Sartre’a göre İnsan, özgürlük hapishanesine mahkûm edilmiştir ve tüm hayatını seçimlerle sürdürmek zorundadır. Bilincimizin bize hatıramızı sunduğu not kâğıdına açıp yıllar sonra baktığımızda ise hatırladığımız ilk anılar yaptığımız ilk seçimlere gitmektedir. Her şey bizler için bir seçimden ibaretken, biz seçim yapmamayı seçebilir miyiz gerçekten?

Trainspotting, hayatın bize seçimler yapmaya zorladığı bu düzen içinde farklıyı denemekten yorulan yolunu kaybetmiş bir arkadaş grubundaki seçimini kendi yolunu çizmek için kullanmaya çalışan bir Renton’ın karar verdiği büyük bir tercihin kesitindeyken bizleri karşılıyor. Bu kesit içinde de elbette her kilit anı dolduran anlam yüklü şarkılarla bizi filmin içine her dakika daha çok çekip final sahnesinin ardından bize derin bir nefes çektiriyor.
Müzik ve Anlam: Trainspotting Soundtrack’inin Filmdeki Rolü

O kadar hızlı başlıyor ki her şey, soluk soluğa kalacağımız Iggy Pop gözlerimizi açarken Lust For Life diye haykırmaya başlıyor. Yaşamak için bir arzu arayan iki gencin kaçışına daha da fazla adrenalin yüklemeyi başarıyor. Iggy Pop, “Sadece modern bir adam” olduğunu söylerken bize aslında, tıpkı Renton gibi tüm bu uyum deliliği içindeki bir uyumsuz olduğunu anlamamız çok zor olmuyor daha filmin açılış sekansında.
Şarkının sesi yavaş yavaş kısılırken hedonist tavırlarla yaşayan bu arkadaş grubunun birbirlerine bile ne kadar uyumsuz olduğu daha ilk sahnelerden gözükmeye başlıyor ve toplum konuşmaya başlıyor. Renton artık Carmen operasının açılış aryası Habanera çalarken yeni bir hayatın niyetine düşüyor.
Renton’ın Dönüşüm Yolculuğu: Bağımlılıktan Arınmaya

Bu mazoşizm cehenneminden bir çıkış bileti için varını yoğunu vermeye hazırdır. Bunların arasında maalesef “İskoçya’nın en kötü tuvaletinde”, dünyanın en berrak sularından biriymiş gibi yüzmek de dahil. Brain Eno, Renton’a öyle senkronize bir uyumda gider ki, kendisinin aslında ne kadar dibe battığını biz bile birkaç saniyeliğine unuturuz.
Renton kayıtsızlık içinde yaşayan arkadaşlarının eğlence görünümlü kaotik maceraları içinde sürüklenirken, kendini arındırma savaşı da sürer. Bu savaşın belki de en zor cephelerinden birine gelmiştir sıra. Bazı seksüel dürtüleri bu kez alkol ve uyuşturucu dışında hissettiği bir an içinde gece kulübüne gittiğinde çiftler dışında ayrışan ve aslında kendini vitrin etmeye zorunlu kalan herkes için niyeti gece kulübü hoparlörlerinden çalmaktadır. Heaven 17 ayartmak ve ayartılmak istenen bu isyankâr gençlere Temptation’ı çalar.
Tekinsiz hayatlarından kurtulma çabaları küçük zorluklara hızlıca yenilir. Aynı tekinsizlik Iggy Pop’ın David Bowie ortaklığı ile yarattığı Nightclubbing ile ortamlarına giriş yapar. Şarkı hızlı ve umarsız bir hayatın övgüsü gibi görünse de tıpkı Renton ve arkadaşlarının yaşadığı bir delüzyondan ibaret olduğu apaçık ortadır. Tekdüze giden ritmler eşliğinde hayatları da, tekdüze biçimde yokuş aşağı yuvarlanmaktadır.
Bu umursamazlık ve zevk okyanusunda yüzen birer balıktan, son hızda dibe sürüklenen ağır taşlara dönüşmeyi başarmışlardır. Nihilist yaşam tarzlarına çelişkili bir amaçları vardır artık. Artık zevkleri için değil bile isteye kaybolmak için suç içlemek. Renton hem fiziksel hem mental olarak yalnızlaşır. Blur tekdüze ama yüksek bir hayatın yansıması gibi Sing’i söylerken Renton tıpkı şarkıda geçtiği gibi, uyuşmuştur ve kendine soracağı soru yaklaşmaktadır? Tüm bunların değeri nedir?

Hayat tezatlar durumların bir araya geldiği küçük bir kara komedi skeci gibi ilerler zaman zaman. Rent Boy için de durum farklı olmayacaktı. Mükemmel bir gün yaşayacağını düşünürken, aşırı dozdan sedyenin üstünde giderken, Lou Reed yine aynı tezatlığı en naif haliyle anlatır bize. Oysa bize hayatın da en bariz mesajlarından birini verir. Ne ekersen onu biçeceksin.
Renton ektiğini biçmeye başlar. Hayatını baştan sona değiştirecek kafa yapısına zorlayıcı bir detoks ve halüsinasyon sürecinin ardından erişir. Ona Underworld’ün Dark and Long’u eşlik eder. Uzun, karanlık ama bir o kadar da hareketli. Kafa tuttuğu toplum değerleri ve kurallarına uyum sağlar hale gelir.
Özgüveni artık kimyasal maddeler ve tehlikeli zevklere bağlı olmaktan çıkar. Yeni bir şehirde yeni bir mücadeleye başlar. Bunlar olurken hayatının en kötü hasatı olan yakın arkadaşlarından birini kaybettikten sonra son bir sınav vermesi gerekir elbette.
Kapısı eski dostları tarafından çalınır. Son ve şu ana kadar ki en tehlikeli maceraya hazırlanırlar. Renton için bu ikili bir savaştır. Çünkü hayatını geri almak için bir ikramiyeye ihtiyacı vardır. Bir de üstüne içinden attığı zehri vücuduna son kez ateşler. O sırada bir soru sorar kendine Letfield’ın A Final Hit’i çalarken. Bu hangi son vuruştu?
Her şey yolunda gitmiş ve sorun olmadığı düşünülürken, sadece Renton bunun geride bırakılması gereken bir hastalık olduğunu düşünür.Hayatının en büyük kaosu Begbie bir bar kavgası çıkardıktan sonra Mark Renton kendine dürüst olur ve arkadaşlarına ihanet eder. Elbette onları dımdızlak geride bırakara. Tek bir kişi dışında. 6 aylık hapis yatmasının bedeli olarak Spud’a kefaretini ödeyerek.
Seçimlerimizin Özgürlüğü: Toplumsal Çarklar İçinde Birey
Damon Albarn’ın elinden çıkan en özel eserlerden olan Closet Romantic çalarken, Renton geride bıraktığı kaosla vedalaşırken, yeni hayatına merhaba der ve 4. duvarı kırarak yeni dünya düzeni içinde kendimizi bir takım dünyevi meşgalelerle oyaladığımız bir hayatın içine girdiğini bize duyurur. Bize de sanırım Mark Renton’a “Hoş geldin” demek dışında başka bir söz kalmaz.
Renton filmin başında bahsettiği seçim monoloğunu tekrarlar finalde. Ama bu kez bunları kendisine söyler. Aslında en başında eleştirdiği toplum çarklarından birine dönüşmek için sırtındaki para dolu çantayla Thames Nehri üzerindeki Albert Köprüsü üzerinde yürürken, aslında kafasında o güne kadar kurduğu her şeye erişmek için yola çıkmıştır artık.
Neoliberal Sistem İçinde Yabancılaşma ve Marjinallik
Trainspotting bize neoliberal politikaların altında ezilen işçi sınıfına mensup bir avuç gencin toplumdan dışlanma ve onların yabancılaşma hikayesini anlatır aslında.

Topluma olan yabancılaşmanın çıkış noktası olarak sunulan marjinalliğin de aslında bir seçimden öte mahkûm kalınan bir hapishane olduğunu izlerken de kulağımıza çalınan çalınan, punk, rock, elektronik müzikler eşliğinde aslında büyük bir drama yol açtığını cesur bir çıplaklıkla ifade etmiştir.
Bize de en sonunda şunu sordurur: Seçimlerimizin özgür olduğunu düşünmek hayat görüşümüzün yansıması mıdır? Yoksa çoktan bizler için hazırlanmış bir çember içindeki oyun bahçemiz mi?


