Araf açıldığında Beyoğlu Balo Sokak ıssız ve karanlıktı. 1-2 türkü bar, 1-2 tane de ucuz bira satan salaş rock-bar… Nevizade’nin girişinin orada oluşuna rağmen, tekin bir yer değildi. Böyle bir yere mekân açmak cesaret işiydi. Karanlık sokağın karanlık tipleri de eksik olmadığından her gece ziyadesiyle yankesicilikten adam dövmeye kadar her türlü asayişsiz iş oluyordu.
Aslında burası niş bir mekân olarak başlamıştı, herkesin çat kapı gireceği bir yer olmaktan ziyade özel müziklerin çalındığı, iyi yemek ve içeceklerin servis edildiği bir yer. Zaten ayak üzeri bir giriş de değildi, sokakta 32 numaralı binanın altıncı katında bir terastı, sadece dördüncü kata kadar asansör vardı, sonrası merdiven… Bu özelliği bile mekânı romantik ve gizemli kılıyordu. Zira hayata bu kafayla aynı pencereden bakan insanlardı ortaklar.

İlk başlarda işler sakindi, eş dost geliyor, yemek de veriyorlardı. Barış artık dans müziği yerine caz, etnik caz gibi güzel müzik yapalım, millet gelsin yesin içsin, sohbet etsin istiyordu. Ancak bu şekilde işler oturmayınca klasik formata yani eski bildikleri reçeteye başvurmak zorunda kalmışlardı. Artık mekâna eğlence müziği hakimdi.
Bir arkadaşları bir Pazar günü orada düğün yapmış ve Selim Sesler gelip çalmıştı. O günden sonra mekâna bağladılar ustayı, artık her Salı orada çalıyordu Sesler. Birkaç hafta sonra çok çok kalabalık olduğu için daha güçlü bir ses sistemi kurmak zorunda kalmışlardı. Ardından Luxus geldi ki, o zamanlar kurucu üye solist ve kemancı Alper Bakıner, bir keman bir akordeon eşliğinde takılıyordu. Mekânı ses olarak bir doldurabilmek daha kalabalık bir gruba dönüşmüşler, böylece Luxus kurulmuş, Çarşamba akşamları sahneyi üstlenmişlerdi. Derken Cümbüş Cemaat de orada kuruldu ve onlar da perşembe günlerini kapattı. Kalabalık çığ gibi büyürken Baba Zula, Boogie Balaban gibi isimler hep bu sahneden gelip geçmeye başladı. Çalan DJ’ler ise Yavuz Baş, Tolga Bostancı, Cüneyt Toymaz, Yusuf Kenan Bilici (sonradan müzisyen olan, kendi topluluğunu kurarak albümler çıkaran Kenan, önce Melek’te garson olmuş, oradan Araf’ta DJ’liğe başlamıştı), Mustafa Seven, Alp Esin, Firewater’ın solisti Todd…

Araf’ın açılmasıyla beraber sokak kalabalıklaşmış, puslu hava dağılmaya başlamıştı. Araf ile birlikte buranın kaldırımlarına daha önce ayak basmamış bir profil oluşmuştu. Araf’ı açanların kendi çevreleri, biraz da çevrelerinin çevresiydi öncelikle bu kalabalık; otuzlu yaşlara yeni girmiş, öğrenciliği taze bitmiş bir kuşak… Kısa bir süre sonra beraberinde orta sınıf diyebileceğimiz beyaz yakalı insanlar, sinemacısından reklamcısına gazetecisine kadar elit bir kalabalık oluşmuştu. Ama yine de patronlar delikanlılığı elden bırakmıyordu: giriş parası yok, bira da çok ucuzdu.
Araf iki kattan oluşuyordu, toplam kapasitesi 350 kişi ama bir cumartesi gecesi 1500 kişi giriş çıkış olmuştu. Cumartesi kapıları kapatıyorlar, sokakta kuyruk oluyordu. İnsan çıktıkça alıyorlardı. Efes’in zamanında en çok bira sattığı yerlerden biri burasıydı.
Üst kat çatı olduğu için yarısı açıktı. İlk iş olarak buranın üstünü kapattılar, çünkü içeride kalan kısım onlara yetmeyecek kadar küçüktü. Mekânı bölen ve taşıyıcı olmayan kolonları da mimar arkadaşlarının gözetiminde kaldırdılar. Binanın sahibi bir demir-çelik tüccarıydı ve o civarda birçok binanın da sahibiydi. Ancak içeride yapılan tadilata katkıda bulunmamıştı.
Araf’ın başlarken sahnesi yoktu, çalanlar hemzemin bir noktada insanların arasında çalıyordu. Ancak mekân kalabalıklaşmaya başladığında sahne ihtiyacı doğdu ve 25 metrekare büyüklüğünde sekiz-on kişiyi alabilecek bir sahne yapmışlardı. İki katlı mekânın her bir katı 150 metrekareydi. Asıl mekân dünya müziklerinin çalındığı üst taraftı, önce altı caz vs. daha sakin bir dinleti yeri olarak düşünmüşlerdi ama Araf kısa sürede hesap edemedikleri kadar büyüyünce iki kat da Araf olarak hizmet vermeye başlamıştı.

Dekoru, masaları ve barıyla bilhassa turistler için çok ilginçti bu otantik görünümlü fantastik ortam. Ayrıca o günlerin Taksim’inin gürültülü ve monoton ortamından sıkılan, farklı yerler arayan yerli turistlere de ilaç gibi gelmişti açıldığında. Buradaki ortam ve bu ortamı besleyen eklektik müzikler başka bir yerde henüz yoktu. Bir yanda kendini salmış bir salaşlık, öte tarafta yüklerinden kurtulmuş insanlara has bir rahatlık ve gevşeme; bu ikisinin birbirini tamamlayan halinin ruh halinin toplamıydı Araf. Manzarası olmayan terası, kentli insanın içini ferahlatmaya yetiyordu.
Beyoğlu’nda Araf, yerli-yabancı dünya müziği konusunda akla ilk gelen isim olmuştu. İnternetten online radyo yayını yaparken çaldıkları müzikler ile o kadar özdeş hale gelmişlerdi ki, 2009 yılında Median Music’ten Ali Coşar’ın önerisiyle Sony ile anlaşmışlar, “Araf Volume 1” adıyla bir CD çıkarmışlardı. 12 parçanın bulunduğu toplama albümde iki de yerli isim vardı: Tamburada ile Kazım Koyuncu… İstiklal Caddesi’nin müzik mağazalarının amiral gemilerinden Mephisto, bu CD’yi sabahtan geceye tüm sokağa çalıyordu. İçindeki bazı şarkılar caddenin marşları haline gelmişti.
2002 yılında açılmış, 14 yıl ayakta kalarak 2016 yılında kapısını kapatmıştı Araf. Kapanmadan evvel yine bir önceki fabrika ayarlarına dönülmüş, yemekli müzikli eğlenceli bir gazino konsepti uygulamışlardı. Bunu önce (isimleri bu mekânda konan) Cümbüş Cemaat’e önermişler, bir süre sonra da gazeteci Erol Özer’in katkılarıyla yapmışlar ama Beyoğlu’nun Gezi sonrası kaçan insanları ve bozulan ağız tadından nasiplerini almaktan kurtulamamışlardı. Artık bu semte başka insanlar gelmiş, her yer belediyenin kasıtlı zulmüne uğramış, üstüne üstlük de sağda solda bombalar patlamaya başlamıştı. Kaçınılmaz son gelmiş ve kapatmak zorunda kalmışlardı.

Araf kapanınca burası bir süre Kanto adıyla meyhane olarak, Cümbüş Cemaat elemanları tarafından işletilmişti. Hatta Tony Gatlif’in 1917 tarihli Fransa, Yunanistan ve Türkiye ortak yapımı “Aman Doktor” filminin bir sahnesi de orada çekilmişti.


