Analog Müziğe Yer Açan Mekanlar: TaproomX

Ahmethan Vural
Okuma Süresi: 18 Dakika

Ahmethan Vural, İstanbul’da analog müziğin İstanbul’da dinleyicisiyle buluştuğu mekanların kapısını aralıyor. İlk durağımız TaproomX. Mekanı, Can Çakmakçı’dan dinliyoruz.

Beatsommelier: İlk sorum şu olsun, Can kimdir? TaproomX sorularına gireceğim ama önce sizi bir tanıyalım.

Can Çakmakçı: Ben 1983 Ankara doğumluyum. Liseye kadar Ankara’da okudum, sonra sinema okumak için Kıbrıs Doğu Akdeniz Üniversitesi’ne gittim. Sinema okuduktan sonra 2006 senesinde İstanbul’a geldim. O günden önce hep çocukluğumdan, yaşımın reşit olmadığı zamanlardan beri başlayan bir DJ’lik tutkusu… O zaman tabii her şey analog, plak. O plağın büyüsüne hemen çocuk yaşta kapılınca bir daha hiçbir zaman çıkmadı o içimden.

Beatsommelier: Ailede var mıydı?

Can Çakmakçı: Babam HiFi’a çok meraklıydı. Devamlı yeni çıkan ne varsa, hem plak hem de ilginç müzik  aletleri anlamında eve getirirdi. Fakat genelde klasik müzik dinlerdi, onun arşivini yapardı. Çocukken de hiç çekilecek şey değildi (gülüşmeler). Klasik müzikle o yüzden çok ileri yaşlarda barıştım. İşte baba HiFi meraklısıydı, oradan tabii ki bir gadget merakı girdi içime. Biraz da analog hissiyata meraklılık; analog fotoğrafçılık, analog kameralar… Sinema okumanın da o konuda baya bir faydası var analog üzerinden. Derken çocukluğumdan gelen o tutku, DJ’lik ve plak tutkusu hiç içimden gitmedi. Senelerce gelişen bir arşiv… Bir ara bir kısmını kaybettim arşivin.

Beatsommelier: Neden?

Can Çakmakçı: Çalındı (gülüşmeler)

Beatsommelier: Plakları nerede topluyordun o dönem Can? Nereden satın alıyordun?

Can Çakmakçı: O dönem Hard to Find Records vardı, onu çok kullanıyordum. O yaşlarda o kadar çok belli  markalara odaklanmıştım ki, ilginç bir şekilde bana promo’lar da geliyordu.  O dönemde sıkça DJ olarak sahne de alıyordum.

Beatsommelier: Plak mı çalıyordun?

Can Çakmakçı: Tabi, hep plak çalıyordum. Ben hemen hemen CD çalma işine hiç girmedim bile. Tabii Soulseek’te promo’lar düşmeye başladığı zaman çok çalmak istediğim şeyler ya da rip işler oluyordu. Çok  tutkulu bir durum vardı o ara. Soulseek’te birkaç grubun içerisine derinlemesine daldım.

Beatsommelier: Bir de o dönem şarkılara çok erişilemediği için aslında bir şeye eriştin mi özel hale geliyordun herhalde.

Can Çakmakçı: Evet, senin şarkın gibi oluyordu. O dönem öyle ciddi bir durum vardı. Şimdi her yerden her şeyi buluyorsun. Zaten aslında hala analog ya da plak başka bir konu  kesinlikle. Ama senin de yaklaştığın, tabii bizim de buradaki duruşumuz; o tüketime, o kolaycılığa karşı bir duruş aslında.

Beatsommelier: Bir alan açmak müziğe. Yani tüketmekten ziyade, ona bir alan açıp layığını vermek sanki. Ne tarz çalıyordun Can?

Can Çakmakçı: O zamanlar sıkça  progresif house çalıyordum. Bedrock Records, John Digweed, Sasha, onların hayranıydım tam 2000’lerin başıydı. Bugünün progresifiyle çok alakası olmayan, trance’ten progresif house’a geçiş vardı. Daha düşük BPM’ler, daha güzel arpejler…

Beatsommelier: Aslında plağın layığı biraz yüksek ses diye düşünüyorum ben kendi adıma. Özellikle house açısından, onu çaldığında şurayı gümletmesi gerekir diye düşünüyorum ve plak bunu yapıyor aslında. Ama hep böyle pes çalmak durumundayız artık. Plak çalan mekanların küçük olmasından kaynaklı aslında bu değil mi?

Can Çakmakçı: Evet aslında. Eskiden kulüplerde bunu hissediyorduk tabii. Artık plak çalan yerler daha odyofil. Bizde de mesela çok yüksek bir loudness yok, olmasına da gayret etmiyoruz zaten.

Beatsommelier: Ama ses sisteminiz çok güzel, yine geleceğim o soruya. Bütün teknik detaylarını alacağım onun.

Beatsommelier: Peki esas soruma geçiyorum. TaproomX fikri aklınıza nereden düştü? Kendi biralarınızı yaptığınız ve ayrıca plak çaldığınız bir listening bar fikrinin arka planını anlatabilir misin?

Can Çakmakçı: TaproomX’teki  her şey; yemeklerdeki yaklaşım, biraları kendimizin yapıyor oluşu, hatta biraları kendimizin nasıl yapıyor oluşu, tamamıyla artizan tarafa yüzümüzü çevirip o yaklaşımda yaptığımız bir üretim.  El yapımı, katkı maddesi olmayan, koruyucu olmayan, standardizasyondan uzak, ama kendi içerisinde güzel dinamikleri olan bir yaklaşım içerisindeyiz.

Aslında az önce söylediğim gibi, bu bir seri tüketime, kolay erişilebilirliğe, birbirini tekrarlayan renksizliklere -evet, pratik mi pratik-… Ama biz bunun durumu tamamıyla renklerinden yoksun kıldığına inanıyoruz. 

Bu sebeple  biz kendi biramızı bu bakış açısı ile  yaparken ses sistemine de aynı yerden yaklaşıyoruz. Analog müzik dünyasını ben müziğin artizan duruşu olarak görüyorum. Aslında bu tamamen bizim duruşumuzun bir parçası. Tabii ki de şahsi bir zevk. 

Beatsommelier: Aslında şunu diyebiliriz, bira ve müzikteki  tutkularınızı net olarak gerçekleştirdiğiniz bir ortak ortam yaratmak.

Can Çakmakçı: Aynen öyle. Ama tabii ki bu sadece kendi tutkunla bir şeyi sürdürmen, buna inat etmen değil. Kendi ortak vizyonumuzu bir şekilde somutlaştırmak için bulunduğumuz bir yer.

Beatsommelier: Peki mekan kafanızda şekillenirken el yapımı bira mı önce akla düştü yoksa sağlam bir ses sistemi mi? 

Can Çakmakçı: Kendi duruşumdan söz edecek olursam,  HiFi, plak, analog dünyalar, mekanik işler vesaire çok ilgimi çeken konulardı. Biranın da bu şekilde el yapımı olabileceğini öğrendiğim günden itibaren o kancayı da yutmuştum. Aslında her şey birbirini etkiledi diyebilirim o noktada.

Beatsommelier: Bira üretiminde size yol gösteren, danışmanlık aldığınız birileri oldu mu? Çünkü bira yapmak da bir şey, özellikle belli bir standardizasyonu tutturmak… Eğitim mi aldınız ya da nasıl oldu?

Can Çakmakçı: Mehmet’le tanışmadan önce, benim şahsi zevkimden gelen iyi bir hobi olarak yaklaştığım bir durumdu. Tabii oralar bol bol tadımlar, el yapımı eğitimleri, atölyeler, eğitimler gibi durumlarla o ara başlangıcın üstü, yarı profesyonel bir duruma geçirmiştim kendimi. Tabii ki sonrası artık bir ekip işi. Birayla matematiksel olarak ilgilenecek, matematiğini bilip öyle davranacak bir ekip de kurguladık tabii ki de. Bir brewmaster’ımız var Ozan adında, Bora var tüm diğer işlerimizi halleden, Ayberk var… Yani o kısımla onlar ilgileniyorlar. 

Biz daha çok artık fine tuning noktasındayız, “aromasını şöyle düşür, bunu şöyle yapabiliriz” gibi… Tabii bunu biliyor olman için de A’dan Z’ye hepsini biliyor olman lazım. Ama tabii kurulum zamanı, izinler vesaire tabii ki bir danışmanlık aldık. İşin yasal taraflarında danışmanlık aldık ama üretim tamamen kendi bilgilerimiz.

Pandemiden önce bir projeydi bu ve pandeminin başlangıcında da yeşil ışık yaktık. Biraz gözümüzü kararttık “ne olursa olsun yapıyoruz” diye. Ama tabii o belirsiz durum içerisinde, pandemide çok vaktimiz oldu. Orada da bol çeşit  bira yaptık, çok fazla deneme şansımız oldu. Biraz işin deneme-yanılma tarafı da güzel bu konuda. Ama tabii biraz da daha net bir standardizasyon yakalamaya çalışman lazım kendi içerisinde. Tabii bu bahsettiğim endüstriyel bir standardizasyon değil yani. İyi bira yapıyorsan hep belli bir çizginin üzerinde servis ediyor olman lazım. Farklı aromaların çıkmaması lazım, “benim yaptığım bira bu, bunun aroması bu, lezzeti bu” dediğin noktada bunu ikinci partide de çıkarabiliyor olman lazım.

Beatsommelier: Kısa süre önce 1. Yılınızı kutladınız. TaproomX’i ilk açarken ki bakış açınızla şu bir yılı bir değerlendirebilir misin? Şu bir senenin sende bıraktığı tat nedir?

Can Çakmakçı: Tabii ki öncelikle çok gururluyuz yani. Kısa bir zaman içerisinde Taproom’u bu bahsetmek istediğimiz vizyonun belli bir yerde buraya gelen kitle ya da buradan haberdar olan kitle tarafından çok iyi anlaşıldığını düşünüyorum. Tabii ki bu diretilen bir şeye de dönebiliyor, buranın sadece bira sattığı dönemler bazıları için yorucu da geldi. Ama bunu bizim yaklaşımımız olarak algılayan büyük bir kitlenin de çok hoşuna gitti. İçeride yaratmak istediğimiz o homojen yapıyı çok iyi oturttuk zamanla. 

Tabii bu hiç bitmeyen bir hikâye. Bunlar bugün hep bizim için iyi noktalar.  Bizde bir tabir var “grain to glass” diye. Yani tahıldan bardağa giden o yolculuk ve gerçekten tahıla bakıp “şöyle mi bira yapsak, böyle mi bira yapsak” diyip, o birayı bitirip, ondan sonra insanların burada bunları yudumlayıp keyif aldıklarını görüyor olmak müthiş bir doygunluk. Ve bunu böyle belli bir tecrübeyle de; içerideki ışıklandırmadan, yemeğinden, çalan müzikten, personelin nasıl bir yaklaşımda olduğundan, tüm homojen yapının oturduğu bir yerde bunun iyi bir tecrübeye döndüğünü görmek de güzel. Tabii ki çok zor, tahmin ettiğimizden de zor.

Bu konuda Mehmet daha yetkin işletme olarak, diğer mesleğinde de işletmeci olduğu için. Ülkenin malum durumu bizi çok zorladı. Enflasyon, maliyetler… İşin içindeyken o konuyu çok daha farklı görebiliyorsun. Hep alttan gelen, hep bastırılmaya çalışılan bir durum var. Bizim de fahiş olmak gibi bir yaklaşımımız, isteğimiz yok.

Beatsommelier: Dert aslında ulaşılabilir de olmak değil mi?

Can Çakmakçı: Kesinlikle, yani bu niş durum bu kadar pahalı ve belli bir kitleye ait olmamalı. Lambalı amfi koyuyoruz dışarıya, niye herkes faydalanmasın? Yoksa evinde lambalı amfi olan onlarca kişi var. Ama biz buraya bir lambalı amfi koyup bu ortam içerisinde… Orada da Ahmet sağ olsun, Ahmet Ağaoğlu. Bize öncü oldu o konuda… Derken bu konular bizi çok tatmin etti. Fakat aşağıdan gelen o rezistans, enflasyon rezistansı çok yorucu oldu. Ona direnmeye çalışmak çok yorucu.

Beatsommelier: Bir de daha çiçeği burnunda bir mekân. Hem de böyle enflasyonist bir dünyanın içinde… Elinize sağlık ama kendi adıma.

Can Çakmakçı: Becermeye çalışıyoruz en azından (gülerek). Yani işletme kısmı gerçekten delilik, bugünlerde bunu yapıyor olmak.

Beatsommelier: Asmalı Mecit’i niye seçtiniz? Başka alternatifler var mıydı?

Can Çakmakçı: Vardı tabii ki alternatiflerimiz, ama aklımızda dönen yerler buralardı; Pera, Asmalı Mescit… Çünkü burada bir mekanın hafızası var; o sanallıktan, yapaylıktan, zorlamadan çok uzak yerler buralar. O mekanın hafızası da -böyle çok romantik geliyor olabilir ama sahiden inanılası bir şey- bizi çok itti her zaman, bize çok büyük bir katalizör oldu. Buranın eskiden olduğu yer, bu coğrafyanın neresi olduğu, bir sırtımızı okşadı burası.

Beatsommelier: Ufak politik bir soru sorayım, yani politik değil de… 2010’dan öncesini biliyoruz, Asmalı Mescit dünyanın en güzel yerlerinden bir tanesiydi bence. Yani ben 2008’de İstanbul’a geldim, geldiğim gibi buradaydım ve harikaydı, mis gibiydi. Bitti sonra tabii, Gezi Parkı olayları vesaire… Sonuna nokta konuldu.

Can Çakmakçı: Fakat orada herkesin atladığı bir konu var. Ben de o ara hep gece hayatındaydım; yine çalıyordum, DJ’lik hayatım hep buradaydı, ben de burada geçiriyordum tüm vaktimi. Her şey buradaydı zaten. Ama artık iş içinden çıkılamayacak bir yere de dönmüştü. Oray Eğin’in bir yazısı var, geçenlerde yazdığı. Orada bahsediyor aslında, Asmalı Mescit’ten bahsediyor. O kadar güzel değinmiş ki bu konuya… Yani madalyonun öbür tarafına da bakmak lazım. Biraz Asmalı Mescit’in sonunu getiren de bu aşırı doyumsuz işletmeler ve burayı vıcık vıcık hale getiren bir kitle de oldu. Yani en son yürünemiyordu, edilemiyordu, kimse yüzüne bakmıyordu “zaten geliyor herkes” diye, kötü servisler başlamıştı… O kitleye o prim verilmeyip bir şekilde kendine geliyor olması bence iyi oldu. Yani “oh iyi oldu” demeyeyim tabii ki de, zaten sonu gelecekti bunun. Kendi kuyruğunu yiyen bir yılana dönüşmüştü Asmalı Mescit maalesef. 

Bir de buralar hiçbir zaman o centrifikasyona uğramadı. Yani Asmalı Mescit’te, Pera’da hiçbir zaman bir Gratis açılmadı. Karaköy’ün başına gelen şey buraya gelmedi, bugün Moda’nın başına gelmeye başlayan şey buraya uğramadı. Çünkü buranın çok kuvvetli, aşırı kuvvetli bir hafızası var. Yani DNA’sı kuvvetli bir coğrafya burası. Biz de buna öncü olmak, yani bir iddiamız olduğundan de değil ama… 

Beatsommelier: Fakat  yeni yavaş Asmalımescit dünyasında  bir  mekan olarak bulunmak…

Can Çakmakçı: Evet, bunun olabileceğine inandık ve biz bunu yapınca insanlar da “evet bak oluyormuş” diye baktı. Böyle dolaylı bir şekilde bir öncülük yapıldı. Yoksa bu iddialardan hiç hoşlanmıyoruz, Mehmet de ben de. Bir de burası sonuçta her türlü Beyoğlu; kültürel manada, siyasi manada mızrağının ucu olan bir yer. Vitrin burası bir noktada. Her zaman için her şeyin en uçlarının da olduğu, en iyisinin de olduğu yerler hep buralardı. Her zaman böyleydi. Yani bu çok uzun zamandan olan bir konu, Cumhuriyet öncesinde de böyleydi. Yine böyle, ama tabii ki her şey gibi inişleri çıkışları olan bir muhit.

Beatsommelier: Peki sonraki bir yıl için, yani 2024 sonu ve 2025 ile ilgili aklınızda neler var?

Can Çakmakçı: Bir; normal konseptimizin etrafında bunu geliştirmek istiyoruz ve ulaşılabilirliğe daha fazla sahip çıkmak istiyoruz. Dağıtımımızı kuvvetlendireceğiz. Yapabilirsek -yapmak istiyoruz- Taproom’ları çoğaltmak istiyoruz. Aklımızda olan, yapmak istediğimiz farklı projeler de var, bir müzik festivali gibi. Yani bahsettiğim, agresif bir büyüme hali gibi değil, yayılmacılık gibi de değil ama geliştirmek istiyoruz.

Beatsommelier: Listening bar özelinde Yurtdışından aldığınız örnekler var mı?

Can Çakmakçı: Tabii ki, bu bizim bir gün rüyamıza giren bir fikir değil. Japan Kissa durumları, Tokyo’daki dünyalar bizi hep çok etkiledi. Londra’daki Brilliant Corners çok güzeldir, Paris’te Banbino vardır… Buralar hep en başta yapmak istediğimiz konsepte bir kerteriz vermişti bize.

Beatsommelier: Peki biraz müzik tarafına geçeyim. Şimdi burada hem mutfağınız var, hem biralarınız var, hem de çok güzel müzik dönüyor. Bu üçünü eşleştirdiğiniz düzlem nasıl? Yani yemeklere ve biraya göre mi bir müzik seçimi var, yoksa müzik seçimindeki detaylar neler?

Can Çakmakçı: Aslında sıradanlık ve güncellikten uzak her tarza kapımız açık burada. Janr olarak şudur, budur diyebilmek biraz faşistçe geliyor bana. O yüzden öyle yaklaşmasam da aslında biz ve bizim gibi insanlar, (Ahmethan’a) sen, Hünkar, Murat abi insanlar bu biralarını ve bu yemeklerini yerken nasıl müzik dinlemek isterler, nasıl bir ortamda bunları tecrübe etmek isterler diye bir duruşumuz. Aslında tabii ki her şey bir şeyin yansıması burada. Bizim biralarımızın, yemeklerimizin yansıması genelde şu an duyduğumuz içeride de çalan müzikler.

Beatsommelier: Mantıklı. Yani bir de “bira müziği” diye bir şey var, aslında biraz da ondan sordum…

Can Çakmakçı: O çok basmakalıp, bira müziği hep böyle saykedelik rock’lar, eski cayır cayır blues’lar yani… Şu hayatta benim toksik bulduğum iki tane kelime var. Bir tanesi “lazım”, bir tanesi de “gerekli”. Yani bunlar hep öğrenilmiş ve dayatılan fikirlerle aklımıza edinen şeyler ve bunlar… Neden gerekli? Neden lazım? Kime göre, neye göre lazım? Kimse de bilmeden bunları böyle konuşuyor. O yüzden bunları hep insanların girişimine, öncülüklerine, kendilerini geliştirmeye dair bir engel olarak görüyorum ben.

Beatsommelier: Ki hem yemekte, hem müzikte aslında biraz şöyledir diye düşünüyorum; dip dalgayı yakalaman gerekiyor ve o hep değişkendir. Yani belli formüller her zaman tutmayabilir, öyle bir düzlem yok. Dolayısıyla o dip dalgayı yakalayabilmen için de önyargılardan hep uzak olman, biraz kendini dönüştürebiliyor olman ya da insanlara bir şey sunuyor olabilmen lazım ki zaten Taproom öyle bir mekan, kendini böyle bir yerde konumlamış bir mekan.

Beatsommelier: Sistem olarak ne kullanıyorsunuz? Çünkü çok güzel sisteminiz var; lambalı bir amfi, çok güzel hoparlörler…

Can Çakmakçı: Bizde  plak ağırlıklı bir sistem var tabii ki. Turntable olarak 1210 MK5 kullanıyoruz, iğne olarak ise Concord MK2 kullanıyoruz.  Mixer’imizi çok seviyoruz, MasterSounds’un Radius Four Mixer’ini kullanıyoruz.

Speaker’larda ise Technics SB-E100 horn speaker’larımız var. Mid ve high frekanslarda çok iyi bir alet. Hatta bu dükkana dair aldığımız ilk demirbaşlar o speaker’lardı, bulunca hemen almıştık. 

Elipson’dan destekleyici ayrı speaker’larımız var, modeli Planet L.

Amfilerimiz ise Technics’in monoblok kullandığımız A900 power amfileri var. Onlar biraz horlanıyor Technics’e dair. Bir gün birisiyle iddiaya girmiştik, kör dinleme yaptık. Çok iyi bir Japon amfi de dinlemiştik, ismini hatırlamadığım. Hiç öyle dağlar kadar bir fark çıkmadı, hatta bazı kişiler A900’e daha iyiydi dedi.

Beatsommelier: Bayağı da fiyat farkı vardır herhalde?

Can Çakmakçı: Uçuk bir fiyat farkı var. Yani A900’ler de şimdi kıymet görmeye başladığı için, eskiden HiFi dünyasında horlandı niyeyse. İşte öğrenilmiş… O yüzden şimdi kıymete binince fiyatlar fırlamaya başladı ya da biz buraya koyunca fiyatlar fırlamaya başladı, bilmiyorum (gülerek). Bir de şey var bizde, Shindo Labs’in Pavillon Rouge iki tane. Onları da Ahmet sağ olsun bize burada teslim etti, Ahmet Ağaoğlu. Lambalıları monoblok kullanıyoruz.

2025 BeatSommelier

Yazıyı Paylaşın
Yorum Yazın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir