“Gerçek ustalık, gerektiği yerde gerekeni yapmaktır…”
Perdesiz gitarın imkanlarını geleneksel sınırların ötesine taşıyarak kendi özgün müzikal dilini inşa eden Cenk Erdoğan ile kendi sesini bulma yolculuğunu, kompozisyonlarındaki estetik bariyerleri ve her şeyin hızla tükendiği bir çağda sahici insan dokunuşunun neden tek sığınak olduğunu masaya yatırıyoruz.
Batıkan BAKSI / batikanbaksi@gmail.com
Notaların arasına sızan o mikrotonal boşluklar, bazen kelimelerin asla yetişemeyeceği en derin hikayeleri fısıldar. Cenk Erdoğan, perdesiz gitarın sınırları zorlayan ancak bir o kadar da içe dönük tabiatını, bu toprağın makamsal kökleriyle harmanlayarak evrensel bir sese dönüştürmeyi başaran nadir müzisyenlerden. Usta isim Erkan Oğur‘un açtığı o büyük yoldan ilerleyerek zamanla kendi benzersiz tuşesini, ifadesini ve tavrını inşa eden Erdoğan, kariyeri boyunca estetik pusulasından hiç sapmadı. Müzik tüketiminin saniyelere hapsolduğu, algoritmaların her yanı sardığı bir dönemde; sabretmeye, köklere dönmeye ve tellerin titreşimindeki o kusurlu ama gerçek “insan” dokunuşuna dair Cenk Erdoğan ile ufuk açıcı bir sohbete oturduk.
Antonio Forcione ile geçtiğimiz Kasım ayında çıkardığınız Storytellers albümünden yola çıkarak başlamak istiyorum sohbetimize. 2001 yılında İstanbul’da Antonio Forcione’nin ustalık sınıfına katıldığınız o ilk günden, 2025’te Storytellers albümüne uzanan 20 küsür yıllık bir süreç var. İki gitarın birbirini beklediği bu uzun süre, iki tarafın müziğinin demlenmesine nasıl bir katkı sağladı sizce?
Dediğiniz gibi bu projenin hayali 21 sene önce kurulmuştu. Ben İngiltere vizesini alamadığım için dolayısıyla hayaller suya düştü ve ben İngiltere yerine askere gitmek zorunda kaldım. Tabii ki herkes hayatına devam etti, ben de önümdeki şansları değerlendirip kendi ülkemde müzik üretmeye devam ettim. O dönem aldığım redden sonra İngiltere’ye hiç giremedim. Ta ki sevgili Margarita bana e-mail atıp Antonio’yla çalıp çalmayacağımı sorana kadar. Bu dönem içerisinde tabii ki Antonio’nun müziğini takip ettim ki benim müziğim zaten başlamamıştı bile. Daha yeni mezun olmuş, ne yapacağını bilmeyen şaşkın bir gitaristim. Antonio ile aramızda 20 yaş var. Çok ciddi tecrübesi olan, öğretmeyi seven ve hâlâ üreten birisi. Onunla geçirdiğimiz her konser büyük bir haz olmakla beraber aynı zamanda bir okul gibi. Ben, kendi insanını anlayan bestecilerin daha kalıcı şeyler üretebileceklerini görüyorum. Antonio da onlardan bir tanesi. Benim de şiar edindiğim şey, kendi toprağının müziğini algılayıp, sindirip, oradan yepyeni bir ifadeyle müziği ilerletmek. Geçen süreçte birlikte bir müzik üretemedik ama kendi müziklerimiz üzerine çok ciddi felsefi yatırımlar yaptığımızı görebiliyorum.

Albümde Forcione’nin Akdenizli, özgür akustik yaklaşımı ile sizin perdesiz gitardaki makamsal melankoliniz var. Sofya’daki o ortak noktada, iki farklı coğrafyanın kökleri kayıt odasında nasıl bir kimyasal reaksiyona girdi? Nasıl bir etkileşim yarattı sizce bu kayıt?
Stüdyo kaydı çok farklı bir konu. Düşünsenize, belli bir saat aralığında hayat boyu dinlenecek bir kaydı canlandırmaya çalışıyorsunuz. En basit örnekle MFÖ’nün ‘Güllerin İçinden’ kaydı, yapıldığı günden bugüne kadar tüm jenerasyonu etkilemiş bir eser. O an o stüdyoda yaşanan hisler parçanın içerisinde hâlâ yaşıyor. Caz müzisyenlerinin ise durumu biraz farklı. Biz Antonio’yla albümden önce herhangi bir prova yapmadık. Hatta ben başka bir şehirden gelirken ciddi bir fırtınaya yakalandığım için uçağım 16 saat rötar yedi ve kaydın bir gününü kaçırdım. Ertesi gün Sofya’ya ulaştığımda öğlen ikiydi. Havalimanından direkt stüdyoya gidip parçaları prova yapmaya başladık. Birkaç kez parçaları prova ettikten sonra ısınıp hemen kayda girdik ve aslında sizin albümde dinlediğiniz take’ler genelde ilk kayıtlardan ibaret. Antonio müziğini yazmaktan hoşlanmıyor, ince ince anlatmaktan hoşlanıyor. Ben ise tüm detayına kadar yazmaktan hoşlanıyorum. Dolayısıyla dinlediğiniz albüm tamamıyla ilk duyuşlar üzerine kaydedilmiş bir albümdür.
İki farklı kültürün anlatıcısı olarak aynı masaya oturduğunuzda, kelimeler olmadan eşit ve ortak bir dil kurmak ne kadar vaktinizi aldı? Evet neredeyse çeyrek asır öncesinden tanışıyordunuz ama iş ortak bir ses çıkarmak olunca, kimyanın uyuşması biraz sürmüş olsa gerek.
Bu tarz buluşmalarda mutlaka ki kimyalar tuttuğu için ortak dili kurmak düşünüldüğü kadar zor değil. Sonuçta ikimizin de ciddi bir sahne ve kayıt tecrübesi var. Daha ilk andan itibaren hemen bestelerdeki paylaşımları yapıp enerjimizi odaklayıp kayda başladık. Ama tabii ki en önemli şey, ortak hedefimizin hikâye anlatmak olmasıydı.
“Sözsüz müzikte bence müziği yazan kişi kendi deneyimleriyle alakalı bir şey aktarıyor ve her dinleyici kendi deneyimleri kadar bunu anlıyor. Zaten işin büyüsü de orada…”

Storytellers albümü ilk çıktığında “hikaye anlatıcılığının zirvesi” yorumlarına denk gelmiştim. Üstelik hiçbir notanın aceleye getirilmediği, virtüözitenin sabırla dizginlendiği bir iş. Sözsüz bir hikaye anlatırken, dinleyicinin anladığıyla sizin anlattığınızın örtüştüğünden nasıl emin oluyorsunuz?
Eğer böyle yorumlar yapılıyorsa ne mutlu bize. Hedefimize biraz da olsa ulaşmışız demektir. Bence insanlar virtüöziteyi yanlış algılıyorlar. Bizim ülkemizde hızlı çalana virtüöz deniyor. Ama gerçek ustalık, gerektiği yerde gerekeni yapmaktır. Tabii ki notalar aceleye getirilmemeli. Her notanın bir anlamı olmalı, kas hafızasına bırakılmamalı müzik. Sözsüz müzikte bence müziği yazan kişi kendi deneyimleriyle alakalı bir şey aktarıyor ve her dinleyici kendi deneyimleri kadar bunu anlıyor. Zaten işin büyüsü de orada. Herkesin ihtiyacı olanı o müziğin içinden alması. Dolayısıyla ben bir kuşu anlatıyorsam, karşımdakinin kuşu anlamasını beklememek işin sırrı olsa gerek.
Perdesiz gitar, fiziki olarak sınırları (perdeleri) yıkan bir alet. Donanımsal olarak bu kadar özgür olmak, beste yaparken zihinsel sınırlarınızı nasıl etkiliyor? Sınır, sizin için bir engel mi yoksa aşmak için aradığınız bir motivasyon mu? Yani demek istediğim, sınırsızlığın içinde sınırlara takılıyor musunuz zaman zaman?
Perdesiz gitarda müzik yazmak tabii ki kolay değil. Sebebi ise birden fazla ses bastığımızda o seslerin entonasyonlarının doğru olup olmaması. Bir melodi yazarken perdeli gitarda çalabildiğim bir pozisyon, perdesiz gitarda çok zorlayıcı bir hâle gelebiliyor ve o noktada melodiden mi feragat edelim, yoksa yukarıda bastığımız armoniden mi feragat edelim diye kendi içinde bir savaş vermeye başlıyorsun. Zaten bildiğiniz gibi genelde besteciler dar ve sıkışık zamanlarda hayatlarının en önemli müziklerini yazarlar. Bu, onları sıkıntıdan çıkaran bir kapı aslında. Yani sizin tabirinizle sınıra geldik, dayandık; dikenli telleri nasıl aşacağız? Bir perdesiz gitarist olarak o tellere çok denk geliyorum. Onu aşmak da beni gerçekten geliştiren ve iyileştiren bir hâl oluyor. Bu daralmayı seviyorum 🙂
“Canlı performanslarda bir sürü hata yapılabilir ama kayıt ortamında artık teknolojinin yardımıyla bu hataları temizlemek mümkün. Sonuçta bir albüm kaydı hatalarıyla birlikte güzel…”

Yakın zamanda perdesiz elektrik gitara başlamış biri olarak merak ediyorum; perdesiz bir enstrümanda doğru sesi bulmak milimetrik bir mesele. Müzikal kariyerinizde canlı bir performansta veya kayıtta bir “hata”yı ya da beklenmedik bir detoneyi alıp kompozisyonun kalbine yerleştirdiğiniz, o anki kusuru kutsadığınız anlar oldu mu? Bu hataların müziğinizi bambaşka bir yere alıp götürdüğünü düşünüyor musunuz?
Tabii ki canlı performanslarda bir sürü hatalar yapılabilir ama kayıt ortamında artık teknolojinin yardımıyla bu hataları temizlemek mümkün. Sonuçta bir albüm kaydı hatalarıyla birlikte güzel. Eğer ki dinleyiciyi müzikten koparacak bir hata ise onu temizlemeyi tercih ederim. Ama sahne her zaman er meydanı. Orada yapmış olduğun hatalar, seni izleyen insanlarla tatlı bir bakışmaya sebep olabiliyor 🙂
Perdesiz gitar çalmaya başlayan herkes ilk başta Erkan Oğur’u kendisine pusula belirler malum. Peki siz Erkan Oğur’un perdesiz gitar mirasından yola çıkıp bu enstrüman ile kendi müzikal yolunuzu çizerken o devasa gölgeden sıyrılma süreciniz nasıl şekillendi? “Kendi sesinizi bulmak” teknik bir arayıştan ziyade ruhsal bir sınırları aşma arzusu muydu?
Dünyada birçok enstrümanın farklı teknikleri olan ve stiller geliştiren icracısı var. Klasik gitar deyince yüzlerce, flamenko deyince binlerce, piyano deyince belki on binlerce usta ve usta dokunuşu var. Perdesiz gitarda tabii ki bir tane ustamız var. Dolayısıyla hepimiz onun açtığı yoldan yürümeye başlıyoruz. Bu benim için de böyle oldu. Ancak bir gün geldi ki “ben bu cümleyi Erkan Oğur gibi çalmak istemiyorum, kendimden bir şey katmak istiyorum” dediğim bir kaydı hatırlıyorum. Ve o günden sonra aslında denemeye cesaret edemediğim, perdesiz gitarda tek gitar performansı yapmak için orijinal müzikler yazma sürecine girdim. Bu süreçte beni kendi sesimi bulmam için oradan oraya vurdu. Kariyerimin en doğru kararını verdiğimi düşünüyorum. Bu nedir diyecek olursanız; ustaya saygımızı yitirmeden, ışık tuttuğu yolda giderken kendi hikâyelerimizi biriktirmek ve onlardan yeni tavırlar yaratmak.
Ülkemiz de dahil olmak üzere dünya genelinde mikrotonal sesler duyulduğunda oryantalist damgası yemek çok karşılaşılan bir durum. Müziğinizi global arenaya taşırken o klasik ve tehlikeli “oryantalist” tuzaklara düşmemek, müziği turistik bir Doğu-Batı sentezine kurban etmemek için kullandığınız özel bir filtreniz var mı?
Aslında var, o da “empati”. Açacak olursam, biz bu topraklarda makamları çok derinlemesine duyabiliyoruz ancak bir Avrupalıdan aynısını beklemek çok mantıksız. Hayatında hiç koma duymamış birisine, saba makamından keyif almıyor diye kızamayız. Dolayısıyla onların anlayacağı kadarını onlara vermek ve alıştırmak, bu şekilde yavaş yavaş sevdirmek bence en doğru yöntem.
“Önemli olan müziğin stiline göre personanı benimseyip, sanatta tek bariyer olan ‘estetik’ kavramını önüne alıp o işi yapmaktır…”

Türkiye’de caz ve deneysel üretim yapmak başlı başına bir sınır mücadelesi bildiğiniz gibi. Popüler kültür projelerindeki (film/dizi müzikleri) hız ile kendi saf müziğinizin kalıcılığı ve sükuneti arasında köprüyü nasıl kuruyorsunuz? Ve ana akım projelerdeki başarılarınızın sizin avangard / deneysel tarafınızı gölgelediğiniz izlenimine kapılıyor musunuz hiç?
Bu benim için hiçbir zaman zor olmadı. Sebebi ise her türlü müziği kendi alanında değerlendirmemdir. Eğer bir pop starla çalışacaksam, getirdiği şarkıyı iyi ya da kötü diye değerlendiriyorum. Bu şarkı benim standartlarıma hiç uymuyor diyerek yaklaşırsam, o zaman dünyadaki farklı müziklerden beslenmek çok zorlaşıyor. Ben kompozisyon eğitimi aldım. Dolayısıyla bir pop şarkısı da yazabilirim, film müziği de besteleyebilirim, bir big band’e aranjman da yazabilirim. Önemli olan müziğin stiline göre personanı benimseyip, sanatta tek bariyer olan “estetik” kavramını önüne alıp o işi yapmaktır. Dolayısıyla da diğer stillerde yaptığım işlerin kendi albümlerime her zaman zarardan çok faydası olmuştur. Bana hep yeni perspektifler açmıştır.
90’ların sonundan, Bilgi Üniversitesi yıllarından bugüne baktığınızda, 2026’nın dinleyicisinin enstrümantal müziği tüketme reflekslerinde ne gibi kırılmalar görüyorsunuz? Dinleyici artık “beklemeyi”, o notanın demlenmesini dinlemeyi biliyor mu, yoksa onlarla kurduğunuz bağ da hızlandı mı?
Artık maalesef her şey çok hızlı. Durup dinlemeye, anlamaya, sindirmeye kimsenin vakti kalmadı. Aslında var, var da o vakti sosyal medya çalıyor bizden. “Biz eskiden…” ile başlayan cümleler kurmak istemiyorum ama şu an her şeyin son sürat değersizleştirildiği bir çağda yaşıyoruz. Maalesef ki geriye döneceğimize dair pek bir umudum da yok.
“Gün gelecek, gerçekten iki teli bir arada çalan insan gördüğümüzde gözlerimiz yaşaracak ve gerçek zanaatkârlar ve sanatçılar o zaman çok kıymetli olacak…”
Algoritmaların ve yapay zekanın müziği yeniden tanımladığı bir geleceğe doğru gidiyoruz. Kusurlu insan dokunuşunun, o duygu dolu “tuşenin” ve köklerin bu yeni dünyadaki yeri sizce neresi olacak?
Bir şeyi düzeltmek isterim. Yapay zekânın müziği yeniden tanımladığı falan yok. O sadece kendisinden önce emek emek üretilmiş müzikleri kopyalayarak ve bunu çok hızlı yaparak göz boyuyor. Bu konu çok uzun ve üzerine düşündüğüm bir konu. Şöyle özetleyecek olursam; gözümüzle gördüğümüze bile inanamadığımız bir döneme geldik ve hâliyle kulağımızla duyduğumuzu da anlamıyoruz. Gün gelecek, gerçekten iki teli bir arada çalan insan gördüğümüzde gözlerimiz yaşaracak ve gerçek zanaatkârlar ve sanatçılar o zaman çok kıymetli olacak.
Bundan sonraki süreçte sınırsızlığın içerisinde nereye ilerlemeyi düşünüyorsunuz? Cenk Erdoğan’ın müziği nerelere evrilecek?
Evrilir mi, devrilir mi bilemiyorum ama üretmekten vazgeçmeyeceğim kesin 🙂


