Murat Beşer, Beatsommelier Mag’de yepyeni bir yazı dizisine başlıyor. Bu dizi boyunca Beşer, Beyoğlu’nun ikonik müzik mekanlarının izini sürüyor.
Seksenli yılların ikinci diliminde İstiklal Caddesi korkularak ziyaret edilen bir yer haline gelmişti. O yüzden o dönem öğrenciliğini ve gençliğini yaşayan (benim de içinde yer aldığım) kuşak daha ziyade alternatif mekân arayışlarına girmiş, daha ziyade okuluna yakın yerleri tercih etmişti. Beşiktaş’ta (Çello Kafe), Ortaköy (camii yanında, deniz kenarındaki meydan) ve Rumeli Hisarı (Ali Baba) hattında takılıyorduk pek çoğumuz. Ancak hepsinin önünde muhakkak Köprüaltı Kemancı’yı saymalıyız. 12 Eylül 1980 askeri darbesinde hapse giren siyasilerin, solcuların dışarı çıkmaya başladığı zamanlardı. Özellikle bu kesim seksenlerin son bir iki yılında ufak ufak Beyoğlu’na doğru gelmeye başlamışlardı. Ayrıca İstiklal Caddesi’nin trafiğe kapanması da kalabalıklaşmasını tetiklemişti. Hatırlıyorum, İstiklal Caddesi’nin trafiğe kapandığı gün dönemin SHP’li belediyesi, Fransız Konsolosluğu’nun köşesine bir stant kurup konserler yapmıştı. Aynı günlerde Çiçek Pasajı yeniden açılmış, Tarlabaşı Bulvarı hizmete girmiş, Kitap Günleri düzenlenmeye başlamıştı.
***

Travestisi, komünisti, feministi, çevrecisi, öğrencisi, sanatçısı, tinercisi, evsizi; doksanlarla birlikte kendini toplumun dışına itilmiş herkesin buluştuğu bir yer haline geliyordu Beyoğlu. Muhalefetin parçalanması sonucu aranan yeni kimliklerin sonucuydu ortaya çıkan tablo. Ayrışık öğeler sosyal birlikteliklere dönüşmüş. Bu ambiyans farklı yaşam ve düşünce biçimleri üretiyordu. Kökleri ne olursa olsun, hepsi burada kendini eşit ve rahat hissediyordu. Avcılar, Bakırköy, Köprüaltı, Fatih değil sadece, Avrupa yakasının gençleri de geceleri buraya gelmeye başlamıştı. Ta başından beri azınlık muhiti olan Beyoğlu’nun sokaklarında şimdi başka türden azınlıklar dolaşmaya başlamıştı. Burası artık bir çeşit ghetto’ydu. Nerden gelirse gelsin, burada yaşayan herkes artık Beyoğlu çocuğu idi.
Solculukla karışık bohemlik Beyoğlu’nu doksanlı yıllara hazırlamıştı. Birkaç kayıp kuşağın, kendini değer yargılarını ve siyasi tercihlerini beğenmediği toplumun ve sistemin dışında hissetmesini sağlayan alternatif bir yaşam tarzıydı, doksanlarda Beyoğlu’na şekil veren şey.
Bu değişimden nasibini alanlar sadece sokaktaki kalabalık olmadı. Elbet insan malzemesinin ve dokusuyla birlikte esnafın da dokusu değişecekti. İşte o yıllarda bu dokuyu oluşturanlar, daha doğrusu (istisnai azınlık dışında) Beyoğlu’nun kaderini çizen insanlar, seksenli yıllarda pavyonculuktan rock mekân işletmeciliğine terfi edenler olmuştu.
Beyoğlu’ndaki mekanların avantajı ruhsatları idi. Hepsi pavyon ruhsatlıydı ve pavyon ruhsatının sabah dörde kadar açık kalabilme izni vardı. Pavyoncuların rock mekanların yaygınlaşmasıyla ilgili derin bir hizmeti olmuştu ama bu müzik sevdasından değil, havayı koklayarak gençliğin ve “yeni insan”ın yeni eğilimleri karşısında para kazanma ihtiyacından kaynaklanıyordu. Yoksa pek çoğunun rock ya da caz müziğine gönül vermişlikleri türünden sanatsal bir misyonu yoktu.
***
Doksanlara girildiğinde Taksim-Tünel arası tramvay çalışmaya başlamış, Aksanat açılmış, Galata Şenliği düzenlenmeye başlamıştı. Artık giderek kalabalıklaşıyordu Beyoğlu. Belediye buradan günde tam 520 ton çöp topluyordu, nüfus da 300 bine dayanmıştı.
Bu aralıkta çok kısa bir süre pavyonlar ile rock barlar iç içe yaşamış, ardından çoğu rock bar olmuştu. Sonradan ayrıntılı gireceğiz ama şimdilik önsöz babından tadımlık dokunuşlarda bulunmak gerekirse: Gençlik olarak İstiklal Caddesi’nin ilk tercih edilen mekânı Perie Petite olmuştu. Masum bir mekandı, burada sadece çay, tost ve müzik vardı. Çay ocağıyla kafe arası gibi bir yer… Müşterilerinin önemli bir kısmı Frankofon liselerinin öğrencileri, geri kalanlar da solcular ve İstiklal Caddesi’ne ilk seferlerini yapan insanlar. Hava kararmaya başladığı saatlerde ortama uymak için ya Kemancı ya da Nilgün’ün Gizli Bahçesi’ne gidilirdi.
Küçükparmakkapı Sokak’ta Afrika Han’ın altındaki dükkanlarından biriydi Sine Kafe. İlk stil sahibi mekanlardan biriydi; insanlar neo-beat tarzı takılırlardı. Sine Kafe’de içki içip film izleniyordu. Abdullah Sokak’ta ise daha underground bir gençlik vardı. İlk punk ve metalci gençliğin kümelendiği, sabahlara kadar bakkaldan alınmış biraları içtikleri dar ve ışıksız yerdi.
Eski solcuların ufak ufak toplandığı ilk yerlerden biri Meze Bar’dı. Şimdiki 45’liğin oralarda bir yer… Henüz bıyıkları terlememiş Kazım Koyuncu burada sahne alıyordu. Dersaadet açıldı sonra, solcuların toplandığı bir yer olarak… Benzer konseptteki Çingene’de Küçük İskender şiir geceleri yapıyordu. Alternatif kültür peşinde olanlardan biri Suat Bilgi, Çalıntı adında bir mekân açmıştı, aynı zamanda çıkardığı müzik dergisinin de adıydı bu. Ancak asıl kırılma noktasını Eski Kemancı ile ucuz biranın gelişi gerçekleştirmişti, Abdullah Sokak’ta içilen bakkal birasından daha pahalı değildi burada bira.
***

Zaman çok hızlı akmaya başlamıştı, Taksim-Şişli metrosunun temeli atılmış, Caz Festivali başlamıştı. Stüdyo İmge, Rock Kazanı, Çalıntı, Laneth, Garaj, Rock Kazanı dergileri çıkıyordu.
Bu kimine göre efsane bir dönemdi, bir daha tekrarı yaşanmayacak türden güzelliklerle dolu. Kimine göre de yozlaşma, apolitiklik, piyasacılık ve kısır döngü ile hatırlanıyor. Öyle ya böyle, doksanlı ve iki binli yıllarda Beyoğlu memleket tarihinde hiçbir dönem rastlanmayacak kadar özel bir süreç yaşadı, şehrin tarihindeki Direklerarası’nı aratmayacak kadar önemli çekim merkezlerinden biri oldu. Burada yüzlerce mekân açıldı, kapandı. Kimi bir haftayı görmedi, kimi yıllarca yaşadı. Ancak bana göre bu yüzlerce mekân arasında dört tanesi amiral gemisiydi: Babylon, Roxy, Kemancı ve Hayal Kahvesi… Buralarda sayısız yeni topluluk ve yeni genç müzisyen sahneye çıkıyordu. Aralarında yokluktan gelerek yıllar sonra zirveye çıkanlar oldu, ama hep İngilizce’den Türkçe’ye ve kavırdan kendi bestelerine geçenler kazandı. Yeni müziğe ve yetişecek genç müzisyenlere Karavan, Mojo, Jazz Stop’ın katkıları azımsanacak gibi değildi.

2000’lerde ise Çiçek Bar, Peyote, Line bir yana; elektronik müzik mainstream olunca başka bir tarih yazılmış, Dulcinea, Godet gibi niceleri öne çıkmıştı. Ayda bir yayınlamayı planladığımız bu yazı dizisinde adı geçen, geçmeyen doksanlı ve 2000’li yılların Beyoğlu mekanlarını tek tek ele alacağız. Az bilinen ya da bilinmeyen yanlarını ve hikayelerini paylaşacağız. Bekleyin…


