Doğa: Henüz dinleme fırsatı bulamamış olanlar için grubunu ve sanatını nasıl anlatırdın?
Recep: Biz prova yapmadan, her seferinde sahneye yeni müzisyenler, yeni renkler ve yeni melodiler ekleyerek o bilinçli anksiyeteyi yaşayacağımız bir sahne yaratıyoruz. Bu, bizim için hayatın ritmi gibi. Zaten hayatın akışında ne yapacağımızı bilmediğimiz, kimilerimiz için ekonomik koşullardan ötürü mesleklerimizin değiştiği veya ilgilerimize göre yönümüzün sürekli değiştiği, nereye varacağımızı kestiremediğimiz bir döngünün içindeyiz. Ben de bunu bir süre önce sahnede yaşamaya karar verdim. Birçok insan “Neden bu kadar belirsiz bir şeye girişiyorsun?”, “Önceden biraz prova alsak?”, “Bazı parçaları belirlesek?” gibi şeyler söylüyor. Ama o zaman çok kurgulanmış bir oluşuma dönüşüyor ve bir anlamı kalmıyor. Her sahne öncesi o telaşı hem benim yaşamamı hem de diğer müzisyenlerin yaşamasını istiyorum. Çünkü en sonunda herkes, tabiri caizse, içten içe bir boşalma yaşıyor; bütün duygular, endişeler, kaygılar dökülüyor. O noktada da ‘Başımıza en fazla ne gelebilir ki? Aslında her şeyi yapabilirmişiz.’ hissine varıyorsun.
Şu an İstanbul’da ve Türkiye’de önemli sahnelerde yer alıyoruz. Bu sahnelerde, çok iyi müzisyenlerle birlikte çok yeni ama yetenekli isimleri de bir araya getirip ortak bir üretim yaratmaya çalışıyoruz. Hepsi aynı hissi yaşıyor. 20 yaşındaki bir müzisyen de aynı stresi, aynı heyecanı yaşıyor; 55 yaşındaki bir müzisyen de. Herkes aynı yerde hemhal oluyor, aynı zeminde buluşuyor. Bu benim için çok kıymetli. Hem kendime hem de diğer sanatçılara bunu yaşatabildiğim için gerçekten çok mutluyum.
Ayrıntıya girmem gerekirse, Beyoğlu Caz Festivali’ndeki sahnemizde ilk kez bir vokal sanatçı ağırladık. Sözlü bir şeyler yapması için Ruken Yılmaz’ı davet etmiştik. O kadar kaygılıydı ki… Onu ikna edebilmek için günlerce telefonda konuştuk. Hatta ona, ‘Sahneden iner inmez “Ben çok keyif aldım, bir daha yapabilir miyiz?” diyeceksin’ dedim. Ve gerçekten de sahne biter bitmez ‘Ne kadar güzelmiş ya…’ dedi. Halbuki öncesinde sahneye çıkması için ikna etmeye çalıştığım biriydi.
Günün sonunda ben aslında doğaçlama disiplinini müzikal bir sanat çerçevesinde işlemeye çalışıyorum ve bunun yarattığı psikolojiyi hem kendime hem de birlikte çaldığım insanlara yaşatıyorum.

@edalingual: Bu doğaçlama sanatında bir iki durak belirlemek; özgünlüğün, özgürlüğün ve biraz o kaygıyı taşımanın yanında belki bir prova almak o sanatçıyı bir nebze daha rahatlatır mıydı? Senin icra biçiminde durak koymak bir yöntem olur mu?
Recep: Olur, zaten doğaçlanan sahneler biraz böyle ilerliyor. Ben profesyonel müzisyenliğe aslında çok yeni başladım; kendime henüz bir buçuk yıllık sektör çalışanı diyebilirim. Çünkü müzisyenliğin yanında sahneye çıkmadan hemen önce mikrofonumu ayarlıyorum, bazen menajerliği, bazen booking’i üstleniyorum, hatta bazen bozulan bir adaptörü tamir etmek için koşturuyorum. Tabii ki ekip arkadaşlarımla birlikte böyle bir yürüyüşün içindeyiz ama bu stresi yaşarken biraz da başkalarının yaşamasını istiyorum.
Bu durum zamanla söylediğin noktaya evrilebilir. Bazı duraklar verilebilir, bazı iskeletler oluşturulabilir. Bu da yaptığımız müziği kaliteleştirebilir. Nasıl bir sonuç verir bilmiyorum. Belki bir gün o yapıya da dönüşürüz ama benim başlangıcım öyle değildi. Ben müziğe sahnede başladım. Şu an bu sahneleri yapıyor olmamın temel sebebi kendimi iyi bir perküsyoncu olarak görmüyor olmamdı. Beni kimse sahnesine çağırmıyordu. “Madem kimse çağırmıyor, kendi sahnemi kendim yaparım” dedim. “Onlar beni çağırmazsa ben onları çağırırım”.
Ve bugüne kadar yaklaşık 80–90 müzisyenle sahne paylaştık, hepsi unutulmazdı. Ben kendi sahnemi yaratmış gibi hissediyorum, onlar da kendi hayatlarında farklı bir deneyim yaşamış oluyorlar.
Eğer o durakları koysaydım — ki Avrupa’da, festivallerde ya da klasik jam session’larda benzerlerini yapıyorlar— o zaman bizim yaptığımız müziğin ruhu değişebilirdi. Ben tamamen “Hiçbir şey düşünmeyin.” diyorum, girin orada ne gelirse… Zaten müzisyen sahneye o şekilde girdiğinde, tıpkı evde eline sazı alıp çalmaya başladığında yaptığı gibi, aklına ilk geleni çalar; yani özünü döker. Sahnede herkes özünü ortaya koyduğunda da bambaşka bir melez çıkıyor. Çok profesyonel bir durum değil belki, hatta biraz anti-profesyonel bile sayılabilir; ama bireysel olarak bazen böyle anlara ihtiyaç duyuluyor.


