İyi ki Doğdun Cem Baba: 81. Yaşın Gölgesinde Bir 90’Lar Muhasebesi

Batıkan Baksı
Okuma Süresi: 13 Dakika

1990’lı yılların başı, Türkiye için sadece bir takvim değişikliği değil kültürel bir fay hattının da kırılmasıydı. Özel televizyonların mantar gibi türediği, “pop bombardımanı” adı verilen o renkli ama bir o kadar da sığ dalganın her yeri sardığı bu dönem, 70’lerin vakur, ideolojik ve derinlikli babaları için bu yeni dönem de tam bir sınav kağıdı gibiydi. Bir yanda Barış Manço’nun rock müzikten uzaklaşan ancak yeni döneminde çocuklara ve dünyaya açılan bilge kimliği, diğer yanda Erkin Koray’ın kendi kabuğundaki mistik yalnızlığı… Ancak bu değişim rüzgarının tam ortasında, fırtınanın en sert estiği noktada bir isim vardı ki, onun sınavı sadece müzikal değil aynı zamanda vicdaniydi. O isim Cem Karaca’ydı.

1987 yılında bir uçak merdiveninden inerek topraklarına kavuşan bu dev adam, döndüğünde bıraktığı Türkiye’yi bulamadığı gibi Türkiye de karşısında eski Cem Karaca’yı bulacağından emin değildi. Türkiye’ye dönüşü hakkında çıkan spekülasyonlarla başlayan “döneklik” suçlamaları, eski dostlarının sırt çevirmesi ve siyasi kutuplaşmanın gölgesinde başlayan bu dönem, Karaca’nın sanatının olgun, içten ve hak kavramına en sıkı sarıldığı evreydi aslında. O, popüler kültürün hızla yozlaştığı, imajın içeriğin önüne geçtiği o 90’lı yıllarda hiçbir zaman davasından dönmemiş; mücadelesini sadece kürsülerden değil, sokağın tam ortasından, tamirci çıraklarının nasırlı ellerinden, kahya Yahya’ların bitmeyen mesailerinden ve yoksulun sofrasından yürütmeye devam etti. Onun 90’lar serüveni aslında düzenle bir uzlaşma değil, rock müziğin sert tınısı ve Anadolu’nun kadim bilgeliğiyle harmanlanmış devasa bir yüzleşme hikayesiydi. Cem Karaca, eğer yaşasaydı 5 Nisan itibarıyla 81 yaşına basacaktı. Bu bahaneyle gelin, onun 90’larına kısa bir bakış atalım. 

Gurbetin sesi: Die Kanaken ve “Yarım Porsiyon Aydınlık”ın gölgesi

Cem Karaca’nın 90’lara evrilen yolculuğunu anlamak için 1980’lerin başında Almanya’daki o buzul atmosferine, yani 1984 tarihli “Die Kanaken” albümüne bakmak şart elbette. Bu albüm, Karaca’nın sadece kendi gurbetini değil, Avrupa’nın göbeğinde “gastarbeiter” (konuk işçi) olarak hor görülen, dilleri ve kültürleri arasına sıkışmış binlerce insanın öfkesini anlatır. Karaca’nın Almanca sözlerle seslendiği bu eser, onun evrensel bir hak arayıcısı olduğunun altını çizerken; aslında içten içe Türkiye’ye, o sıcak iklime ve halkına duyduğu derin özlemi bastırma çabasıydı. Ancak 1987’de Türkiye’ye döndüğünde bu hasret, yerini tuhaf bir yüzleşmeye bırakmıştı. Dönüşünün hemen ardından yayınladığı “Merhaba Gençler ve Her Zaman Genç Kalanlar” albümü, aslında 90’lara giden yolun taşlarını döşeyen o meşhur sitem albümüydü. Cem Karaca, burada sadece gurbeti değil, kendisini döneklikle suçlayan eski dostlarını ve o dönemin steril aydınlarını da hedef alıyordu. Özellikle Die Kanaken’deki ‘Beim Kaffee’ şarkısına yazdığı yeni sözlerle Türkçe’ye çevirdiği ‘Yarım Porsiyon Aydınlık’ şarkısı, Türk müzik tarihinin en sert eleştiri metinlerinden biriydi. Lahmacun üstüne viski içen, halktan kopuk ama halk adına ahkam kesen o sahte entelijensiyaya karşı mikrofonunu bir kılıç gibi kullanmıştı bu şarkıda. Keza ‘Hep Kahır’ şarkısında, gurbetteki o bitmek bilmeyen melankoliyi ve vatanına duyduğu sarsılmaz aidiyeti iliklerimize kadar hissettiriyordu. Bu şarkılar da Karaca’nın yalnızca politik bir figür değil, ruhu zedelenmiş bir sürgün olduğunu kanıtlar nitelikteydi. Bu kırgınlıkların ardından 1990 yılında çıkardığı “Yiyin Efendiler” albümündeki ‘Oh Be’ şarkısı, tüm bu kara bulutların dağıldığı, “vatanımdayım ve buradayım” dediği o büyük nefes alışın adıydı.

Yüksek kiralar, güncellenmiş Tamirci Çırağı’nı yaptırırsa!

1990 yılına gelindiğinde Cem Karaca, Türkiye’ye döneli üç yıl olmuştu ancak beklediği o büyük kucaklaşmayı hâlâ görememişti. Üzerindeki “dönek” etiketi sektörel kapıların yüzüne kapanmasına neden oluyor, plak şirketleri ve organizatörler risk almaktan kaçınıyordu. O dönem yakın dostu Cahit Berkay ile zaten beraber müzik yapıyorlardı ve yolları bu sefer de ikisinin en sıkışık olduğu noktada birleşmişti. Kiralarını ödemek için bir yol arayan Cahit Berkay, Kuşadası Altın Güvercin Müzik Yarışması’na katılmak için Cem Karaca’nın 1990 yılında çıkan “Yiyin Efendiler” albümünün açılış şarkısı ‘Kahya Yahya’nın müziğini hazırlamış, bir akşam evde verdiği rakı davetinde fikrini Cem Karaca’ya sunmuştu. Karaca, alkolün de etkisiyle sözleri yazmış ve ortaya güncellenmiş bir Tamirci Çırağı çıkarmıştı adeta. Ancak bir sorun vardı ki Cem Karaca, bu yarışmaya katılmak istemiyordu. Cahit Berkay da “iyi o zaman, madem öyle yarışmaya ben katılır, şarkıyı da ben söylerim” diye rest çekince Cem Karaca, bunu kabul etmemiş ve Cahit Berkay ile birlikte Kuşadası’nda gerçekleşen geleneksel yarışmaya katılarak birinciliği göğüslemişti. Tamirci Çırağı’nın 90’lar ruhuyla yeniden vücut bulmuş hâli olan ‘Kahya Yahya’, Karaca’nın her zaman savunduğu halkın emekçi insanının 90’lar Türkiye’sindeki izdüşümüydü. Zaten o dönem verdiği konserlerde de Kahya Yahya’yı “geçenlerde bizim tamirci çırağına rastladım, büyümüş bir diskoteğin önünde kahyalığa başlamış, adını sordum Yahya’ymış adı” diye anons ederek başlatıyordu.

Muhteşem üçlü: Cem Karaca, Cahit Berkay ve Uğur Dikmen’li “Nerde Kalmıştık?”

90’lı yıllar boyunca Cem Karaca’nın müzikal yolculuğunu bir gemiye benzetecek olursak, bu geminin rotasını çizen ve motorunu çalıştıran iki devasa figür vardı: Cahit Berkay ve Uğur Dikmen. Bu birliktelik, sadece eski dostların bir araya gelmesi değil; Anadolu’nun kadim tınısıyla, Batı’nın modern, yer yer dijital ve progresif dünyasının kusursuz bir çarpışmasıydı. Uğur Dikmen, Cem Karaca’nın 90’lardaki sound’unu güncelleyen isimdi. 70’lerde özellikle ‘Tamirci Çırağı’ parçasında ya da “Yoksulluk Kader Olamaz” albümündeki progresif klavyeleriyle şov yapan Dikmen, klavye hakimiyeti ve düzenleme yeteneğiyle, Karaca’nın o devasa bariton sesini, 90’ların değişen müzik piyasasında asla eğreti durmayacak bir zemine oturttu. Cahit Berkay ise bu modern yapının içine Anadolu’nun tozunu, toprağını ve meşhur çalış biçimini kattı. 1992 tarihli “Nerde Kalmıştık?” albümü, bu üçlü mekanizmanın nasıl bir hit makinesine dönüşebileceğinin de kanıtıydı. Bu albümdeki ‘Raptiye Rap Rap’ şarkısı, sadece bir şarkı değil bir müzik mühendisliğiydi. Uğur Dikmen’in o dönem için oldukça cesur olan synthesizer kullanımları ve ritmik yapısı, Cem Karaca’nın siyasi hicviyle birleşince ortaya hem dans ettiren hem de düşündüren bir eser çıkmıştı. Öte yandan 2000’lerde Türkiye’nin Barış Akarsu aracılığıyla hatırladığı, albümün duygusal manifestosu olan ‘Islak Islak’ parçası da tam da Cem Karaca’nın “nerede kalmıştık?” sorusuna cevap niteliğindeydi.

Cem Karaca;Raptiye ve Efendime Söyleyeyim ile ekranların bilgesi oluyordu!

Türkiye’nin özel televizyonculukla tanıştığı, vahşi batıyı andıran o kaotik 90’lar atmosferinde Cem Karaca önce Raptiye, daha sonra 1998 yılında Efendime Söyleyeyim programlarıyla evlere konuk olmaya başlamıştı. Karaca’nın ekran performansı, dönemin parıltılı ama içi boş şov programlarına rakip olmuştu. O; kült gözlükleri, meşhur şapkası ve her kelimesini tartarak konuşan o bariton sesiyle izleyiciye bambaşka bir pencere açıyor, haksızlıklara hukuksuzluklara da elindeki raptiyeyi batırıyordu. Aynı dönemde yaptığı televizyon programlarıyla dünyaya yayılan Barış Manço ile olan ayrışmaları şuydu: Manço, 7’den 77’e ile daha kucaklayıcı, didaktik, devlet sanatçısı ağırlığını taşıyan ve dünyayı gezen bilge bir öğretmen figürü sunuyordu. O, toplumu birleştiren ve ortak paydaları bulup onları nasihatlerle süsleyerek sunar, bir tür toplumsal rehberlik yapardı. Cem Karaca ise televizyonda bile o “aykırı abi” ruhundan taviz vermiyordu. Karaca’nın programları daha entelektüel, sorgulayıcı, yer yer düzenle kavga eden ve kafalara raptiye gibi batan sorularla izleyicisini konfor alanından çıkaran bir yapıdaydı.

Moğollar yeniden doğarken vokalde neden Cem Karaca yoktu?

1992 yılı, Türkçe Rock için milat yıllardan birisiydi. Leman dergisinden Kaan Ertem’in başlattığı o tarihi imza kampanyasıyla, Anadolu Pop’un efsanevi çınarı Moğollar küllerinden yeniden doğuyordu. İnsanların aklına gelen sorulardan biri de şuydu: Cem Karaca, Moğollar’da yer alacak mıydı? Ne de olsa 70’lerdeki o fırtınalı birliktelikleri, Türk müzik tarihinin en ikonik dönemlerinden biriydi ancak beklenen olmamıştı. Bunun birkaç sebebi vardı ve bunlar sadece müzikal değil, aynı zamanda dönemsel tercihlerdi. Cem Karaca, o yıllarda Uğur Dikmen ve Cahit Berkay ile yakaladığı o modern, yer yer dijital altyapılı solo yolculuğuna çoktan ısınmıştı. Moğollar ise daha saf, daha akustik ve grubun kolektif ruhuna dayalı bir başlangıç yapmak istiyordu. Karaca, bir grubun parçası olmaktan ziyade, artık kendi orkestrasını yöneten, kendi hikayesini solo bir dev olarak anlatan bir noktadaydı. Fakat bu ayrı yollarda yürüme hâli, aralarında bir kırgınlık olduğu anlamına da gelmiyordu. Aksine Cem Karaca, Moğollar’ın yeniden kuruluşunu en çok destekleyenlerden biriydi. Vokal koltuğuna oturmasa da manevi desteği her zaman grubun üzerindeydi. Karaca’nın solo kariyerindeki yükselişi ile Moğollar’ın yeniden doğuşu, aslında 90’larda Anadolu Rock’ın iki koldan birden saldırıya geçmesi demekti.

Ağır Roman ve Resimdeki Gözyaşları’nın rönesansı!

1990’ların sonu yaklaşırken, Türkiye’nin kültürel iklimi bir kez daha değişiyordu. Pop müziğin o pembe bulutları dağılıyor, rock müzik iyiden iyiye ana akıma yerleşiyor; daha karanlık, daha kentsel ve yeraltına yakın hikayeler gün yüzüne çıkıyordu. İşte tam bu atmosferde 1997 yılında vizyona çıkan “Ağır Roman” filmi bir bomba gibi sinemalara düştü. Metin Kaçan’ın romanından uyarlanan film, Türk sinemasında bir devrim yaparken Cem Karaca’nın sesini de daha önce ona hiç ulaşmamış bir kitleye, “90’lar sonu gençliğine” taşıdı. Gençlerin sokaklarda “yeyiyeyiya” diye gezmeye başlamasına sebep olan şeyse, Cem Karaca’nın Apaşlar ile kaydettiği 1968 tarihli klasiği ‘Resimdeki Gözyaşları’nın film için daha “rock” olarak düzenlenmiş versiyonuydu. O güne dek Cem Karaca’yı sadece babalarının dinlediği o eski rockçı olarak bilen, barlarda İngilizce rock dinleyen üniversiteli gençler, bu şarkıdaki o derin keder ve isyanla sarsıldılar. 1994’te çıkan “Cemaz-ül Evvel” toplama albümüyle zaten geçmişine bir selam çakmıştı Karaca ama Ağır Roman ile geleceğini de garanti altına almıştı. Artık o sadece eski tüfeklerin değil, tişörtünde Kurt Cobain taşıyan gençlerin de “Cem Baba”sıydı.

Sinema ve son perde: Kazak Abdal’dan Bindik Bir Alamete’ye…

Cem Karaca’nın 90’lardaki sanatsal iştahı sadece müzikle sınırlı kalmamıştı. O, bir hikaye anlatıcısı olarak beyazperdenin o devasa gücünü de yanına almıştı. Zaten tiyatrocu bir aileden geliyordu ve oyunculuk kanında vardı. 1999 yılında çekilen ve 2000’de vizyona giren Gani Müjde imzalı “Kahpe Bizans” filmindeki ufak Kazak Abdal rolü, Karaca’nın sadece bir rock yıldızı değil, aynı zamanda bir halk ozanı olduğunun kanıtıydı. Filmdeki dervişvari, hiciv dolu duruşu, aslında gerçek hayattaki o her şeyi görmüş geçirmiş, her türlü lince göğüs germiş bilge hâlinin de bir yansımasıydı. Ve tarihler 1999’u gösterdiğinde Cem Karaca, son stüdyo albümü olan “Bindik Bir Alamete” ile dinleyicilerin karşısına çıkmıştı. Albümün kadrosu yıldızlar geçidiydi: Cahit Berkay, Ahmet Güvenç, Engin Yörükoğlu ve Uğur Dikmen ile bir dreamband yaratmıştı Cem Karaca. Elbette böyle bir kadroyla yine en iyi bildiğini yapmaktan vazgeçmemişti. Bir devrin kapanış raporunu çıkarmış, bir bilgenin topluma bıraktığı son uyarı metnini bırakmıştı Karaca. Şehirli insanın yalnızlığını, yozlaşan toplumsal değerleri ve yaklaşan milenyumun o belirsiz ruhunu o meşhur alamet metaforuyla anlatmıştı. Şarkının etkisi o kadar büyük olmuştu ki 2004’teki vefatının ardından bile toplumsal hafızada yerini korumuştu. Özellikle “Maskeli Beşler” filminin soundtrack’inde bu şarkının kullanılması bir tesadüften çok daha fazlasıydı.

Cem Karaca’nın 90’lı yılları, birilerinin iddia ettiği gibi bir teslimiyet dönemi değil, bir tahkimat dönemiydi. O, 70’lerdeki müzikal militan tavrını, 90’larda hayatın her alanına yayılan bir adalet arayışına ve kültürel bir bilgeliğe dönüştürdü. İşçinin, emekçinin ve haksızlığa uğrayanın yanında durmaktan asla geri atmadı; bunu yaparken sokağın o yeni, renkli ama tekinsiz dilini de kullandı. Onu “döneklik”le suçlayanlar, onun sadece bir ideolojiye değil insana, toprağına ve müziğine aşık olduğuna pek anlayamamışlardı. 90’lar sona ererken Cem Karaca, ardında sadece unutulmaz şarkılar bırakmamış, bir sanatçının en zor şartlarda, en ağır linçlerin altında bile nasıl bildiği gibi yaşayacağını da göstermişti. O, bindiği alameti her zaman doğru bildiği yöne, halkın kalbinin tam ortasına sürmüştü.

2025 BeatSommelier

Yazıyı Paylaşın
Yorum Yazın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir