Jack White için The White Stripes dönemi aslında yavaş yavaş sona erdi. 2007’de yayınladıkları “Icky Thump”tan sonra Meg White ile konuşup bu işbirliğinin süremeyeceğini fark eden White, yerinde durmaktansa yeni bir şeyler üreterek yola devam etmek istedi. Zaten 2005’te kurduğu The Raconteurs ile alternatif rock sularında turlayan müzisyen, 2009’da bu kez daha karanlık ve blues ağırlıklı bir proje olan The Dead Weather ile ortaya çıktı. Bunların hepsi bir insanın günlük akışını yeteri kadar doldurmuyormuş gibi bir yandan da Nashville’de kurduğu Third Man Records üzerinden plak basımı, analog kayıt ve bağımsız müzik kültürüne ciddi yatırım yapıyordu. Ancak kaşıntısı geçmeyen ve lafını kimseden sakınmayan müzisyen, 2012’de kendi adıyla üretim yapmanın daha iyi olacağını anladı. “Blunderbuss” adını verdiği ilk solo albümü, o güne kadar yaptığı her şarkıdan iz taşırken Jack White’ın kafasının içi gibi karışık ama heyecan vericiydi. Blues, folk, garage rock ve country dokunuşlarını bir araya getiren, ama yine de Jack White’ın o tanıdık, ham enerjisini kaybetmeyen bir başlangıçtı diyebiliriz başka bir deyişle.
Kendi kanatlarıyla uçmak
Jack White, solo kariyerinin ilk adımı olan “Blunderbuss” ile zaten güçlü bir başlangıç yapmıştı ama asıl ivmeyi 2014’te gelen ikinci albümü “Lazaretto” ile yakaladı. ‘Would You Fight For My Love?’, ‘That Black Bat Licorice’, ‘High Ball Stepper’ ve albüme adını veren şarkının da yer aldığı kayıt, çıktığı hafta ABD’de bir numaraya yerleşti. Blues, garage rock ve folk’un daha sert, daha enerjik bir karışımı şeklinde tanımlayabileceğimiz albüm, Jack White’ın solo kariyerinin yalnızca yan proje değil, başlı başına güçlü bir ana iş olduğunu kanıtladı. Albümün turnesi de aynı enerjiyi taşıyordu. Bu turnenin bizim için özel olma sebebiyse Türkiye’de şu ana kadar verdiği son konserin 7 Kasım 2014’te Volkswagen Arena’da gerçekleşmesiydi.
Jack White, The White Stripes sonrasında açtığı yolun tek bir doğrultuda ilerlemesini hiçbir zaman istemedi. “Lazaretto” turnesini bitirdikten sonra 2015’te yeniden The Dead Weather saflarına dönmesi de bunun bir göstergesiydi. Grubun üçüncü albümü “Dodge and Burn”, White’ın daha karanlık, kirli ve groove odaklı rock anlayışını tekrar ortaya koyduğu bir çalışma oldu. Ardından yeniden solo projelere yönelen White, 2018’de paylaştığı “Boarding House Reach” ile o güne kadar hiç yüzmediği sularda yüzerek hip-hop beatleri ve elektronik dokunuşların klasik garage rock formülüyle harmanlandığı bir albüm fırlattı üstümüze. Ki “Boarding House Reach”, solo kariyerinin en az takdir edilmiş albümü olsa da sadece olduğu yerde saymayı reddetmesiyle bile önemli bir noktada yer alıyor.

Pandemi sonrası köklere dönüş
Pandemiye birlikte farklı şeyler denemek yerine köklerine dönmeye karar verdi Jack White. 2021’de yayınlanan ‘Taking Me Back’, popüler video oyunu Call of Duty: Vanguard’ın soundtrack’inde yer aldı ve aynı zamanda 2022’de çıkardığı iki albümden ilki olan “Fear of the Dawn”ın ilk teklisi oldu. Parça, White’ın riff konusundaki maharetini ve yaratıcılığını dinleyicilerine hatırlatırken, “Fear of the Dawn”ın nasıl bir albüm olacağını da müjdeliyordu. Oldukça gürültülü ve dinamik bir albüm olan “Fear of the Dawn”ın mesaisi yine bizim kurtlu Jack White kesmemiş olacak ki aynı senenin sonunda tamamen farklı bir albümle çıkageldi. “Entering Heaven Alive” adını verdiği bu albüm, çok daha sakin olmasının ötesinde White’ın, folk ve country tarafına yaslanan bir albümdü. Bir sene içinde Jack White’ın hem aydınlık hem de karanlık tarafını gördük desek abartmış olmayız sanki. Aynı yıl White’ın özel hayatı için de çok önemliydi. “Fear of the Dawn” albümü için çıktığı turnenin ilk konserinde memleketi Detroit’te Olivia Jean’e evlenme teklifi etti ve çift, sene bitmeden evlendi.
Aradan 2 sene geçip 2024’e gelindiğinde Jack White yine kimsenin beklemediği bir hamle yaptı ve hiçbir tanıtım yapmadan bir anda “No Name” adını verdiği albümünü yayınladı. Albüm ilk olarak Third Man Records mağazalarından alışveriş yapanlara sürpriz şekilde çantalarına bırakılan isimsiz beyaz bir plak olarak dağıtıldı. İnsanlar plağı eve götürüp dinleyince bunun yeni bir Jack White albümü olduğunu fark etti ve haber kulaktan kulağa yayıldı. Daha sonra dijital olarak da paylaşılan albüm, White’ın kirli, ham ve gitar odaklı garage rock köklerine tamamen döndüğü bir çalışma olarak büyük övgü aldı. Albümdeki sert riffler ve minimal düzenlemeler pek çok eleştirmenin aklına White’ın ilk çıkış yaptığı günleri, The White Stripes’ı getirdi.
Bu nostaljik geri dönüşün sembolik bir karşılığı da kısa süre sonra geldi. White’ın, Meg White ile kurduğu efsanevi grup The White Stripes, 2025’te Rock and Roll Hall of Fame’e kabul edilerek resmi olarak rock tarihinin en önemli gruplarından biri olarak onurlandırıldı. Kabul konuşmasını dinlemediyseniz ilk fırsatta gerekirse bu yazıyı bırakarak YouTube’a koşmanızı öneririm.
Trump’la çatışması ve İstanbul’a dönüşü
White, ABD’de göçmen politikaları ve özellikle U.S. Immigration and Customs Enforcement (ICE) operasyonları konusunda en başından beri en yüksek sesle konuşan müzisyenlerden biri oldu. Sosyal medyada ve konserlerinde sık sık sert açıklamalar yaptı. Bu çıkışlar Donald Trump’a karşı çok keskin bir hale geldi ve Trump’ın White’ı açıkça hedef alan açıklamalar yaptığı, onu tehdit ettiği anlar da oldu… Sanat politik midir diye tartışılan şu günlerde aldığımız her nefesin politik olduğunu hatırlatan Jack White’a bir kez de bu sebeple hayran oluyoruz. 22–23 Ağustos’ta Parkorman’da gerçekleşecek Babylon Soundgarden kapsamında 12 yıl sonra İstanbul’a dönecek efsanevi müzisyeni izlemek için gün sayıyoruz.


