Kuruluş yılları: sanat hareketinden kültürevine…
Edebiyat sevdalısı Önder Kızılkaya kimseleri tanımadığı İstanbul’a gelmiş, Akademi Kitabevi’nin Şiir Ödülünü kazanarak Sunay Akın, Akın Akova ile tanışmıştı. 06-12 Mayıs 1991’de İBB tarafından düzenlenen Porsium adlı uluslararası şiir etkinliğinde genç şairlere yer verilmemesi tepkilere yol açınca, genç şairler olarak bu etkinliği protesto etmek için “Merdiven Şiir Günleri” adında alternatif bir etkinlik organize ettiler. Genç şairler bu etkinlik ve eylemlilikler sayesinde birbirleriyle daha yakın ilişkiler kurmuşlardı. Bu ilişkiler daha sonra kurulacak olan Piya’nın şekillenmesine etki ediyordu. Etkinlikler esnasında Mehmet Çetin, Nevzat Çelik ve Aydın Öztürk gibi şairlerle tanışan Önder de, Piya’nın kuruluş çalışmalarına dahil olmuştu. Mehmet bir yayınevinde çalışıyordu, siyasi bir davadan yatmış, çıkmıştı. Cağaloğlu’nda Evren Han’da toplandılar: Mehmet, Nevzat Çelik, Aydın Öztürk, Kunduz logosunu yapan güzel sanatlar öğrencisi Ahmet Salman, tarih 1991…
Burada yapılan görüşmelerden sanat hareketi diye bir oluşum vücuda gelmişti. Zaten Piya Zazaca “ortaklaşa-birlikte” anlamına geliyordu. Şehir dışı ilişkiler de vardı, tamamı solcu ama geçmişteki siyasetlerden memnuniyetsiz… Burhan Özkan formüle etmişti: “her türlü egemenlik ve eşitsizlik ilişkisinin meşruiyetini ret temelinde örgütlenebiliriz”…
Oluşum, Cağaloğlu’nda kurdukları Piya’yı 1992’de kapatıp Sanat Hareketini başlatmış, 1994’e değin bu tartışmaları sürdürmüşlerdi. Tartışmalar doygunluk noktasına gelince buradan iki kol çıktı: biri Omnia, diğeri Piya… 1994 baharında Beyoğlu Aslıhan’da bir kitapçı olarak Mehmet ile Önder Piya’yı yeniden kurarken, yaklaşık aynı zamanda Kuşadası Güzelçamlı’da aynı isimle bir de pansiyon açmışlardı.
Piya’nın kuruluşu bir yayıneviyle başlamıştı. Ortak kitaplar ve kitabı olmayan genç şairlere kitap çıkarmayı hedefliyorlardı. Ödül almıyor, ödül vermiyor, sanat eserlerini yarıştırmıyor, yazarın adını kitabın adından büyük yazmıyor, hatta baş harflerin iktidar oluşturduğu fikriyle yazar ve kitap isminin baş harflerini miniskül harflerle yazıyorlardı. Kunduz Düşleri adındaki bir projeye dahil olan şair Ahmet Telli, Seçme Şiirler’ini vermiş, destek olmak amacıyla telif istememişti.

Kolektiften hem okuyup hem hemşirelik yapan Cevriye Demir ve Elif Efe, Beyoğlu Büyükparmakkapı Sokak’ta bir yer bulduklarını haber ettiler. Aslında onların niyeti bir kafe açmaktı ama sonradan dört kat birden tutulunca proje bir kültürevine dönüşmüştü. Mekan ciddi bir tadilat istiyordu. 7 numaralı yer metruk bir Pera binasıydı ve geçmişte bir yangın atlatmıştı. Mal sahibi İngiltere’de yaşayan ama Gümüşhaneli şivesini başarıyla muhafaza eden Cemil isimli bir terziydi. 6-7 Eylül olaylarından sonra buranın sahibi olmuştu. İlerleyen dönemlerde bazen kirayı ödeyecek para olmadığında, (daha sonra bir dönem işletmecilik yapan) Gürol Yavuz aşağıdaki Oran Büfe’den kaptığı bir şişe viskiyle adamı sarhoş edip gönderiyordu. Bir alt katta Meis vardı. Burası Mis Sokak’ta canlı müzik yapılan aynı isimli yerden farklıydı.
Aslıhan’daki dükkânı devrederek hep birlikte tadilata girişmişlerdi. 5-6 aylık tadilat sonrası 1995 yılbaşında açıldığında binanın dört katına yayılmışlardı, ilk kat Kelaynak Kafe, ikinci kat müzisyenlerin kurs verdiği Atelya adlı atölye, üçüncü kat yayınevi, dördüncü kat müzik prova stüdyosuydu, adı da Sığınak. Burada prova alan üç topluluk Hüsamettin Küçük’ün kurucularından olduğu Bumerang, Kazım Koyuncu’nun kurucuları arasında yer aldığı ilk Lazca rock yapan Zuğaşi Berepe, Nesimi Aday’ın kurucularından olduğu, ilk Kürtçe rock yapan Serora Nat idi.
Yeni yerde Piya Kitaplığı daha ciddi ve profesyonel bir yayınevi olmasına karşın fabrika ayarlarından ayrılamıyor, amatörlere de yer veriyordu. Tanınmış tanınmamış epey şiir kitabı bastıktan sonra düzyazı kitaplara da başlamışlardı. Zed Yayın adında yan markaları vardı, bir de Babek etiketi altında (Avustralya’da yaşayan) Muzaffer Oruçoğlu’nun toplu eserlerini basıyorlardı. Bunlar bir nevi misyondu, yayıncılıktan para kazanmıyorlardı. Kunduz Düşleri şiir dergisi ile Mevsimlik Hayat Bilgisi Kitabı/Dergisi Ütopiya adında iki süreli yayın çıkarıyorlardı, hiyerarşi oluşmasın diye ne yayın yönetmeni ne de yazı kurulu vardı. Yatay bir ilişki modeli öncelleniyor ve karar mekanizmalarında azınlık demokrasisi esas alınıyordu.

Piya’nın birdenbire kalabalıklaşmasında Beyoğlu’nun barlar semti olmasının dışında özel bir durum vardı: insanlar eski siyasi çevreden birbirlerini tanıdıkları için de geliyorlardı buraya.
TKP Politbüro üyesi Veysi Sarısözen, Dev-Genç’in Genel Başkanı Bülent Uluer gibi…
İçlerinde 12 Eylül’den sonra savrulmuş, yeni bir hüviyet ve tutunacak yer arayanlar da az değildi. Piya giderek özgürlükçü bir platforma dönüşmeye başlamıştı. Hem sanat yapmak isteyenlerin, hem muhalif bir duruş sergileyenlerin buluştuğu yerdi. Herkes aynı siyasi görüşe ait değildi, hatta çoğu örgütsüzdü ama 1 Mayıs’lara birlikte giderlerdi. Örgüt hiyerarşisi de istemiyorlar, belli ölçüde anarşizme yakın duruyorlardı. Bu o dönem için cazip bir pozisyondu. Örneğin Ali Elver, Deniz Bayrak ve Kazım Koyuncu’nun da içinde bulunduğu bir grup müzisyen buraya anlaşamadıkları için kapanan Çağdaş Sanat Atölyesi’nden kopup gelmişti. Bu ekipte Zugaşi Berepe, Grup Dinmeyen’in bazı üyeleri de bulunuyordu. Ardından tiyatrocular, Aydın Bulut, Özer Kızıltan, Önder Çakar gibi farklı katılımlar Piya’ya hareket ve heyecan getirmişti. Nuri Bilge Ceylan, Çağan Irmak, Fatih Akın, Siya Siyabent artık buranın müdavimleri arasındaydı. Tıp Fakültesi’nden Erbil Doğan geldi, İthaki’ye Yolculuk adında bir müzik topluluğu kurmuşlardı. Eşitsizlik ilişkisini sorgulayan komünal bir buluşma alanı olmuştu Piya. İHD’de çok yakın olduğu için buradan gelenler de vardı.
Yoğun ilişkiler içinde oldukları İHD ve TİHV’den Hürriyet Şener ile Makbule Aygün de aralarına katılmıştı. ÖDP’nin kuruluş çalışmaları esnasında bazı resmi evrak işlerini burada düzenlemişler, fakslarını buradan Ufuk Uras, Hayri Kozanoğlu eliyle çekmişlerdi. Öğretim Elemanları Sendikası’nın toplantıları da buradaydı; alternatif sivil topluma açık bir mekandı Piya, herkesin rahatlıkla kullanabileceği güvenilir bir alandı. Adeta bir sivil toplum örgütü türünden işlevi vardı; mesela cumartesi annelerinin buluşmalarının ilkinde Seyhun Çelik’in afiş çalışmalarıyla lisenin önünde oturanlar onlardı. Ellerindeki dövizler onların bilgisayarından çıkmıştı. Yalnız Hasan Ocak dövizini Nilüfer Sönmez hazırlamıştı. Piya’nın tüm tasarım ve grafik işlerini Nilüfer ile Ferda Erdoğan ve Nur Ayman yapıyordu. Kitap dağıtımından Sertan Batur, Muharrem ve Şahan Sezer sorumluydu.

Doksanlarda devrimci olan kuşak Beyoğlu’nda Piya gibi bir yere daha önce tanık olmamış, böylesine dayanışma içinde bir iklimde hiç yaşamamıştı. Piya’dan sonra bazı kültür merkezleri açılmış ama hiçbiri Piya’ya benzememişti. İnsanların kitap okuduğu, filmleri izleyip tartıştığı, kolektif müzik yaptığı bir dönemin eseriydi. Yeniden politikleşmek amacıyla içeriden çıkan solcularla sonraki kuşağın buluştuğu yerdi. İki çeşit müdavimden bahsetmek mümkün: takılıp eğlenenler vardı, bir de eğlenmeye geldiği halde buraya aidiyet hissedenler, kendini içeriden görenler…
Gönüllüler Piya etkinliklerine katılma ve söz hakkına sahipti. Aynı şekilde söz konusu olan ortak ihtiyaçlar ise gönüllüler arasında statü farkı da olmazdı. Şairi, sinemacısı, fotoğrafçısı, ressamı; hepsi yeri geldiğinde eline süpürgeyi alır, tuvaleti de temizler, masaları da silerdi.
Taşıyıcı kolonlar aidiyet hissedenlerdi; birinin başına bir şey geldiğinde herkes kendisini sorumlu hissederdi. Bu insanlar ev-bark, para-pul, imkân, her şeyi paylaşılabiliyordu. Bu hayaller bir komün köyü açma fikrine kadar evrilmişti. Bunun için Pontus ahalisinden Seyhan Gemici ile İğneada’da, Gökçeada’da yer bile bakmışlardı.
(Devam edecek)
Murat Beşer


