BeatTalks : Çağrı Sertel

Batıkan Baksı
Okuma Süresi: 9 Dakika

“Benim için ‘bir yere varmak’ gibi bir hissiyat yok; bu durum müziğimi taze tutuyor…”

Bazı sesler şehirlerin hafızasından beslenir. Çağrı Sertel, Amsterdam’da şekillenen yeni albümü “Following the White Rabbit” ile aidiyetin ve köksüzlüğün peşine düşüyor. Piyanonun elektronik dokunuşlarla buluştuğu bu “yolda olma” hikâyesini; yaratım sürecinden prodüktörlük mutfağına uzanan derin bir sohbette Çağrı Sertel ile aralıyoruz.

Batıkan BAKSI / batikanbaksi@gmail.com

İlk olarak çiçeği burnunda albümünüz “Following the White Rabbit” ile sohbetimize başlamak istiyorum ben. Bu albüm aslında biraz şehirler arasında gidip gelen bir zihnin dışavurumu gibi geldi bana dinlerken. Peki albümün ne kadarı Türkiye’den, ne kadarı Amsterdam’dan oluşuyor? Bir de bu albüm sizin için bir güvenli limanı mı yoksa yabancılığın başladığı bir kırılma noktasını mı temsil ediyor?

Çok teşekkürler öncelikle 🙂 Geldiğim yerdeki tınılarla gittiğim veya bulunduğum yerin verdiği hissi buluşturmak benim için önemli. Çıkan sound, beni hem motive ediyor hem de konfor alanımdan çıkarıp yeni müzikler bestelemeye götürüyor. Albümün hikayesini biraz anlatmak isterim. Albüm bana aidiyet hissi veren yerlerin yok olması veya olumsuz anlamda değişmesi gibi konularla şekillendi. 20 yıl önce gittiğiniz bir mekan, çocukluğunuzun geçtiği sokak, gittiğiniz okul, bir yeşil alan, bir sahil gibi yerlerin, olguların yok olmuş veya yok oluyor olması insanı aidiyet hissinden uzaklaştırıyor ve köksüzleştiriyor. Bu albümü Amsterdam’da geçirdiğim sürede yaptım ve kesinlikle ilham verici bir yer. Yıllar içerisinde de turnelerde sıkça ziyaret etme imkanı bulduğum yerlerdendir Amsterdam ama ilk kez böyle uzun zaman geçirdim. Zaman geçirdikçe de şehrin huzurlu enerjisi, dinamiği ve yaşam akışı bana 90’lar sonu 2000’ler İstanbul’unu anımsattı ve şu an ülkemizde hepimizin farkında olduğu, bu geldiğimiz noktayı daha net hissetmemi sağladı. Değişim kaçınılmazdır ama bizi ait hissettiren her şeyin bu denli yok olması insanı köksüzleştiriyor. Albümün çıkardığı ses de buradan geliyor.

“Üreten bir sanatçı olarak kalabilmek için zihinsel yorgunluktan uzak durmanın peşindeyim.”

Biliriz ki beyaz tavşanı takip etmek, bir varış noktasına ulaşmak değil de yolda olma hâlini tanımlıyor. Peki bir müzisyen olarak “bir yere varmak” fikri size hiç korkutucu hissettirdi mi? Siz müzik yolculuğunuzda neyi ya da neleri takip ediyorsunuz?

Müzisyen olarak hiç “bir yere vardım” gibi bir hissiyatta olmadım ki bence bu iyi bir şey. Müziğimi taze tutuyor ve müziğime yeni sound’lar ekleyebilme, farklı dünyalar keşfetme motivasyonu veriyor. Kafamızı nereye çevirsek telefon, tablet ekran, sosyal medya gibi anormal derecede fazla girdinin ve uyaranın olduğu bir dünyadayız. Odaklanmanın, algıyı açık tutmanın çok zor olduğu bir dönem. Bu yüzden üreten bir sanatçı olarak kalabilmek için zihinsel yorgunluktan uzak durmanın peşindeyim. Takip ettiğim şey bu. 

“Belonging” (Aidiyet) parçasını dinlerken piyanonuz ait olacağı bir yer arıyor gibi hissettim. Sizce bir sanatçı için bir yere ya da bir şeye “tamamen ait hissetmek” yaratıcılığın sonu mudur?

Geldiğim yerdeki tınıları, bulunduğum yerin bana verdiği hisle birleştirmeyi her zaman sevdim. Bu parçada da biraz bu var aslında. Aidiyet insanın kendini güvende, sevgi dolu ve kabul edilmiş hissetmesini sağlar, bu yüzden de çok önemlidir. Ben bunun yaratıcılığı artırdığını düşünüyorum. Ama ait hissetmediğiniz bir yerdeki tecrübenizi üretime yansıttığınızda da beklenmedik enteresan şeyler çıkabilir. Konu tamamen yaratma isteğine bağlı diyebilirim sanırım.

“Sound dünyamı her zaman geniş tuttum çünkü kendimi böyle daha motive ve yaratıcı hissettim…”

İlk albümünüz Newborn’dan bugüne, müziğinizin kapsadığı alanlar nasıl değişti? Daha mı ferahladı yoksa daha mı yoğunlaştı? Her iki durumda yani ferahlama ya da yoğunlaşma hâli müziğinizi ve sizin icra ettiğiniz türleri nasıl etkiledi?

Ben sound dünyamı her zaman geniş tuttum çünkü kendimi böyle daha motive ve yaratıcı hissettim. Bir piyanonun çıplak sesi zaten çok güzeldir. Ama bu sesi örneğin bir synthesizer’la veya efekt pedallarıyla birleştirdiğinizde bambaşka müzikler üretebilirsiniz. Perspektif her şeyi değiştirir. Ben yaptığım müziğe, çıkardığım seslere her zaman farklı perspektifle yaklaştım. Bu da benim müzikal yolculuğumu oldukça zenginleştirdi.

Siz aynı zamanda bir prodüktörsünüz ve hâliyle işin mutfağına girdiğinizde zaman zaman kendi çalışmalarınızdaki kadar özgür davranamayabilirsiniz. Peki bir prodüktör olarak başka bir sanatçının şarkısına dokunurken, mecazi anlamda onların evine misafir mi gidiyorsunuz yoksa evi yeniden mi dekore ediyorsunuz? Kendi şarkılarınıza mı yoksa başkalarının şarkılarına mı odaklanmak size daha heyecanlı hissettiriyor?

Prodüksiyon yapmak benim için her zaman çok zevkli. Herkesin farklı bir dünyası var o dünyayla tanışıyorsunuz ve bu durum kafamı farklı çalıştırmamı sağlıyor. Daha önce de bahsettiğim perspektif konusu yine burada da etkili. Özgür olma konusu biraz da karşımdaki kişiye göre değişiyor. Çalıştığım kişi eğer “direkt bu olacak” diye örnek bir sound’la geliyorsa (ki bu gayet normal) onu yapıyorum. Bazı kişiler de benim konuyla ilgili fikrimi veya tamamen benim yönümü isteyebiliyor. Her türlü durumda ben bana getirilmiş olan malzemenin ve talebin prodüksiyon süreci sonunda en samimi halini sunmaya gayret ediyorum. Bazen yorucu bir challenge halini de alabiliyor ama sonucunda çoğunlukla karşılıklı içe sinen bir iş çıkıyor bu da beni gayet mutlu ve memnun ediyor.

“Ben merkezli olmamak, dinlemek, uyumlu ve yapıcı olmak sonucu güzelleştirecek olan en kilit noktalar…”

Kolektif bir üretimde ortaya farklı egoların çıkması kaçınılmazdır genelde. Peki bu “egoların” çarpışması, mimari bir felaketle mi sonuçlanır yoksa yeni bir stil mi doğurur sizce? Her şeyin tıkır tıkır işlediği bir grup çalışması ne kadar zengin sonuçlar çıkarır ortaya?

Karşıt fikirler olmazsa çok sıkıcı bir işe dönüşebilir. Biraz beyin fırtınası olmalı kesin. Eğer yıllarca beraber müzik yapmış çok iyi bir ensemble’a sahip bir takımdaysanız bu durum aşırı kolay akar hatta bazen konuşmanıza bile gerek kalmaz şahane bir duygudur. Ama bazen de konuşup veya çalıp şekillendirmek gerekir. Kişilik faktörü bu durumlarda çok şey fark ettiriyor. Tartışmalar illa ki olur normaldir. Ama birlikte çalıştığınız kişi, müziği ısrarla dikte edip domine etme eğiliminde ve bunun için bir savaş halinde ise, o iş güzel bile bitse ki çoğunlukla bitmez, yüksek ihtimalle birlikte son üretim olur. Ben merkezli olmamak, dinlemek, uyumlu ve yapıcı olmak sonucu güzelleştirecek olan en kilit noktalar.

Hazır türlerden ve mutfak kısmından bahsederken Beatsommelier perspektifiyle sorarsam; sizin için “lezzetli” bir sesin formülü ya da tarifi nedir?

Formül, ruh hâline ve sound’un dokusuna göre değişir ama ben lo-fi, akustik, elektronik ve ambient tınıların ayrı ayrı ve birlikte yarattığı sound’ları lezzetli buluyorum.

“Müziği türlere hiç ayırmadım, transparan olmayı tercih ettim…”

Modern müzik sahnesinde “türler arası” (cross-genre) geçişler yapmak, farklı mahalleleri birbirine bağlayan köprüler kurmak mı size göre? İcra ettiğiniz herhangi bir türü dinlemeyen birisine müziğinizi dinletmenin yollarından biri olabilir mi bu sentez çalışmalar?

Ben müziği türlere hiç ayırmadım, transparan olmayı tercih ettim dolayısıyla otomatik olarak yaptığım işler de cross-genre oluyor dolayısıyla seviyorum. Ama o köprüleri organik kurmak lazım yoksa çok çiğ bir hâl alabilir ve köprü yıkılabilir. 

Yarattığınız ses dünyasında, kendinizi en çok hangi “odada” huzurlu hissediyorsunuz?

Hissime göre değişiyor açıkçası. Bu oda bazen solo piyano, bazen de techno olabilir.

Bugün kurduğunuz bu devasa ve çok katmanlı ses dünyasında, (burayı bir röportajınızda okumuştum) tüm iletişimini ilk 3 yılında mırıldanarak sürdüren çocuğun sesi hala duyuluyor mu? Yani demek istediğim, geçmişinizden aldığınız sesleri bugüne taşıyor musunuz? Çünkü bazen geçmiş deneyimler, tazeliğini hep korur ve heyecan yaratır bilirsiniz.

Sanırım hayır, her dönemde farklı bir ses imzam oldu, geçmişten bir şeyleri taşımıyorum galiba. Ama 20’lerimde edindiğim kendimce naçizane bir müzikal dilim var. Sound dünyası ne kadar değişirse değişsin o dil hep beni ben yapıyor gibi hissediyorum. Ama belki de öyle değildir, dinleyiciye sormak lazım.

Bitirirken gelecek planlarınızı da öğrenmek için sormak isterim: Beyaz Tavşan sizi Amsterdam’dan sonra nereye götürecek? Zihninizde yeni bir “şantiye” alanı belirdi mi? Çağrı Sertel müziğinde şimdi neler olacak?

Başka bir ülkeye veya şehre götürür mü bilmiyorum umarım götürür. Ama zihnimde şantiye hep devam ediyor. Umarım her zaman da devam eder. Enkaza dönmeden tabi 🙂

2025 BeatSommelier

Yazıyı Paylaşın
Yorum Yazın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir