BeatTalks: Accept

Batıkan Baksı
Okuma Süresi: 16 Dakika

“Bizi müziğe başlatan kesinlikle bir ‘Hepinize Lanet Olsun’ zihniyetiydi!”


1976’da Solingen’in fabrikalarının arasında ilk akoru basan o “hayalleri olan çocuklar”, bugün yarım asırlık bir heavy metal mirasının yaşayan muhafızları olarak karşımızda. Alman mühendisliğinin müzikteki en sert, en disiplinli ve en tutkulu karşılığı olan Accept, 25 Temmuz 2026 akşamı Stagepass organizasyonuyla İstanbul’u bir kez daha epik marşlarla sarsmaya hazırlanıyor. Bu tarihi randevu öncesinde, grubun kaptan köşkündeki değişmez isim Wolf Hoffmann ile Solingen’den dünyaya açılan 50 yıllık bir panoramayı, metal müziğin ölmeyen ruhunu ve sahnede robotlara asla devredilemeyecek olan o “insani teri” konuştuk!

Batıkan BAKSI / batikanbaksi@gmail.com

İlk olarak Beatsommelier’e hoş geldiniz diyor ve sohbetimize 50 yılın panoramasıyla başlamak istiyorum. 1976’da Solingen’de ilk akoru basıp yola çıktığınızda, 2026’da  bile dünyadaki milyonlarca insanın “Balls to the Wall” diye bağıracağını hayal etmiş miydiniz? 50 yılı nasıl özetlersiniz? Bu 50 yıl size neyi gösterdi?

Elbette bunu en çılgın rüyalarımızda bile hayal edemezdik. Aslına bakarsan Wolf olarak o günlerde bir sonraki ayı bile göremiyordum. Sadece birlikte müzik yapmaktan keyif alıyorduk ama ne kadar ileri gidebileceğimize dair bir planımız yoktu. Yani bir hayalimiz vardı; o dönem hayran olduğumuz idollerimiz vardı, çoğu Birleşik Krallık’tan çıkan gruplardı: Uriah Heep, Deep Purple, Queen, Black Sabbath, Status Quo ve daha sonra AC/DC… Sadece onlar gibi olmak istiyorduk ama bunun gerçekte ne anlama geldiği, oraya nasıl gidileceği veya o hayatın nasıl olduğu hakkında hiçbir fikrimiz yoktu. Sadece hayalleri olan çocuklardık. Kimsenin oraya nasıl ulaşılacağına dair bir haritası yoktu. İnternet öncesi dönem olduğu için pek yardım da alamıyorduk. Bilgiyi nereden bulacaktınız ki? Belki dergilerden… Bazen İngiltere’den Melody Maker falan bulurduk ama onun dışında işlerin nasıl yürüdüğüne dair pek bir şey bilmezdiniz. Tabii ki bir gün plak kaydetmenin harika olacağını biliyorduk ama bu işe nasıl girişilir? Nelere dikkat etmek gerekir? Kimsenin hiçbir şeyden haberi yoktu. Her şeyi yaparak, adım adım hata yaparak ve öğrenerek ilerledik. Geriye dönüp baktığımda zaman çok hızlı geçmiş gibi geliyor. Biri bana “50 yıl” dediğinde bu kulağa korkutucu geliyor ama gerçekten 50 yılmış gibi hissettirmiyor.

“Geçmişten geçinmek değil, bugünkü hâlimizi geçmişin üzerine inşa etmek istedik.”

Müzik tarihinde pek çok grup vokalist değişikliğinden sonra dağılırken, Accept Mark Tornillo ile adeta yeniden doğdu aslında. Bu “kimyasal uyumu” korumanın sırrı, sadece disiplin mi yoksa ortak bir müzikal açlık mı? Çünkü bilirsiniz, vokal değiştiğinde genelde grupların sound’u da otomatikman değişir, siz bunu nasıl korudunuz?

Sanırım bunu, her ne kadar hatırlamaktan hoşlanmasam da, 90’larda David Reece ile yaptığımız hatalarla bir perspektife oturtmak gerekiyor. Baş vokalisti değiştirmekle uğraşmıştık ve Accept müziğini de o zamanlar havalı olacağını düşündüğümüz bir şeye dönüştürmeye çalışmıştık ama bu feci şekilde başarısız oldu. Niyetimiz iyi olsa da, Eat the Heat albümünde bir şekilde hiçbir şey doğru dürüst gitmedi. Bu hatadan ders çıkararak dedik ki; “eğer bunu bir kez daha yapacaksak, farklı yapacağız”. Mark’a aslında bir jam session’da tesadüfen rastladık. Eski şarkılarımızdan bazılarını söylerken duyduk ve “Tanrım, bu neredeyse her zamanki gibi duyuluyor, hatta belki daha iyi” diye düşündük. Sevilmeyecek nesi vardı ki? Bunun işe yarayıp yaramayacağını biz de tam bilmiyorduk. On beş yıl önce dünyaya “Hey, yeni bir solistle geri dönüyoruz” dediğimizde herkes “Asla işe yaramayacak çünkü asla ilk günkü gibi olmaz” dedi. Biz de “E ne olmuş yani? Yine de deneyeceğiz” dedik çünkü gerçek olamayacak kadar iyi hissettiriyordu. Kaybedecek çok bir şeyimiz yoktu çünkü orijinal vokalist ilgili veya müsait değildi. Müzik yapmayı hâlâ sevdiğimiz için bu bizim tek şansımızdı. Kendi kendimize dedik ki, eğer bunu yapacaksak iki şeye dikkat edeceğiz: Birincisi, yeni sound’u Accept’in iyi olduğu şeylerin üzerine inşa edeceğiz. Tekerleği yeniden icat etmeye çalışmayacağız. Anlamlı ve -umarız- eskiler kadar iyi, hatta belki de daha iyi yeni albümler yapacağız. Geçmişten geçinmek değil, geçmişin üzerine inşa etmek istedik. Bazı gruplar “Boş ver, yeni şarkılara ihtiyacımız yok çünkü insanlar sadece eskileri istiyor” derler. Ama biz hayır dedik. Eğer bunu yapacaksak, tam güçle yapacağız. Başarısız da olsa başarılı da olsa, en azından denemiş olacaktık.

50 yılın ardından Accept artık sadece bir ‘heavy metal grubu’ değil, yaşayan ve nefes alan bir ‘Alman mühendisliği’ mirası gibi. Bir noktada grubun, içindeki bireylerden daha büyük bir varlığa, ölümsüz bir markaya dönüştüğünü hissediyor musunuz? Bu mirası yönetmek bir sanatçı için bazen yaratıcılığın önünde bir engel teşkil ediyor mu?

Vay canına, soruda çok fazla mübalağa var. Bunu hak ediyor muyum bilmiyorum ama duymak iyi hissettiriyor. Sanırım asıl sorduğun şey bunun kısıtlayıcı olup olmadığı… Hem evet, hem hayır. Bilinen bir tarzınız, mirasınız ve sesiniz olduğunda bunu korumak istersiniz. Ama bu aynı zamanda bir fırsattır çünkü çok değerlidir. İnsanların yeni bir şarkıyı duyduğunda hemen “Bu Accept gibi tınlıyor” dediği bir sese sahip olmak altın değerindedir. Tabii ki bunun farkındayız ve bunu bir kenara atmak ya da tekerleği yeniden icat etmek istemiyoruz. Eğer yaptığımız işi sevmeseydik bu tam bir baş belası olurdu. Sırf başarı istediğiniz için gizliden gizliye nefret ettiğiniz bir müziği yapıyor olsaydınız, evet, bu berbat olurdu. Ama gerçekten zevk alıyorsanız, o zaman her iki dünyanın da en iyisine sahipsiniz demektir. Sevdiğiniz şeyi yapıyorsunuz, insanlar bunu tanıyor, değer veriyor ve tepki veriyor. Bu “lüks bir sorun.” Tabii ki aniden caz şarkılarıyla dolu bir albüm ya da sadece ballad’lardan oluşan bir şey yaparak hayranları kızdırmak istemezsiniz. Her zaman sadece kendisi için çalan, kendine hizmet eden bir müzisyen olmamanız gerektiğine inandım. İzleyiciyle birlikte bir şeyler yaratmak istersiniz. Canlı performanslar da öyledir. Sahneye çıkıp ayakkabılarınıza bakarak kendi başınıza çalmazsınız. Oraya çıkar ve izleyiciyle birlikte iyi vakit geçirirsiniz.

“Şahsen, analog ve dijital arasındaki farkın çoğunlukla hayal gücünden ibaret olduğunu düşünüyorum, özellikle de bizim müziğimizde.”

70’lerin Solingen’indeki o sanayi atmosferinde, analog bantlara kaydedilen o sert tını, bugün Humanoid gibi albümlerle dijital evrene taşındı. Sizce Accept müziğinin o meşhur ‘sıcak ve paslı’ ruhu, 0 ve 1lerden oluşan bu yeni dünyada hala aynı frekansta mı tınlıyor, yoksa biz sadece o ruhun mükemmel bir simülasyonunu mu dinliyoruz?

Günün sonunda analog ve dijital sadece birer araçtır. Bu, eskiden kağıda yazıyordunuz şimdi bilgisayara yazıyorsunuz demek gibi bir şey. Yazınızın ruhu değişir mi? Hiç sanmam. O zamanlar kimse banda kayıt yaparken “sıcaklıktan” bahsetmiyordu; sadece elimizdeki teknoloji buydu. Sonra dijital geldi ve onu da işlevsel hale getirdik. Şahsen, analog ve dijital arasındaki farkın çoğunlukla hayal gücünden ibaret olduğunu düşünüyorum, özellikle de bizim müziğimizde. Belki klasik müzikte, 10 bin dolarlık lambalı amfili ve üst düzey hoparlörlü bir stereo sistemde farkı duyarsınız. Ama çoğu insan artık öyle dinlemiyor. Hatta bir keresinde Andy Sneap ile “kör test” (blind test) yapmıştık. Blood of the Nations‘ı hem plaktan hem de MP3’ten çaldık ve kaynakları değişirken biz arkamızı döndük. İkimiz de farkı kesin bir şekilde ayırt edemedik ki ikimizin de kulakları oldukça iyidir.

Türkiyedeki metal kitlesiyle aranızda garip bir çekim var. Bizim coğrafyamızın o ‘improvisational’ (doğaçlama) ve duygusal müzik kültürüyle, sizin o ‘milimetrik’ Alman disiplininiz sahnede nasıl bir çarpışma yaşıyor? İstanbulda da 2 kez sahneye çıktınız; seyircinin sizin şarkılarınızı söylerkenki ‘marş’ tutkusunda, kendi müziğinizin hiç bilmediğiniz bir yanını keşfettiğiniz oldu mu?

Türk seyircisi harika; Güney Amerika’daki ve insanların bu müzik konusunda son derece tutkulu olduğu diğer sıcak iklim ülkelerindeki izleyicilerle çok benzerler. Benim sevdiğim şey de bu. Biz daha sahneye çıkmadan havada belli bir heyecan oluyor. Bazen ABD gibi yerlerde, izleyicilerin kollarını kavuşturup “Hadi beni etkile” der gibi durduğunu hissedersiniz. Türkiye’de ise bundan eser yok. Konser başlamadan önce tezahüratlar başlıyor; bir heavy metal şovunun başlamak üzere olduğuna dair o inanılmaz enerji ve heyecan hissediliyor. Bu işimizi kolaylaştırıyor. Biz çalmaya başladık mı, herkes çılgınlar gibi havaya giriyor. Türkiye’de çalmak çok tutkulu ve çok eğlenceli.

50 yıl boyunca sahnede binlerce kez aynı soloları attınız, binlerce kez aynı şarkıları söylediniz. Zaman algınız sahnede nasıl değişiyor? 5 dakikalık bir ‘Princess of the Dawn’ performansı, sizin için bazen 50 yıllık bir ömre mi bedel, yoksa her şey göz açıp kapayıncaya kadar mı geçiyor? O heyecanınızı nasıl diri tuttunuz bu kadar süre boyunca?

Her şey izleyiciye bağlı. ‘Princess of the Dawn’ gibi bir şarkı provalarda bir sonsuzluk içinde süzülüyormuşsun gibi gelebilir çünkü çok basit ve kendini tekrar eden bir şarkı. Ama canlı çalarken sahnedeki en iyi anlardan birine dönüşüyor çünkü izleyici o şarkıyı her şeyden çok seviyor. O riff’e başladığımız an herkes heyecanlanıyor ve odadaki tüm atmosfer değişiyor. O anlar konserlerin de en iyi kısımlarıdır bence. Biz seyirciden besleniyoruz. Onlar orada olmazsa, biz bir hiçiz. Yani hayır, sahnede hiçbir zaman bir ömür gibi hissettirmiyor. Sadece provalarda öyle…

“Bizi başlatan kesinlikle bir ‘hepinize lanet olsun’ zihniyetiydi. Ama bu o kadar kademeli bir geçişti ki tam noktasını belirleyemem.”

Heavy metal bir zamanlar ‘isyancıların’ müziğiydi, şimdi ise sadık fanların ve hatta ‘koleksiyonerlerin’ müziğine dönüştü. Accept 50 yılda bu isyanın neresinden, hangi konfor alanına geçti? ‘Balls to the Wall’ bugün hala bir başkaldırı marşı mı, yoksa nostaljik bir kutlama mı?

Bu aslında daha önce kimsenin sormadığı ilginç bir soru. Bu değişimin tam olarak ne zaman gerçekleştiğini bilmiyorum ama başladığımız zamandan bu yana kesinlikle tamamen değişti. Eskiden her şey isyan etmek ve toplumun dışında olmakla ilgiliydi. Uzun saçlı olmak, ebeveynlerinin yaptıklarını yapmamak, onların sevdiklerini sevmemek… Bizi başlatan kesinlikle bir “hepinize lanet olsun” zihniyetiydi. Ama bu o kadar kademeli bir geçişti ki tam noktasını belirleyemem. Şimdi “Babamla metal konserine gidiyorum” diyen insanlar görüyorsunuz, bazen üç kuşak bir arada orada oluyorlar. O eski kuşak çatışması bitti. Ve dürüst olmak gerekirse, bunun harika olduğunu düşünüyorum. Müziğin hâlâ agresifliği ve ham gücü var ama artık gerçekten herkesi kızdırmaya çalışmıyoruz.

Kariyerinizin başında Berlin Duvarı hala ayaktaydı ve metal müziğin o duvarları yıkma gücü vardı. Bugün ‘dijital duvarların’ olduğu bir dünyada, müziğin hala bir şeyleri yıkma ya da birleştirme gücü olduğuna inanıyor musunuz?

Kesinlikle. Sadece heavy metal değil, her türlü müzik. Özellikle şimdi internet sayesinde, tamamen farklı ülkelerdeki ve kültürlerdeki milyonlarca insana ulaşabiliyorsunuz. İnsanlar tamamen farklı koşullarda yaşıyor olabilirler ama onları birleştiren şey müzik sevgisi. Bence müziğin bu anlamda şu anki gücü, eskiden olduğundan daha bile fazla olabilir.

Genç kuşak metal gruplarına baktığınızda, o cayır cayır metalci ekolünü devam ettirecek bir açlık görüyor musunuz? Yoksa Accept, kendisinden sonra gelen her şeyi yutan o devasa bir karadelik gibi kendi türünün tek örneği olarak mı kalacak? Yani demek istediğim, hâlâ sizler kadar alevli bir şekilde bu işe bağlı olan gruplar görüyor musunuz?

Açıkçası pek fazla grup görmüyorum. Kendi evrenimde yaşıyorum. Ama hâlâ dışarıda elinden gelen her şeyi veren gruplar olduğunu düşünüyorum. Manzara tamamen değişti. Müzik kaydetme, dağıtma ve tanıtma şekliniz artık bambaşka. Şimdi her şey takipçiler, Instagram, videolar ve sosyal medya ile ilgili. Ama bence genç gruplar hâlâ en az bizim o zamanlar uğraştığımız kadar çabalıyorlar. Sadece farklı araçlara ve farklı fırsatlara sahipler. İnsanlar hep eskiden mi daha zordu yoksa şimdi mi diye soruyorlar. Hayır, her zaman zordu. Değişen tek şey hedefe giden yol.

“Bir robotun kusursuz performansını izlemekle; terleyen, hata yapan, o an tepki veren gerçek bir insanı görmek farklıdır.”

Humanoid albümünde insan ve makineyi tartıştınız. Peki ya 100 yıl sonra? Sizce Accept hayranları, Wolf Hoffmann’ın bilinciyle yüklenmiş bir AI hologramının o Flying V’yi çalmasına razı olur mu? Sizin için ‘gerçek’ olan nedir; o andaki ter mi, yoksa sonsuza dek yaşayacak olan o kusursuz veri mi?

Her şey o anın teriyle ilgili. Canlı şovların olayı da budur. Bence canlı performansların hâlâ bu kadar değerli olmasının nedenlerinden biri, onları dijital olarak kopyalayamamanızdır. Bir robotun kusursuz performansını izlemekle; terleyen, hata yapan, o an tepki veren gerçek bir insanı görmek farklıdır. O öngörülemezlik, işi heyecanlı kılan şeydir. Bir düğmeye basıp her şeyin otomatik olarak gerçekleşmesi gibi bir şey değil bu. İnsanlar canlı bir şovun insani yönünü deneyimlemek istiyorlar. Zamanın başlangıcından beri insanlar canlı eğlence için bir araya geliyorlar. Eskiden gladyatör gösterileri vardı, şimdi heavy metal konserleri var. Bunu asla gerçekten ikame edebileceğinizi sanmıyorum. İnsan duygusunu değiştirmek çok zor olacak. Gerçi yapay zeka ile kim bilir? İş korkutucu bir noktaya gidiyor.

25 Temmuz 2026’da İstanbul’da gerçekleşecek konserinizde sahne önünde duracak olan 18 yaşındaki bir genç ile 60 yaşındaki Accept fanı babası yan yana olacak. Bu röportajı okuyan o babaya ve oğla, 50 yıllık bu yolculuğun sonunda ne söylemek istersiniz? Kuşakları birleştiren bu grubun en etkili mirası ne olacak sizce?

60 yaşındaki babaya teşekkür etmek isterim çünkü en başından beri oradaydı. 18 yaşındaki gence de bu yolculuğa katıldığı için teşekkür ederim. Ve her ikisine de şunu söylerim: Tadını çıkarın çünkü hiçbir şey sonsuza kadar sürmez. İnsanlar hep mirastan bahseder ama geleceğin ne getireceğini kimse bilmez. Bu yüzden anın tadını çıkarın ve her günü dolu dolu yaşayın.

Accept’in bundan sonraki hedefleri neler? 50 yılda her şey bitecek mi yoksa yeni bir dönem başlıyor mu? Yeni şarkılar duyacak mıyız mesela sizden?

Evet, kesinlikle bir noktada yeni bir albüm olacak. Ama dürüst olmam gerekirse, bu 50 yıl meselesi kafama bir rakam yerleştirdi. Bunun sonsuza kadar sürmeyeceğini düşünmeye başlıyorsunuz. Bir 50. yıl kutlaması daha olmayacağı kesin. Gerçekten kaç turne ve kaç albümünüz kaldığını merak etmeye başlıyorsunuz. Açıkçası, er ya da geç son bir turnenin gelebileceği tohumunu da ekmek istiyorum. Biliyorum her grup bu kartı oynuyor ama neden olmasın? Deep Purple yıllardır veda turnesinde. Scorpions da öyle. Bu yüzden belki de insanlara şunu söylemeye başlamalıyız: Hâlâ vaktiniz varken gelin bizi görün. Bu belki bir on yıl daha sürse bile…

2025 BeatSommelier

Yazıyı Paylaşın
Yorum Yazın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir