar da ruhsatı İpek Sokak’ta bulunan arka kapıdan almışlardı. Buranın uzaklığı alkol ruhsatı için yeterliydi ama yine de devreye babasının girmesi gerekmişti, o dönemin Belediye Başkanı Nusret Bayraktar köylüleriydi.

Sami’nin Saint-Michel’den çevresi vardı, ilk onlar gelmeye başlamıştı. Kuzeninin kocası Tahir Haşimoğlu bu işlerden biraz anlıyordu, onu personel müdürü yaptılar, kasadan sorumluydu. Ama mutfağı ve personeli kurgulayan Zeynep Yeğena olmuştu, ki o dönemde çok kadın şef yoktu. Neticede çok kaliteli bir ekip olmuşlardı. Sabah- öğle-akşam-gece, sürekli doluydu mekân, yetişmek çok zordu. Elemanların yetişmemesi nedeniyle kahvaltı işini pek yapamadılar. Sami açılıştan hemen sonra dinlenmek için bir hafta güneye inmişti, ertesi sabah millet kuyruk olmuştu, acil aradılar apar topar dönmek zorunda kalmıştı.
İpek Sokak, pek tercih edilmeyen bir güzergâh iken, Dulcinea’nın katkıları sonrası burada Kaset adında bir after mekânı açılınca renklenmişti. Yanlarına bir dönem (Bağdat Caddesi’nde de dükkanları bulunan Bora ve ikizi tarafından) The Soho House açılmış; caddeye açılan yöndeki Zambak Sokak’ta da Godet ve Kantin bulunuyorken, ardından Filter da yerini almıştı. Ağırlıkla Cihangir’de oturan Clubber tayfa da buraları bir club bölgesine çevirerek hareketlendiriyordu. Bu dönemin en değerli alanlarından biri olmuştu Dulcinea.
Farklı bir kimlikleri vardı, dönemine göre elitti; cam kenarındaki Don Kişot heykeliyle, burası için özel yapılmış ihtişamlı avizesiyle, boydan boya uzanan rahat koltukları, duvarı kaplayan uzun aynası, sigara içilmesine rağmen iyi havalandırma nedeniyle dumansız atmosferiyle sanki Nişantaşı ya da Etiler’den alınıp buraya kondurulmuş gibi…
Kapıdaki uzun saçlı Bodyguard Sabri, kemik müşteri dışında özenle seçerek içeri insan alıyor, bu da müşteri kalitesinin yüksek kalmasını sağlıyordu. Bedri Baykam’ın da içinde olduğu kalabalık bir sanatçı tayfanın gözde yeriydi.
Devam edecek…
Murat Beşer (muratbeser034@gmail.com)


