Kendini keşfetmek ve ilk aşk
Patti Smith’in, ailesinin New Jersey’deki güvenli ama bir o kadar dar sınırlarını geride bırakıp New York’a doğru yola çıkışı, bir kaçıştan çok kendini keşfetme mecburiyetinin kaderle kesişimiydi. 1967’de, cebinde birkaç dolar, elinde şiir defterleri ve kafasında Rimbaud’nun satırlarıyla şehre vardığında New York hala sert, kirli ve tekinsizdi. Gelgelelim, doğru bir yol izlenirse her köşesinde fırsat ve başarı ihtimali akıyordu. İki ucu riskli bir değnekti. Smith için büyük elma, hem açlığın hem de özgürlüğün mekânına dönüştü hızlıca. Kitapçılarda geçirilen saatler, sokaklarda uyunan geceler ve hayatta kalmayı öğrenirken dilini, sesini ve duruşunu sivrileştirdiği uzun bir hayat stajı dönemi… New York, onu bir şarkıcı olmaktan önce bir figüre, bir varoluş biçimine dönüştürüyordu. İşin garibi, Smith tüm o mütevazı karakterine rağmen içten içe bunu hissediyordu. Henüz bir albümü ya da kitabı yoktu. Ancak kelimeler ritim arıyor, şiir müzikle buluşmak için şans istiyordu.
Robert Mapplethorpe’la yollarının kesişmesi, Smith’in hayatında olduğu kadar modern sanat tarihinde de belirleyici bir an oldu. İkili, 1967 yazında New York’ta, tesadüfen tanıştı. Patti Smith henüz New York’a yeni gelmiş, neredeyse parasız ve kalacak yeri olmadan sokaklarda dolaşırken, Brooklyn’de bir kitabevinde çalışmaya başlamıştı. O günlerde Mapplethorpe da sanatçı olma hayali kuruyor, ama henüz fotoğrafla özdeşleşmiş kimliğine ulaşmamıştı. İkisi de Pratt Institute çevresinde dolaşan, genç, yönsüz ama son derece kendilerine inanan kimselerdi. Smith, Just Kids’te bu ilk karşılaşmayı “birbirimizi hemen tanıdık” diyerek anlatır. Sanki aynı arayışın iki farklı yüzü gibiydiler.

Chelsea Hotel
Patti Smith’in “Just Kids” kitabında anlattığı Chelsea Hotel dönemi, gençliğin heves ve cesaretiyle sanatın iç içe geçtiği bir zaman dilimi olarak ele alınır. Chelsea, Smith ve Robert Mapplethorpe için bir otelden çok, hayatı öğrendikleri bir okula evrilir. Janis Joplin’in koridorda yankılanan sesi, Leonard Cohen’in ağır adımları, Allen Ginsberg’le kurulan dostluklar ve William Burroughs’un varlığı, Smith’in dünyasında sanatın soyut bir ideal olmaktan çıkıp gündelik bir yaşama dönüşmesini sağlar. William Burroughs’tan aldığı ilham, 9 dakikalık epik ‘Land: Horses / Land of a Thousand Dances / La Mer’de işitsel bir forma da dönüşür. Bu atmosfer, Smith’in yazdıklarını daha yüksek sesle düşünmesine, kelimelerin yalnızca kâğıt üzerinde kalmamasında büyük rol oynar. Yavaş yavaş şiir, müzikle flört etmeye başlar.
Bu yıllarda Robert Mapplethorpe ile kurduğu bağ, Smith’in hem duygusal hem sanatsal pusulası olur. Aralarındaki ilişki, iki gencin birbirini hayatta tutan inancı gibi kutsal bir bağa dönüşür. Biri düşerken diğeri ayağa kaldırır. Genellikle elini uzatıp yere düşeni kaldıran Patti Smith’tir. Smith şiire tutunur, Mapplethorpe görsel bir dil arayışını derinleştirir ve bu iki yön aynı merkezde birleşir. Chelsea’de şiir, Patti Smith’in hayatının ta kendisine dönüşür. St. Mark’s Church’te okunan dizeler, arkasına ilişen gitar sesleriyle genişler; kelimeler ritim kazanır, ses sahneye yerleşir. Chelsea Hotel’de geçen bu dönem, şiirle müziğin tek bir damarda akabileceği fikrini Smith’in zihnine geri dönüşsüz biçimde kazır ve o kazıma müzik tarihinin başına gelen en özel ilk albümlerinden birine belki de birincisine dönüşür: Horses
Tarihe geçen başlangıç
Patti Smith’in “Horses”a uzanan yaratım süreci, New York gecelerinde şiirin müzikle tanıştığı uzun performanslarla şekillenir. St. Mark’s Church’te okunan dizeler, CBGB ve çevresindeki küçük sahnelerde gitarla genişler; kelimeler ritim kazanır. Müzik, anlatının taşıyıcısına dönüşür. Smith bu şarkıları yazarken şiir geçmişi ve tutkusu sebebiyle kendini bir şair gibi konumlandırır. Albümün Jimi Hendrix’in kurduğu Electric Lady Stüdyoları’nda kaydedilmesiyse pastanın üstündeki çilek olur. Smith’in albüm öncesi dönemde ‘Hey Joe’yu yorumlayıp kaydetmiş olması, Hendrix’le kurduğu manevi bağın kaydın her anına sinmesine yol açar.

Aslında Robert Mapplethorpe ile olan ilişkisi 1971 yılında bitmişti. Ancak romantik ilişkinin bitmesi aralarındaki bağı koparmaya yetmemişti. Belki sevgili değillerdi ama birbirlerinin arkasını kolluyorlardı. Patti Smith’in “Horses” albümünün kapağındaki ikonik kare, Robert Mapplethorpe’un fotoğraf makinesinden çıkmıştı. 1975’te, Mapplethorpe’un stüdyosunda gerçekleşen çekimde Smith, beyaz gömleği ve omzuna attığı siyah ceketiyle kameranın karşısına geçerken, poz vermekten çok varlığını ortaya koymuştu. Mapplethorpe da en sade haliyle bile Patti Smith’in ne kadar parıltılı olduğunu göstermişti. Aralarındaki uzun yıllara yayılan ortaklık, bu karede sessizce hissedilir. Birbirine güvenen iki insanın samimiyeti, siyah beyazla buluşur. Ortaya çıkan fotoğraf, en az “Horses” albümü kadar ikonik bir esere dönüşür.
Zamanla “Horses”, punk müziğin Rushmore Dağı’ndaki yerini alır türü tanımlayan albümler arasında anılmaya başlar. Smith’in minimal ama coşkulu işitsel dokunuşları, cinsiyet kodlarına orta parmağını gösteren sahne duruşu ve edebi arka planı, punk’ı yalnızca hız ve gürültüyle tanımlanan bir ifade olmaktan çıkarır. Albüm, başkaldırının sadece entelektüel bir temele sahip olabileceğini göstermekle kalmaz, sonraki kuşaklara hem estetik hem de hayat duruşunu miras bırakır. Tam olarak da bu yüzden gelmiş geçmiş en özel ve en ilham veren çıkış albümüne Patti Smith’in imza attığını ve onunla aynı zaman diliminde yaşadığımız için şanslı olduğumuzu kendimize hatırlatmamız lazım.


