Cazın Sınırlarını Aşan Bir Müzisyen: İlhan Erşahin ve Müzikal Yolculuğu

Batıkan Baksı
Okuma Süresi: 12 Dakika

Batıkan Baksı

Caz, müzik dinleyicileri için iki ucu keskin bir bıçak gibi aslında. Kanı kaynayanlar hayatları boyunca hiçbir zaman uzak kalamıyor, ısınamayanlar ise hiçbir zaman tercih etmiyor. Tabii ki caz dinleyicilerinin de ayrım yapmakta özgür olduğu bazı türler var, mesela ben daha çok füzyon caz seviyorum; farklı türlerin caz ile kaynaşması benim müzikal anlayışıma daha iyi uyuyor. Füzyon caz sevdiğim için de kendime çok yakın hissettiğim birisini anlatmayı seçtim bu yazıda. Biliyorum ki kendisi hakkındaki düşüncelerimde yalnız değilim çünkü birazdan uzun uzun bahsi geçecek olan İlhan Erşahin, Türkiye’deki dinleyicilere cazı sevdirme konusunda çok büyük emeği olan isimlerden. Erşahin’in içinde bulunduğu bir projeyi dinleyip “ben sevmedim ya bunu” diyen insan sayısı muhtemelen bir elin parmağını geçmez. O zaman gelin, İlhan Erşahin’in hayatımıza nasıl dokunduğuna bir göz atalım.

Müziğin kalbinde başlayan bir yaşam…
Bazen siz müzisyen bir aileden gelmeseniz bile içine doğduğunuz çevre, sizi sizden bağımsız olarak müziğin içine çeker. Tıpkı İlhan Erşahin’de olduğu gibi. 1965’in 3 Eylül’ünde soğuğuyla meşhur Stockholm’de dünyaya gelen Erşahin, İsveç’li bir anne ve Türk bir babanın çocuğuydu. Çok kültürlü bir evin içinde büyüyen müzisyen, İsveç ve Türkiye’nin müziğine aşina bir şekilde yetişirken abla ve abileri tarafından rock’tan caz müziğe kadar sayısız türle beslenmişti. Led Zeppelin, Rolling Stones, Miles Davis gibi isimlerin şarkılarını çocukluktan itibaren dinleyen Erşahin; ergenlik yıllarından itibaren John Coltrane ve Thelonious Monk  gibi caz sanatçılarının şarkılarını da kendi başına keşfetmeye başlamıştı. İsveç, zaten caz müziğin büyük bir ilgiyle karşılandığı bir ülkeydi ve bu da kendisine büyük bir zenginlik sunuyordu aslında. İyi bir müzisyen olmanın yolu, şüphesiz ki çok farklı müzik türlerine yatkın olmak ve çok fazla dinlemekti. Bu yüzden İlhan Erşahin, ergenliğinden itibaren birçok türde şarkılar dinliyor, bu sayede ufkunu genişletiyordu. Artık caz da funk da hip-hop da reggae de aynı coşkuyla dinlenecek türlerdi onun için. Bir yandan da Türk Halk Müziği ve doğunun melodileri beyninin içinde dolaşıyordu ama ileride onunla özdeşleşecek kültürel füzyonlara henüz vardı.

Hayatını değiştirecek enstrümanla çok genç yaşta tanışmıştı…
Ergenliğinden itibaren caz müziğin büyüsüne kapılan Erşahin, bu heyecanını bir tık öteye götürüp kendisini de dinlediği caz efsanelerinin yanına taşıyacak enstrümanını yani ilk saksafonunu 16 yaşında satın almıştı. Sıkı sıkıya bağlandığı saksafonunu kendisi çalmayı öğrenmişti ancak en iyilerden biri olmak istiyorsa bunun için profesyonel bir eğitim alması gerektiğini biliyordu. Bu doğrultuda yapması gerekeni yaptı ve Amerika’ya taşınma kararı aldı. 20’lerinin başında cazın merkezlerinden New York’a giden Erşahin, ünlü Berklee College of Music’ten burs kazanınca hayatının en büyük dönüm noktalarından biri gerçekleşmişti. Amerikan rüyasını, müziğin eşsiz büyüsüyle harmanlayan müzisyen o dönemi “İsveç, çok fazla hayal gücüne imkan vermiyordu ama New York farklı, müzikten bahsedeceksek New York’un yerini hiçbir yer tutamaz” şeklinde anlatacaktı. Ancak Erşahin, kurallara çok bağlı kalmayı seven birisi değildi, onun için bir üniversiteden alacağı derece aslında cazın kuralsızlığına da aykırıydı. O yüzden okul, onun için geri planda kaldı ve 90’ların başında taşındığı East Village’da yeraltı yaratıcılığını da yakından deneyimledi. Yaşadığı yer bir sürü caz üstadıyla doluydu ve Joe Lovano, John Purcell, Eddie Henderson, Larry Grenadier, Wallace Rooney, Kevin Hays, Ben Allison gibi ünlü caz müzisyenleriyle çalışarak becerilerine beceri kattı. Ünlü Sweet Basil Jazz Club’da 10 yıl kadar sahne alıp burada trio ve quartet’ler kurarak artık orkestralarda liderlik üstlenecek noktaya gelmişti.

İlk albümler ve müzikal kırılımlar…
Erşahin’in Nublu’ya giden yolculuğundaki geçtiği yola bakacak olursak önce 90’ların sonlarına doğru çıkardığı iki albümden bahsetmek gerekiyor. 90’lar boyunca çaldığı Sweet Basil Jazz Club’ta özellikle hafta sonları brunch saatlerinde yaptığı modern caz müzikleriyle dinleyiciler tarafından tanınmaya başlayan Erşahin, San Francisco’da konumlanmış Golden Horn adlı bağımsız bir plak firmasından teklif almış ve onlar için iki albüm kaydetmişti. 1996 yılında çıkardığı “Our Song” albümü için Eddie Henderson, Doug Weiss, Jon Davis, Kenny Wollesen gibi isimlerle çalışmıştı. Türkiye’de “She Said” adıyla yayınlanan albüm İlhan Erşahin’in bugünkü çizgisinden oldukça uzak, klasik caz esintileri taşıyan bir albümdü esasında. Ancak Erşahin’in babasından duyduğu türküler ve Türk ezgileri ilk olarak bu albümde kendini göstermeye başlamıştı. Aşık Veysel’in ‘Uzun İnce Bir Yoldayım’ türküsünü çalan Erşahin, gelecekte neler yapacağının da sinyallerini veriyordu aslında. “Our Song”u ikinci albümü “Home” takip etmişti ki Larry Grenadier ve Kenny Wollesen’in kendisine eşlik ettiği bu albüm, çıktığı dönem eleştirmenler tarafından oldukça olumlu eleştiriler almış, Erşahin’in müziğinin orijinalliği sık sık dile getirilmişti. İlhan Erşahin, artık ürettikçe üretiyor; Türkiye’den müzisyenlere de eşlik etmeye başlıyordu. Caz gitaristi Önder Focan’ın New York’ta kayıtlarını yaptığı 1998 çıkışlı “Boğaz’da” albümüne saksafonuyla eşlik eden müzisyen, yine 1998 yılında günümüze kadar uzayacak bir müzik hikayesini daha başlatıp Wax Poetic’i kurmuştu. Wax Poetic, İlhan Erşahin’in 2000’lerden itibaren benimseyeceği bir türün de ilk örneklerini vermeye başlamıştı. Vokalde Norah Jones vardı ve grup hem cazı hem DJ ve elektronik öğeleri bir araya getiriyordu ve aynı zamanda trip-hop sayılırdı. İşte bu Erşahin’in avangart ve füzyon müziğinin işaret fişeğiydi. Ona göre artık cesur işler yapmak lazımdı ve Wax Poetic bu cesaretin bir yansımasıydı.

Yeni bir milenyum, yeni bir sayfa: Nublu

İlhan Erşahin adı söylendiğinde yanına Nublu’nun eklenmesi hiç yanlış olmaz. Çünkü kendisiyle bu kadar özdeşleşen bir yapıyı yaratması onun yalnızca müzik insanı olmadığının da bir kanıtı. Caz müziğin sınırlarını genişletmek için 2002 yılında kurduğu Nublu, aslında onun için bir caz kulübünden çok farklı bir yerdeydi. Erşahin’in amacı biraz da East Village’daki avangart cazcıları; Avrupa, Jamaika, Afrika ve Brezilya’dan gelen müzisyenlerle bir araya getirmekti. Ortaya yeni füzyonların çıkması ve birbirleri arasındaki sinerjiyi yakalamaları için kurduğu Nublu’da neredeyse her akşam inanılmaz jam session’lar gerçekleşiyor, tıpkı 1940’ların caz kulüpleri gibi özgür caz performansları yaşanıyordu. Piyasaya hitap etmeyen, Erşahin’in içinden geldiği yeraltı müziğini doruklarda yaşatan Nublu, özgün caz müziğini seven herkesi bir araya topluyordu. Hâliyle ünü de çok kısa bir sürede yayıldı ve Lou Reed, Caetano Veloso, David Byrne, Gilberto Gil, Kevin Spacey gibi birçok yıldızın yolu bu kulüpten geçmeye başladı. Nublu bu denli bir popülariteye kavuşmuşken, yeni caz yıldızlarını parlatmak da gerekiyordu. İşte bu bahaneyle 2005’te kurulan Nublu Records, Erşahin’in de sonrasında çıkacak albümlerinin etiketinde görülecekti. Mekanda gelişen yoğun yaratıcılık, plak firmasının da üretimlerine yansıyordu. Cazdan elektronik müziğe, funk’tan dünya müziğine kadar sayısız isme yer verdiği Nublu Records’tan kendi Love Trio, Our Theory, Istanbul Sessions, I Led Three Lives, Wonderland ve Wax Poetic projelerini de çıkaran Erşahin’in yarattığı bu evren 2017 yılında Sercan Sezgin’in çektiği “Nublu” belgeseliyle taçlanmıştı.

Erşahin’in Harikalar Diyarı!
Yazının başında İlhan Erşahin’in babasından öğrendiği Türk müziğinin zihninde dolanmaya başladığından bahsetmiştim. İşte bu melodilerin tezahürü olarak açığa çıkan İlhan Erşahin’s Wonderland projesi de aslında 2002 yılına dayanıyor. Klarnet virtüözü Hüsnü Şenlendirici ile birlikte İstanbul’un seslerinden ve kokularından ilhamla yarattığı “Wonderland” projesi, Erşahin’in çocuk yaşlardaki Türkiye ziyaretlerinde kulağına çalınan müziklerin günümüz yansıması da sayılan bir projeydi aslında. Caz ile atmosferik ve etnik bir deneyim sunmayı amaçlayan Erşahin, yalnızca Türkiye’nin değil Ortadoğu’nun, Balkanların ve Afrika’nın da içinde olduğu glokal bir çalışma sunmak istiyordu. Projede modern cazın doğaçlama özgürlüğü, elektronik müziğin minimalizmi ve dünya müziğinin ritmik çeşitliliğinin iç içe geçmesi önemli de bir füzyonu peşinden getiriyordu.  Özellikle İstanbul’un çok kültürlü yapısını ve kozmopolitliğini müzikal bir anlatı olarak işleyen Erşahin, evrensel bir caz ortaya koymaktan da kaçınmıyordu bu projede. İlhan Erşahin’s Wonderland projesiyle 3 albüm yayınlayan Erşahin, “Harikalar Diyarı”nda Nil Karaibrahimgil, Lara Di Lara, Bora Uzer; “The Other Side”ta Jane Birkin, Seyyal Taner, Gilberto Gil gibi isimlerle çalışmış, “Terasta” albümünde ise iki farklı lokasyonda The Other Side’taki 4 şarkıyı canlı olarak çalmıştı. Perküsyonların, vurmalı çalgıların, elektronik dokuların ve yerel melodilerin temel yapı taşı olduğu Wonderland’de cazın doğaçlamasından yararlanan ekibin içinde Hüsnü Şenlendirici, Alp Ersönmez, Volkan Öktem, İzzet Kızıl, Çağrı Sertel, Tolga Bilgin gibi isimleri görmek mümkün.

İlhan Erşahin’in her fırsatta ortaya çıkan İstanbul aşkı…
İstanbul, benim hayatım boyunca vazgeçemeyeceğim bir metropol. Bu sebeptendir ki İstanbul’u yaşatan şarkılar ya da albümler genelde favori listemde baş sıralarda yer alıyor. İşte İlhan Erşahin’in özel projesi “Istanbul Sessions” tam da bu favorilerin favorisi olacak bir proje. Caz, funk, rock ve elektronik müzik unsurlarını birleştirerek farklı türler arasında köprüler kuran bu projede, Türk müziğinin ritmik yapılarının kullanılması ve özellikle perküsyon seçimleri büyük rol oynuyor. Ayrıca, geleneksel çalgılar ve batı enstrümanlarının birleşimi de aslında Istanbul Sessions’ın müzikal karakterini oluşturan başka bir faktör. Alp Ersönmez, Turgut Alp Bekoğlu ve İzzet Kızıl ile birlikte çaldığı Istanbul Sessions, hayatında İstanbul’a gelmemiş bir kişiye bile dinletildiğinde kendisini bir anda Karaköy civarında dolaşırken bulabilir, bu kadar da iddialıyım. Hayatı boyunca İsveç ve Amerika arasında mekik dokumuş birisi olarak Erşahin’in İstanbul’u bu kadar iyi yaşatabilmesi de beni her seferinde şaşırtmıştır. Genelde tarihi yarımada olarak anılan Eminönü, Karaköy, Galata civarında dolaşırken dinlediğimde beni bambaşka bir noktaya götüren 8 Ocak 2016 çıkışlı “Istanbul Underground” albümü bana göre kendisinin müziğinin zirveye ulaştığı bir çalışmaydı. Tabii Istanbul Sessions’ı sadece bu albümle sınırlamak mümkün değil. Öyle ki Erşahin, bu projede de çok özel isimlerle çalışmıştı. Bu zamana kadar Istanbul Sessions ile 1’i single 5’i tam albüm olmak üzere şarkılar yayınlayan Erşahin; Erik Truffaz, Ibrahim Maalouf, Dave Harrington, Nils Petter Molvær, Arto Tunçboyacıyan, Brandon Lewis gibi isimlerle de çalışmıştı. Projeye dair en unutamadığım şeylerden biri de 2020 yılında pandemi sırasında London Jazz Fest’in “Istanbul Psychedelic” ayağı kapsamında Islandman, BaBa ZuLa, Moğollar’ın da yer aldığı canlı performanslarda Haliç’in kenarında canlı olarak çaldıkları şarkılarıyla o dönemki İstanbul hasretimize son vermeleriydi.

İlhan Erşahin’in caz ve kültürler arası köprü kuran kariyerini bir çırpıda anlatmak gerçekten zor. Hızına yetişemeyeceğimiz kadar baş döndürücü bu müzikal yolculuğunda onun şarkılarına eşlik etmek, hayatımızın anlamlı bir yerine dokunmasına izin vermek ise biz müzikseverler için oldukça lezzetli, yaşama renk katan bol müzikli bir anı adeta.

2025 BeatSommelier

Yazıyı Paylaşın
Yorum Yazın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir