Bir yaza giriş konseri: Wishbone Ash

Murat Beşer
Yazar:
Okuma Süresi: 5 Dakika

Efsanevi grup Wishbone Ash, İstanbul konserinde izleyicisiyle buluştu. Murat Beşer, konser izlenimlerini Beatsommelier için yazdı.

Yazın gelişi ile gecikmesi arasında tereddüt geçiren bir bahar akşamında, Taksim’in göbeğindeki AKM’nin (Atatürk Kültür Merkezi) önündeki boş alan, münferit bir kalabalığa şahitlik ediyor. Bir kısmı siyah rock müzik tişörtlü ve uzun saçlı, bir kısmı da saldığı göbeğine ağarttığı saçlarına rağmen roker ruhunu yitirmemiş orta yaş üzeri insanlar… Aralarında eski güzel gençlik günlerinin anısına gelmiş, hatta çocuğunu da getirmiş babalar yok değil. Zira yılın en uzun günlerinin yaşandığı 24 Mayıs tarihinde, birazdan saatler sekizi gösterdiğinde, yani henüz hava kararmadan efsane topluluk Wishbone Ash çalacak burada.    

Thin Lizzy’den, Iron Maiden’dan çok önce, türünün ilk örneği olan ikiz gitarları yaratan; klasik rock’ın altın çağının kahramanlarından olan bu topluluk şimdilerde kadrosundaki tek kurucu üye gitarcı Andy Powell’ın liderliğinde yaşantısını sürdürüyor. 

2005 ve 2017 yıllarında iki kez şehrimize İstanbul’a gelen Wishbone Ash, üçüncü ziyaretini (Kod Müzik organizasyonu ile) başkente yapmış, Ankara CSO Ada’ya gelmişti. Biz de dört kafadar, yağmur çamur üşenmez, her güzel konsere akın akın İstanbul’a gelen müzik aşığı dostlarımıza iade-i ziyaret fırsatı yakalamış, değerlendirmiştik. 15 Nisan 2023 akşamı Altındağ ilçesindeki farklı salonlardan oluşan bu devasa bir kültür-sanat kompleksinin 2000 kişilik ana salonda biletler ilk kez tükenmişti. 

İstanbul’da organizasyon sahibi yine aynı… Topluluğun kadrosu da Ankara konseri ile aynı; Andy’nin yanında gitarcı Mark Abrahams, basçı Bob Skeat ve davulcu Mike Truscott var. Playlistte ise birtakım değişiklikler olmuş; örneğin Ankara’yı enstrümantal “Bonafide” ile yapmışlardı, burada yine ensrümantal olan “Real Guitars” ile yaptılar. Ancak “King Will Come”, “Warrior”, “Throw Down the Sword”, “Phoenix” gibi ruhumuzu teslim alan klasikleri yeniden çalmayı da ihmal etmediler. Burada playliste eklemelerinden en fazla haz aldığım parçalar ise “The Pilgrim” ile “Living Proof” oldu. 

Ankara’da konser performansı çok iyi olmasına rağmen ses konusunda bir sorun vardı: burası klasik müzik için tasarlanmıştı, sesin yansıma süresi uzundu. Bu da aşırı reverb ve uğultuya sebebiyet veriyordu. Aslında benzer bir sorun AKM için de söz konusu, ama yine de olabildiğince iyi bir ses sistemi var. Tek sorun Andy’nin elindeki alametifarikası olan Flying V gitarının diğer elemanlardan çok daha yüksek tonlanmış oluşu. Bu da zaman zaman tizlerde çatlamalara, daha da önemlisi ikiz gitarın devreye girdiği pasajlarda iki gitarın aynı anda çalıyor olmasının keyfiyetine zarar veriyor. Eski Wishbone Ash plaklarındaki, kadifemsi yumuşaklığı aramak nafile bir çaba: burada frekanslar daha sert… Mamafih yapacak bir şey yok: zira bu Andy’nin isteği doğrultusunda kendi sesçisi tarafında yapılmış bir uygulama. Zaten bu açıdan bakıldığında Wishbone Ash artık eski Wishbone Ash: herkesin eşit söz hakkına sahip olduğu demokratik ve kolektif bir topluluk değil. Bu topluluk artık bir nebze tek adam cumhuriyeti… Andy ve yanında çalışan elemanlar desek yalan olmaz.     

Tüm bunların gecenin güzelliğine mâni olduğunu düşünmeyin, karşımızda tabanca gibi çalan müzisyenlerin varlığı her şeye değer. Andy’nin ses rengi eski yorumları kulaklarımızda canlandırmaya, en azından hafızalarımızı tazelemeye yetse de, parça aralarında içtiği sular yüksekleri çıkmasını sağlayamıyor; Bob’un desteği bir yana çıkamadığı yerleri maharetli gitar dokunuşları ile kapatıyor. 

Ankara’da sahnede uzun saçlı adam yoktu; gitarcı Mark’ın’ın kısa kesilmiş dikine saçları devrin değiştiğine işaret ediyordu, burada ise saçlarını saldığına şahit olduk. Bir de (sadece şarkılara vokaliyle eşlik eden basçı Bob emektar) genç elemanlara rağmen müziğin ruhu yerli yerinde. Sadece davulcu Mike biraz görev adamı pozisyonunda, ki haksızlık etmeyelim tabi ki hiç kimsede bir Steve Upton adanmışlığı beklemiyoruz.   

AKM’nin iki kat balkonları ve locaları bulunan salonu yarı yarıya doluydu. Bunun pek çok nedeni var tabi: ekonomik koşullar başta olmak üzere… Bir de bir gece önce (her yıl son turnesine çıkan, emekliliği yılan hikayesine dönen) Scorpions konserinin oluşu da etkilemiş olabilir. Sayısal faktöre rağmen yine de enerjisi iyi bir kalabalık bu. Şarkılara el çırparak eşlik etmeleri, şarkı aralarında istekte bulunmaları, sahneye doğru sevgi sözcükleri haykırmaları… Bir de oturan rokerler için vazgeçilmez eylemlerden birinin ergenleri aratmayacak kadar cep telefonları ile oynamalarını ve video çekmelerini eklemeliyiz muhakkak.   

İnsan mutlu olunca 90 dakika saniyeler kadar hızlı akıyor. Konserin sonunda hızlıca ayrılmaları bise geleceklerinin göstergesiydi. Nitekim hızlarını alamayan ve salonun elektriğinden hoşnut kalan ekip, (sonuncusu bir dilek olarak “Peace” isimli) üç parça daha söyleyerek burayı ne kadar çok sevdiklerini ifade eden cümleler arasında veda ederken, gitarcı Mark birkaç pena, davulcu Mike’de imzaladığı bagetleri ön sıradakilere doğru fırlatıyor. 

Çıkışta yıllardır birbirini görmemiş eski rokerler sarılıyor, öpüşüyor. Önümüzdeki yaz hangi konserlere gideceğini birbirine sorarak buluşma sözü kesiyor. Akşamlara has tatlı serinliği ile rahatlayan hava onlara güzel bir eve dönüş yolculuğu teklif ediyor.  

2025 BeatSommelier

Etiketler:
Yazıyı Paylaşın
Yorum Yazın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir