Sokaklar kırmızı balonlar, kalp biçimli çikolatalar ve seri üretim romantizmin o tanıdık, baygın kokusuyla dolu. Vitrinler “mükemmel aşk” fikrini parlatırken gerçekten her şey mükemmel mi?
Bu akşam masamızda, kutlama sofralarının o pırıltılı kadeh tokuşturmaları yok. Yerine; yarım bırakılmış cümleler, boğazda düğümlenen kelimeler, söylenememiş itiraflar ve müzik tarihinin en dürüst ayrılık kayıtları var. Çünkü bazı şarkılar aşkı anlatırken onu tatlı dille kutsamaz; aşkın ne zaman ve nasıl zehirli hale geldiğini anlatır. Kimi bağırarak, kimi fısıldayarak, kimi ise fazla neşeli bir melodiyle…
Bugün müzikal bir aşk masası kuruyoruz.
O halde acısıyla dili yakan, boğazdan zor geçen ve mideye oturan şarkıların sofrasında tadıma başlayalım:
Hoş Geldin İkramı
Soframız, alışılagelmişin aksine, damağı yumuşatmak için değil, onu sarsmak ve Sevgililer Günü’nün o cilalı aşk anlatısını daha ilk lokmada sabote etmek üzere tasarlanmış bir ikramla açılıyor. You Oughta Know, bir ayrılığın ardından gelen o ağırbaşlı sessizliğin aksine; susulması gerektiği halde bir türlü mühürlenemeyen o fırtınalı anın dışavurumu. Bu parçayla, terk edildikten sonra hâlâ “buradayım” demenin, hâlâ umursamanın yarattığı o saldırgan farkındalığı sunuyoruz.
Pop kültürün dayattığı o mağrur ve güçlü kadın imajını reddeden Alanis Morissette bu parçada “umurumda değilsin, sensiz çok iyiyim” yalanına sığınmaz. Aksine, yarası tazedir ve bu yarayı saklama gereği duymaz. Soğukkanlılıktan fersah fersah uzaktadır. Sözlerde, karşı tarafın hayatını izlemeye devam eden, yeni sevgiliyle kendini kıyaslayan ve “yerim dolduruldu mu?” sorusunu zihninde zehirli bir tekerleme gibi çeviren o kontrolsüz dürüstlük vardır. Hesabı kapatıp gitmez; o hesabı masanın tam ortasına sertçe çarpar.
Müzikal yapı da, bu duygusal çıplaklığı destekler. Dave Navarro’nun gitarı kelimelere çentik atarcasına devreye girer. Ritim sürekli ileri doğru akar ama bu bir kaçış ya da özgürleşme vaadi sunmaz; belki kaçınılmaz olanla yüzleşmeye zorlar. Morissette’in vokali ise dramatik bir ağlamadan ziyade, kelimelerin dişlerin arasından, geri alınamayacak hızla döküldüğü bir itiraf silsilesidir.
“And every time I scratch my nails down someone else’s back / I hope you feel it.”
(Ve ne zaman tırnaklarımı bir başkasının sırtına geçirsem… Umarım bunu hissedersin.)
Bu parça, bir amuse-bouche’un aksine damağı bir sonraki lezzete hazırlamaz; onu bozar, sarsar ve asiditesi yüksek dürüstlükle uyuşturur. Bu, içine yanlışlıkla değil, kasten bolca acı biber ve metalik bir tat karıştırılmış yakıcı bir başlangıçtır.
Şimdi, eğer damağınız bu saldırganlıkla yeterince sarsıldıysa, devam edelim…
Acı Biberli ve Soğuk Bir Sorbe
Smile, ilk duyulduğunda hafif, neredeyse umursamaz bir pop şarkısı gibi… Melodi neşeli, ritim oynak; hatta bir Sevgililer Günü çalma listesine yanlışlıkla sızabilecek kadar “zararsız” duruyor. Oysa bu parça, gecikmiş bir hesaplaşmayı anlatıyor. Anlatıcı gözyaşı dönemini geride bırakmıştır. Ondaki, karşı tarafın “nihayet” canının yandığını görmenin verdiği soğuk bir tatmin.
Lily Allen’ın intikam monoloğu hemen hemen kayıtsızdır. Öfkenin, acının, hüznün izi yoktur bağırmaz, hatta hafif gülümser. Şarkının reggae ve ska etkili ritmi, sözlerin acımasızlığını biraz olsun maskeler. Sözler ritim neşelendikçe sertleşir.
“At first when I see you cry, yeah it makes me smile.”
(İlk başta seni ağlarken gördüğümde, evet, bu beni gülümsetiyor.)
Bu cümle, ayrılık şarkılarındaki “keşke”lerden farklıdır. Pişmanlık yok, empati yok fakat mesafe oradadır. Gülümseme samimi değil, kontrollüdür. Bu da parçayı dinlerken rahatsız hissettirir ki gerçek hayatta da öyle değil midir?
Bu yüzden Smile’ı yemeği beklerken oyalanmak için önden masaya getiriyoruz. Buz gibi bir sorbe olarak. İlk yudum ferahlatır gibi hoş gelecek ama aromasında acı biber var; serinlikle boğazdan mideye doğru yolunu bulmuşken tam orada yakmaya başlayacak.
Sosu Unutulmuş, Sert Yabani Otlar
Sevgililer Günü sokaklarındaki o geçici pırıltının aksine, bu parça bizi duygusal bir “Araf”ın tam ortasına, kararsızlığın o soluk ve dilsiz duvarlarının arasına bırakıverir. With or Without You, bitmesi gereken ama bir türlü sonlandırılamayan, zamanın içinde asılı kalmış bir “arada kalma” halinin müzikal izdüşümüdür.
Parçanın merkezinde, gitmekle kalmak arasındaki o ince ve keskin telde asılı kalmış bir anlatıcı vardır. İlişki fiziksel olarak devam etse de, ruhsal temasın yerini havada asılı duran, statik bir gerilim almıştır. Müzikal yapı bu ruh halini ustalıkla inşa eder: Adam Clayton’ın tüm şarkı boyunca neredeyse hiç değişmeyen, hipnotik ve ısrarcı bas çizgisi, anlatıcının içinde hapsolduğu o düşünsel döngüyü temsil eder. The Edge’in gitarının yankılanarak uzayan sesleri ise çıkmazın mekânsızlığını pekiştirir. Bono’nun vokali, kararsızlığın verdiği o yorgunlukla başlar ve bir feryada dönüşmeden hemen önce, yine o kabullenilmiş sessizliğe döner.
“I can’t live with or without you”
(Ne seninle yaşayabiliyorum ne de sensiz)
Romantik bir bağlılık gibi duruyor değil mi? Aksine bu ayağa kalkmaya izin vermeyen bir çöküş hali… Her iki ihtimalin de aynı derecede imkânsız ve dayanılmaz olduğu bir nokta…
With or Without You’yu, masaya içindeki yeşillikleri solmaya yüz tutmuş bir salata olarak bırakıyoruz. Dışarıdan bakıldığında sağlıklı görünüyor; tıpkı dışarıdan bakıldığında yürür görünen ilişkiler kadar sağlıklı… Üstüne üstlük yağı, tuzu, limonu, yani “tesellisi” eklenmemiş bir salata… Lezzetli olmak, iştah açmak için değil, gerçeğin o çiğ tadıyla yüzleştirmek için oradadır.
Bazı ilişkiler bir patlamayla değil, sönerek ama yok olmayarak tüketerek tükenir.
Ana Yemek
Bu, Sevgililer Günü’nün o romantik kırmızı illüzyonunu atomlara ayıran, sofradaki en “kanlı” dürüstlüğe sahip ana yemek. Björn Ulvaeus’un Agnetha Fältskog’dan boşanmasından yaklaşık 18 ay sonra kaleme aldığı bu parça, bir kalp kırıklığı şarkısından çok daha fazlası…
Anlatıcı, meşhur “I don’t wanna talk” (Konuşmak istemiyorum) cümlesiyle yüzleşmeden kaçar. Biten ilişki aslında kaybedilen bir oyundur. Yaşananlar bir yas süreci olmaktan çıkmış; kazananlar ve kaybedenler arasında, bölünmüş iki uçlu bir düzene indirgenmiştir.
“The winner takes it all, the loser standing small”
(Kazanan her şeyi alır, kaybeden ise küçücük kalır)
Bu bir suçlama değil, bir “iç denetim”. Anlatıcı, geçmişteki hislerini hatalı hipotezler gibi inceler ve kurallara uymadığı için kendini sorumlu tutar. Ancak parçanın bir yerinde bu düzenin adaletsizliğine dair sitem de vardır:
“The gods may throw a dice, their minds as cold as ice”
(Tanrılar zar atabilir, zihinleri buz kadar soğuktur)
Evet! Kurallar her zaman adil değildir.
Müzikal olarak parça, başta sert ve metrik bir pop şarkısı olarak kurgulanmışken, Benny Andersson’un eklediği o meşhur inişli piyano melodisiyle romantik bir Fransız chanson havasına bürünür. Piyanonun basamak basamak aşağı süzülen melodisi, biten bir evliliğin kederli düğün çanlarının yankısı gibidir.
Bu parça, sofrada sinirleri alınmamış bir antrikot olarak yerini alıyor. Çiğnemesi ve yutması zor; ancak o “kanlı” dürüstlüğü yüzünden tabağı bitirmeden masadan kalkamazsınız. Şarkıyı seslendiren Agnetha’nın, boşandığı adamın ardından yazdığı bu sözleri gururlu ama yaralı söylemesi, ağzımızın tadını daha da buruklaştırır.
Aşk bazen karşılıklı bitmez! Bir taraf masadan her şeyi alarak kalkar…
Parıldayan Şeker Kaplı Bir İllüzyon
Masamıza son tabak olarak, Sevgililer Günü çalma listelerinin ve düğünlerin vazgeçilmezi olan o meşhur yanılsamayı servis ediyoruz. Dışarıdan bakıldığında, radyo dostu yumuşak melodisi ve klasik akor dizilimiyle, pembe gıda boyasıyla parlatılmış, pırıltılı ve kusursuz bir makaron gibi göz kamaştırıcı. Ancak bu sinsi ve yanıltıcı… Çünkü o parlak kabuğun altındaki aşk ilanı değil, bir “stalker” manifestosu!
Sting’in bizzat çirkin ve kötücül olarak tanımladığı parça; kıskançlık, takip ve sahiplenme üzerine. Sting bu parçayı ilk eşinden ayrıldığı sancılı dönemde, Ian Fleming’in James Bond romanlarını yazdığı masada kaleme almış. Parçadaki “Büyük Birader” (Big Brother) atmosferini George Orwell’in 1984 romanındaki o her şeyi izleyen, baskıcı figürü hayal ederek kurgulamış. Sözlerde anlatıcı, karşısındakini özgür bir birey olarak sevmez… Ondaki sadistçe gözetleme arzusuyla gelen mülkiyetçi bir hırstır.
“Every breath you take, every move you make… I’ll be watching you.”
(Aldığın her nefeste, attığın her adımda… Seni izliyor olacağım.)
Parça aslında enstrümanların tek tek kaydedildiği zahmetli bir inşa sürecinin ürünü. Sting, şarkının orta bölümünde, piyanoda saatlerce uğraştıktan sonra tek bir nota üzerinde ısrarla durmaya karar vermiş. Bu tek notalık ısrar, anlatıcının döngüsel takıntısının ve zihinsel hapsinin dışavurumu.
“I’ll be watching you”
Aşk, çoğu zaman tutsaklıktır.
* Eğer buraya kadar sofrayı sindirebildiyseniz, gerçek aşkın o hazmı zor dürüstlüğüne hazırsınız demektir.
Menü burada bitiyor sanılabilir. Ama ana malzeme aşksa, akla gelebilecek her türlü sayısız sofralar kurulabilir.
Ve unutmayın aşk bittikten, izi geçtikten sonra da müzik devam eder.
Bir de not: Bazı tatlar, masadan kalktıktan sonra gelir.


