Öncü: Massive Attack

Ant Arın Şermet
Okuma Süresi: 13 Dakika

Trip Hop’un dünyadaki en önemli temsilcilerinden biri bugünkü konuğumuz. Ant Arın Şermet, İstanbul konserleri öncesinde Massive Attack’a ve kariyerlerine, tarihi işaretleri de göz önünde bulundurarak bir bakış atıyor.

Çok klişeleşmiş bir kalıp vardır; bir takımdan fazlası, bir şehirden fazlası, bir yemekten fazlası diye ortadaki sıfat değişir. Massive Attack için bu “bir x’ten fazlası” kalıbını bir gruptan fazlası olarak kullanmamız gerekli sanki. Çünkü hem müziği alıp taşıdıkları yer, hem çok yönlülükleri, hem de -ve belki de- en önemli özellikleri olan haksızlığa karşı susmayıp tüm güçleriyle zor durumdakinin yanında olmaları onları çok ayrı bir noktaya taşıyor. Kazandıkları saygının sadece müzikleriyle kısıtlı kalmadığını gösteriyor.

Peki, Massive Attack’ın 1991’den günümüze ve çok büyük ihtimalle sonraki kuşaklara da dokunacak mirasının temelleri nasıl atıldı? Lafa oradan başlamak için önce Bristol’e gitmemiz lazım ki sonrasına dair daha net bir görüntüye sahip olalım.

Thatcher Dönemi Bristol’ün İsyanı

Bir tek Massive Attack için değil trip-hop gibi zamansız bir müziğin de doğduğu yer Bristol. Şehir yapısına bakacak olursak mavi yakalıların çoğunluğu oluşturduğu, emekçi şehri demek yanlış olmaz. Kuzeyinde yer alan Birmingham, Liverpool ve Manchester gibi yerleri düşündüğümüzde bazen tembellikle itham edilseler de şehrin en önemli gelir kaynağı hizmet sektörü. Şehrin etnik yapısını ele aldığımızdaysa, 2. Dünya Savaşı sonrasında Karayipler’den İngiltere’ye göçen ciddi bir Karayipli nüfusu var.

1979’un 4 Mayıs’ında İngiltere’de kontrolü başbakan olarak ele geçiren Margaret Thatcher’ın çağ dışı olmak için bile fazla çağ dışı politikalarından nasibini alan ilk şehirlerden biri Bristol olmuştu. 1980’in Nisan ayında Bristol şehri, ırkçılık, işsizlik, gelir eşitsizliği kaynaklı ekonomik zorluklara tahammül edemeyip kelimenin tam anlamıyla şehri ateşe verdi. Bütün şehre yayılan isyan sonucunda 130 kişi tutuklanırken İngiltere hükümeti yaşananları, ufak tefek problemler olarak tanımlamayı tercih etmişti. Bristol’de yaşayan Karayip kökenli bir İngiltere vatandaşı öfkelerinin sebebini BBC mikrofonuna şöyle açıklamıştı;

“Dün başlayan isyanın neden patlak verdiğini merak mı ediyorsunuz? Polisler gelip bizlerin her gün vakit geçirdiği Black & White Coffee’ye gelip orantısız güç kullanıp bizleri öldürmeye çalıştığı için patladık. Yıllardır bizden nefret ettiklerini biliyoruz ama bunu sakin karşılayamazdık. Aklınıza gelebilecek her şeyle kendimizi korumak için onlara saldırdık.”

Bristol halkının verdiği bu tepki Thatcher’a kadar ulaşmış, şehirdeki polis gücünün daha da arttırmaya belki de cesaret edememişti. Çünkü 1981 itibarıyla şehirde yaşanan tahribat giderilmiş, farklı disiplinlerden birçok sanatçının ortaya çıkmasını sağlayacak olanaklar doğmuştu. Şehre kısa sürede tiyatro mekanları yapılmış, birçok konser mekanı elden geçirilip etkinlik yapmaya hazır hale çevirmişti. Karayip kökenli İngilizlerle birlikte yaşamanın getirisi olan çok seslilik ve kültürlülük de burada devreye girmişti. Punk fırtınası gelip geçmiş, pop müzik istedikleri donanımı sunmamış, rock ve metal müzikteki -mış gibi yapma haliyse onlarda bir karşılık bulamamıştı. Evet, dans ve disko müziklerinin bir karşılığı yok değildi. Ancak bir yere kadardı. Bu sebeple önceden duyulmayan bazı seslere, türlere ihtiyaç vardı.

O sıralarda henüz 10’lu yaşlarının sonlarında genç çocuklar olan Robert Del Naja, Grant Marshall ve Adrian Thaws yaşananları yakından takip ediyorlardı. Önce kendi müzik ve dünya görüşlerini oturtuyor sonrasında birbirlerinden besleniyorlardı. Böylelikle ortaya The Wild Bunch çıktı. İlerleyen yıllarda Massive Attack olarak karşımıza çıkacak isimler haricinde Nellee Hooper, Claude Williams, Milo Johnson ve Massive Attack’ı Massive Attack yapan zekalardan Mushroom lakaplı Andrew Vowles da vardı. The Wild Bunch, 1985 ile dağıldıkları 1989 arasında Bristol’ün müziği olarak tanımlanmaktaydı.

Trip-hop’un temelini oluşturan beat ve sample kullanımında dönemlerinin çok önünde olmaları bir yana 20’li yaşlarında olmalarına rağmen fazlasıyla karizmatik bir duruşları vardı. Bu da etki alanlarını genişletti. Gelgelelim Robert Del Naja, Grant Marshall ve Andrew Vowles yeni yolculuğa çıkmayı kafaya koymuştu. Grubun adından da anlayabileceğimiz gibi devasa bir saldırıya hazırdılar. Bu sadece bir grubun doğuşu değil, 90’lar müziğinin en nev-i şahsına münhasır türlerinden trip-hop’ı da doğuracaktı.

Bristol’den yeni bir ses yükseliyor

İngiltere’deki müzik sahnesinden bahsederken 1990’lara kadar The Wild Bunch dışında hiçbir grubun ya da müzisyenin adını geçirmek mümkün değil. Müzikle anılan bir şehir diyemezdik Bristol için. Ki The Wild Bunch örneğini ele alacak olursak etki alanlarının şehirle kısıtlı kaldığı da ayrı bir durum. Böyle bir noktada çok farklı sosyolojik ve etnik kökene sahip ailelerden gelen dört kişinin dünyaya etki edecek bir türün doğuşunu sağlamaları çok Hollywoodvari bir senaryo. Ama gerçek de bu.

İlk albümlerini hazırlamadan önce birkaç şarkı yapan ekibin kırılma noktası tabii ki “Blue Lines” oldu. Elektronik müzik temelinin üstüne eklenen hip hop, reggae ve 1970’ler soul klasikleri birleşince ilgi çekici olması zaten garantiydi. Ancak bu müzikal elementleri bir araya alıp harika nakaratlar ve ‘catchy’ tabirinin sözlük karşılığı olan ritimler eklenince Blue Lines, çıktığı gibi bomba etkisi yarattı. Massive Attack üyelerinin yakın arkadaşı olan Jonny Dollar’ın prodüktör olduğu albümün kayıtlarını alan isimse birkaç yıl içinde trip-hop’ın bayrak figürlerinden birine dönüşecekti. Peki, kimden bahsediyorum? Portishead’den Geoff Barrow! Barrow’un albümün kayıtlarını alırken Portishead’le ilgili kafasındaki fikri netleştirdiğini söylesek yanlış olmaz. ‘Unfinished Sympathy’ ve ‘Safe From Harm’ gibi klasikleri tekli olarak sunan Massive Attack dünyadaki saygın tüm eleştirmenlerden tam puan aldı. Robert Del Naja, “Noel tatili ve 1990 Dünya Kupası Finalleri haricinde tek bir gün bile ara vermeden bu albüme çalıştık” derken ne kadar iyi kazılmış bir iş olduğunu da fark ettirmiş oluyordu. Albümün lirik gücüyse grup elemanlarının Bristol’de genç yaşta yaşadıkları deneyimlerin ve çok kültürlülüğün ürünüydü. Ayrıca albümün çıktığı ve büyüdüğü dönemde meydana gelen Körfez Savaşı sebebiyle isimlerindeki ‘Attack’ kelimesini çıkarmışlar ve savaş bitene kadar Massive olarak anılmışlardır…

Blue Lines’ın başarısı sadece Massive Attack için değil İngiltere’de, özellikle Bristol’de müzik yapan herkes için bir baskı yarattı. Büyük plak şirketleri de yetenek avcılarını buralara gönderip ‘yeni Massive Attack’ı aramaya koyuldu. Bu sırada Portishead, “Dummy”i biz dünyalıların açık yaralarına boca ederken Massive Attack ikinci stüdyo albümü için stüdyodaki çalışmalarını tamamlamıştı. İlk albümün aksine bu albümde gruba prodüktör koltuğunda eşlik eden isim rüştünü ispat etmeye başlamış Nellee Hooper’dı. 26 Eylül 1994’te doğan “Protection”, Massive Attack’ın, nereden başlayıp nereye doğru ilerlemek istediğinin işitsel cevabıydı.

Trip-hop tarihinde daha güçlü albümlerden bahsetmek mümkün. Massive Attack külliyatında bile daha güçlüsünü duyabiliriz. Ancak Protection kadar, çiğ olduğu kadar donanımlı bir albümü dinlemek dönemi için devrimsel bir işti. Jonathan Glazer’la grubun yolunun kesişmesi de bu albümdeki kliplere uzanırken aynı zamanda ilk büyük ayrılık da bu dönemde yaşandı. Adrian Thaws ya da mahlasıyla Tricky, bu albümle birlikte ceketini alıp çıkarken yolu Massive Attack’la 2016’da tekrar kesişecekti… Bu ayrılığın arkasındaki nedenlerin başında Tricky’nin yaratıcılığına grupta yer açılmaması ve onu sıradan bir elemen gibi konumlamaları gösterilse de bu ayrılık biz müzikseverler için iyi bir gelişmeydi. Çünkü Tricky’nin birbirinden harika albümlerini bu sayede tanıma şansı bulduk.

Protection’ı Massive Attack için bu kadar önemli kılan şarkılara gelecek olursak en başa ‘Karmacoma’yı eklemek lazım. Çoğu Massive Attack dinleyicisinin grupla tanıştığı şarkının nakaratı, Bristol’ün Karayipli nüfusuna selam göndermekten geri durmazken albüme ismini veren şarkıdaki Tracey Thorn vokalleri eşsiz bir işitsel ziyafet sunuyor… Rolling Stone’un doksanlardaki önemli yazarlarından Paul Evans, “Havalı, seksi, dub, club ve soul’u kusursuz bir üslupla tek potada eritiyor ve zarafetini hip hop ritimlerine dayandırıyor” diye tanımlamıştı albümü. Albümden sadece birkaç ay sonra DJ Mad Professor, Protection’ın remixleri olan “No Protection”ı çıkartmıştı. Ek olarak da “Ölmeden Önce Dinlemeniz Gereken 1001 Albüm” kitabında yer alan iki Massive Attack albümünden biri Protection. Diğeriyse tahmin etmenin hiç de güç olmadığı Mezzanine.

Başyapıt üretmenin bedelleri

Mezzanine çıkmadan önce gruptaki gerginlik dozu fazlasıyla artmıştı. Başarı geliyor, albümler çok satıyor, birçok önemli festivalde ve mekanda dolu konserler veriyorlardı. Ancak üretim kısmındaki anlaşmazlıklar yolun sonunun yaklaştığının habercisiydi… 1997 yılında çalışmalarına başlanan albümde Robert Del Naja kontrolün sahibiydi. David Bowie, Snoop Dogg gibi isimlerle çalışmış prodüktör Neil Davidge’le kontrolü paylaşıyordu. Lakin Mushroom bundan rahatsızdı. Grubun en karanlık albümü olmasının yanı sıra post-punk ve endüstriyel tınılar da albümün dokusuna işlemişti. Mushroom memnun olmasa da Mezzanine 4 milyon satmış ve grubun bir sonraki büyük adımı olmuştu. Horace Andy ve Cocteau Twins’den Elisabeth Fraser’ın vokalleri üstlendiği albüm, kapağından sound’una klostrofobik bir başyapıttı. ‘Angel’, ‘Teardrop’, ‘Risingson’ gibi grubun dinleyicisi olmayan insanların bile aşina olduğu şarkılara ev sahipliği yapmıştı. Ayrıca bizimle ilgili de tatlı bir detayı var Mezzanine’in. ‘Inertia Creeps’in girişinde duyduğunuz ritmi nereden anımsadığınızı hatırlıyor musunuz?

Hatırlamadıysanız seve seve yardımcı olalım. Çiftetelli. Bildiğiniz düğünlerdeki çiftetelli. Del Naja, 1997’de İstanbul’da bir partiye katılmış dönüşünde de İzmir’e giderken yolda bulduğu bir benzinlikten sadece benzin almamıştı. Benzinliğin içindeki markete giren Del Naja, satılan CD’leri incelemiş ve çiftetellinin de olduğu bir toplama albüm almıştı. Yolun geri kalanında o CD’yi dinledikten sonra Bristol’e döndüğünde ‘Inertia Creeps’ ortaya çıkmıştı…

Gelgelelim memnuniyetsizliği Mushroom’u artık grupta yer almaya tahammül edemeyecek hale getirmişti. Albümün satışındaki anormal başarı sonrası büyük bir turne açıklayan Massive Attack, Mushroom’un turne sonunda gruptan ayrılacağını da açıklamıştı. Basit bir ego çatışması gibi duran bu karar aslında grubun değişen müziğiyle de anlaşılabilir. Massive Attack, Mezzanine’i üretip hem kendi kariyerlerinin hem de çoğu kişiye göre trip-hop külliyatının en iyi albümün yapıp irtifa kaybetmesine neden olacak temel bir ayrılık yaşamıştı. Mezzanine o kadar büyük bir albümdü ki trip-hop türünün de sonu olmuştu. Herkes, bu türde üretilen albümlerde Mezzanine’i beklemiş ama öyle bir şey çıkmamıştı.

2001’e geldiğimizde Del Naja ile gruba devam eden Grant Marshall kişisel problemlerini gerekçe göstererek Massive Attack’a ara verdi. Robert Del Naja durmaktansa 2003 yılında yeni bir Massive Attack albümü çıkardı. Sinead O’Connor, Horace Andy ve Damon Albarn gibi isimlerin katkı verdiği albüm, grubun külliyatındaki en ayrıksı ve bir yere dahil etmesi zor iş olarak görülmekte… Grant Marshall, albümün turnesi esnasında dönse de bir türlü ilk zamanlardaki çağ değiştiren ahengi göremedik Massive Attack’ta. 2010’da gayet iyi bir albüm olan “Heligoland” grubun hayranlarını heyecanlandırsa da olumlu olduğu kadar olumsuz eleştiriler de gelmişti.

Bir gruptan daha fazlası

Massive Attack, Bristol’deki ilk ayaklanmaların ortaya çıktığı Nisan 1980’de edindiği politik duruşu ve netliğiyle en az müziği kadar etkileyici bir grup oldu. Filistin’in yanında olduğunu açıklayan ilk grup da onlardı Trump’a karşı en sert eleştirileri yapan da… İngiltere’nin tarih boyunca yaptıklarının hesabını sormaktan çekinmeyen de. Ki hiç sesine çıkarmayıp sadece müziğine odaklansa da büyük bir mirasları olacaktı birçok dönemdaşı gibi. Ama Massive Attack, kariyerinin daha ilk günlerinde Körfez Savaşı’na denk geldiği için adındaki Attack’ı kaldıracak kadar duyarlı bir grup. O yüzden onlara bir gruptan daha fazlası demek tam hakkını veremesek de lafa bir yerden başlamış oluruz. 6 yıl sonra İstanbul’da bir kez daha izleme durumuna gelecek olursak heyecan ve hayranlığı kelimelere dökmek gün geçtikçe zorlaşıyor. Sahnede başardıklarını sahne dışına taşımaktan geri durmadılar. Ortaya çıkardıkları trip-hop’un sonraki nesillerin yaratıcılığına etkisi sayesinde günümüzde hala onlarca, belki de yüzlerce grubu etkilemeye devam ediyorlar. Onları 23 Temmuz’da İstanbul’da izleyecek olmaksa pastanın üstündeki çilek olacak…

Beatsommelier’de Massive Attack:

Blue Lines: 2016, reissued, 1 LP, Virgin

2025 BeatSommelier

Etiketler:
Yazıyı Paylaşın
Yorum Yazın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir