“Genetik kodları çözmekle, bir duygunun melodik kodunu çözmek arasında çok benzerlik var!”
Bir yanda kanser araştırmalarının rasyonel disiplini ve genetik kodların titiz dünyası, diğer yanda notaların zamansız akışı ve blues tınılarının melankolik dürüstlüğü… Fırat Uyulur, bu iki uç nokta arasında kurduğu köprüyü, Londra’nın puslu havasından Türkiye’nin köklü rock geleneklerine uzanan bir hikâyeyle anlatıyor. Müziği bir “seçim” değil, duyguların birikip taştığı doğal bir “şişme hali” olarak tanımlayan sanatçı; kelimelerin yetmediği yerde yarım kalan cümlelerini gitarının sesiyle tamamlıyor. Kolektif üretimin gücüne inanan, samimiyeti fiyakalı kelimelerin önünde tutan ve köklerine olan vefasını her notasında hissettiren Fırat Uyulur ile laboratuvar disiplininden sahne ışıklarına, İstanbul özleminden Londra’nın evleşen sokaklarına uzanan çok katmanlı bir yolculuğa çıkıyoruz.

Röportaja başlarken epey geriye gitmek istiyorum. Müzik dolu bir evde büyüdüğünü söylüyorsun, peki her anında müziğin olduğu bir evde yaşayıp büyümek; müziği senin için bir seçim mi yoksa zorunluluk hâline mi getirdi? Müzik yolculuğunda bunun ne kadar etkisi var?
Ne seçim ne de zorunluluk olarak gördüğüm bir an olmadı aslında müziği. Daha açık ifade edecek olursam; mesela anne tarafım tam bir Trakya Türkleri evi gibidir. Biz anneanneme gittiğimiz vakit, bir anda bir yerden darbuka çıkar, oynamaya başlanır. Dedem kaşık çalar, kuzenim zaten baterist. Yani evde küçükken binbir çeşit müzik duydum, hâliyle müzik de benim için anı paylaşmanın bir aracı oldu daha çok. O yüzden de müziği bir seçim ya da zorunluluk olarak görmedim. “Müzik yapmalıyım” veya “gitar çalmalıyım” diye değil de hep içimden gelerek yaptım müziği.
Sen 90’lıydın değil mi Fırat?
Evet, 90’lı olunca da Burak Kut, Tarkan gibi isimleri çok sık dinlerdim. Sonra poptan sıyrılıp daha çok rock müziğe yöneldim. Hiç unutmuyorum, 7-8 yaşlarımdayken Athena, Skalonga’yı çıkarmıştı. O zamanlar Mecidiyeköy’de oturuyordum, ilkokulda onu taklit ediyorduk. Uzun araba yolculuklarında babamın seçkilerini de hiç unutmam mesela. Böyle böyle, müzik hep hayatımın içindeydi işte.
9 yaşında abisinin peşinden giden o küçük Fırat, eline ilk gitarı aldığında muhtemelen bugün kanser araştırmaları yapan ve Londra’da kendi albümünü kaydeden bir adamı hayal etmemişti. Bugün o çocuğun karşısına geçsen ve ona mesela ‘Deliler Gibi’ şarkını dinletsen, sence sana ilk sorusu ne olurdu? Zaten burada olacağını tahmin ediyor muydu o çocuk?
Bence küçük Fırat, bunu tahmin etmiyordu ama herhalde ailem “bu çocukta bir gariplik var” diyorlardır o zamanlarda. Çünkü bana küçükken Emrah ya da İbrahim Tatlıses şarkıları söylettikleri tonlarca videom var, kim bilir nerede onlar. (Gülüyor) O yüzden bence bende o ışığı hep gördüler ama benim kendimi bulmam biraz daha uzun vakit aldı. O günkü Fırat ile buluşup, şimdi yaptığım şarkılardan birini dinletsem “aa bunu sen mi yaptın” derdi, epey bir şaşırırdı ama hoşuna da giderdi diye düşünüyorum. İyi hissedecek olmasının sebebi de şarkı yapmış olmamdan değil de müziği bu şekilde yapabilmiş olmamdan dolayıdır. “Vay be, ben ileride gitar çalabileceğim demek ki” derdi herhalde.
“Laboratuvar geçmişinden gelen o metodik disiplini, kayıt sürecine yansıtıyorum…”

Moleküler biyoloji ve genetik gibi hayatın en küçük yapı taşlarını inceleyen bir disiplinden geliyorsun. Bir yanda kanser araştırmaları gibi rasyonel ve somut bir dünya, diğer yanda notaların soyut evreni… Laboratuvardaki o titiz çalışma disiplini ile bir şarkı yazarkenki o ‘akış’ hali birbirini nasıl besliyor? Genetik kodları çözmekle, bir duygunun melodik kodunu çözmek arasında benzerlikler var mı? Müzik de bir matematiktir neticede 🙂
Biyoloji somut görünse de aslında DNA ve proteinlerin nasıl çalıştığına dair teorik ve soyut bir anlayış üzerine kurulu; bu açıdan müzikle arasında bir paralellik var. İş hayatımdaki detayları merak etme ve keşfetme dürtüsü, müzik yaparken de devreye giriyor. Müzik konusunda da o derinlik benim hoşuma gidiyor ve laboratuvar geçmişinden gelen o metodik disiplini kayıt sürecine yansıtıyorum. O disiplini de kendime bir şekilde adapte etmişim işimden dolayı. Müzik konusunda da derin bir şeyler yapmayı seviyorum. Kağıdı kalemi alıp “şuradan şunu duymalıyım” diyecek kadar da metodik olabiliyorum.
Müzikal köklerin İstanbul’un o çok sesli, 90’lar rock ruhuyla sulanmış. Ancak üretimin Londra’nın o meşhur ‘yalnızlığı’ ve griliğiyle şekillenmiş. Londra’daki yalnızlık, gitarınla olan ilişkinizdeki samimiyeti nasıl derinleştirdi? Şarkılarında İstanbul’un kaosu mu daha baskın, yoksa Londra’nın dingin ama melankolik havası mı?
Lisede elektrik gitara merak salmıştım ben öncelikle. Akustik gitarım vardı ama elektrik gitar istiyordum hatta bir telecaster. İlk elektrik gitarımı 26 yaşında aldım ama. Baktığında bu işlerle ilgilenenler 27’sinde rock’ı bitirirken ben o yaşta daha elektrik gitarımı yeni almıştım. Bu da ciddi bir handikap oluyor tabii ki. Londra’ya geldikten sonra da yalnız kalmak aslında gitardaki becerimi epey ilerletti. 6-7 ay tek başımaydım mesela burada. Yabancı bir ülkeye gelmişim, çok fazla arkadaşım da yoktu; müziklerim ve gitarım vardı. İlk geldiğimde zaten tam Londra’da da değildim, kasaba gibi bir yerdi. İlk şarkımı da orada yazmıştım. Sanıyorum İstanbul’dan, aileden, dostlardan kopmamın ardından bir duygusal yoğunluk oldu ki ben duygularımı dışavurma konusunda çok da sözel bir insan değilim. İçimdeki duygular müzikle kendine bir dil buldu. İstanbul’un özlemiyle, Londra’nın melankolisi hep birlikte mix olarak ortaya çıktı bende.
Londra’dan bahsetmişken de biyografinde okuduğum bir detay çok ilgimi çekti. Londra’da iş arkadaşın Steve ile kurduğun o bağ çok etkileyici. Senin yazdığın Türkçe sözlerin anlamını bilmeden, sadece melodinin hissettirdiklerine eşlik etmesi… Bu deneyim sana müziğin dilden bağımsız evrenselliği hakkında ne öğretti? Anlamını bilmediği bir şarkıya ruh katması, senin kendi şarkılarına bakışını değiştirdi mi?
Bu hissin bende kesinlikle bir karşılığı var; hatta o anı muhtemelen hayatım boyunca hiç unutmayacağım. Ben Londra’ya 2017’nin sonunda taşındım. Steve ile çalmaya başladığımız 2025 yılını baz alırsak, dile kolay, tam yedi-sekiz sene boyunca bilfiil davulcu aradım. Facebook gruplarına ilanlar yazıyordum –ki insanlar altına gülüyordu–, eşe dosta haber salıyordum ama bir türlü o sinerjiyi yakalayamıyordum. Birkaç ‘session’ müzisyeniyle çalıştım ama onlar daha çok ‘asker’ disiplinindeydi; ben bir ruh yaratmak istiyordum, onlarsa sadece çalıp parasını alıp gitmek… Bu yaklaşım bana hiç uymadı. Tam pes etmek üzere olduğum bir noktada Steve, “Hadi gel bir deneyelim” dedi. Bir gün bir pub’da oturduk; ona kendimi, hayallerimi ve ne yapmak istediğimi uzun uzun anlattım. Sonunda, “Sana şarkıları yollayayım, bir bak; evde elektronik davulun var, üzerine bir şeyler kaydedip yolla” dedim. Steve gerçekten de dediğini yaptı. Bir hafta sonu akşamı kayıtlar bana ulaştı. Kulaklığı taktım ama beklentim dürüst olmak gerekirse sıfırdı. İçimden, ‘Ağlarım’ı ya da ‘Deliler Gibi’yi yolladım ama dilimi bilmeyen biri üzerine ne çalmış olabilir ki?’ diye geçiriyordum. Ama sonrasında orada bir tokat yedim. İnanılmaz bir sonuç çıkmıştı. Ama Steve zaten çok farklı bir adam, çok şanslıyım, tanıdığım hiç kimseye benzemiyor. O da bilim insanı ve çok metodik.
“Müzik yaparken aslında biraz utangaç ve çekingen biriyimdir; ancak güven duyduğum insanların müzikal girdileri, benim o çekingenliğimi kırıyor.”

Steve ve Londra’dan bahsettiğimize göre abinin peşinden stüdyolara giden o çocuktan, bugün kardeşin İsmail ve Steve ile Londra’da müzik üreten adama nasıl uzandığını da aslında senden dinledik… Senin hayatında müzik hep bir ‘ortaklık’ ve ‘paylaşım’ üzerine kurulu görünüyor. Kendi başına üretmekle, bir grubun parçası olarak o sinerjiyi solumak arasındaki fark nedir? Steve ve İsmail’in enerjisi, senin bestelerindeki ‘yalnızlık’ tınısını nasıl bir ‘kalabalığa’ dönüştürdü?
Grup halinde üretmeye başladığımızda, şarkıların sadece temposu değil, vokalimin enerjisinden ruhuna kadar her şeyin bir üst seviyeye taşındığını fark ettim. Ben aslında müziği dinlerken de mutfağı merak eden biriyim. Bir şarkıyı duyduğumda kendi kendime sorarım: “Bu tek bir beynin ürünü mü, yoksa kolektif bir zekanın mı?” Örneğin John Mayer dinlediğimde o katmanlı yapının içindeki tek kişilik imzayı okuyabiliyorum ama Duman gibi gruplarda o şarkının evde başlayıp stüdyoda nasıl bir grup ürününe dönüştüğünü hayal etmek benim için zihinsel bir egzersiz gibi. Kendi üretim sürecimde de bu kolektif yapının her zaman daha lezzetli sonuçlar verdiğine inanıyorum. Müzik yaparken aslında biraz utangaç ve çekingen biriyimdir; ancak Steve, kardeşim İsmail ya da yakın arkadaşım Çağrı Pamukçu gibi güvendiğim insanların müzikal girdileri, benim o çekingenliğimi kırıyor. Ben bir fikirle geliyorum, onlar üzerine bir şeyler ekliyor, bir bakmışız şarkı bir anda gökkuşağı gibi renklenmiş… Bir şarkının tek bir kişinin zihninden çıkıp o kolektif filtrelerden geçerek son formuna kavuşması, benim her zaman tercih ettiğim ve heyecan duyduğum bir yol.
Bir yandan da heybendeki seslere baktığımızda Phil Collins’den Yavuz Çetin’e, Pearl Jam’den Türk ezgilerine uzanan devasa bir spektrum var. ‘Deliler Gibi’ ve ‘Ağlarım’da bu türlerin harmanını duyuyoruz. Sen kendi müziğini bir ‘kokteyl’ gibi düşünürsen; hani türler bu kokteyli oluşturmada daha baskın olurdu? Ve türlere bakış açın zaman zaman değişiyor mu? Yani gelecekte bugün “hiç yapmam” dediğin bir türe de el atar mısın?
Yeni türlere, örneğin Tame Impala tarzı bir prodüksiyona ya da rap müziğe geçiş yapar mıyım, pek emin değilim. Ben aslında vurduğumda hangi sesin çıkacağını bildiğim, dilini konuştuğum enstrümanlarla ilerlemeyi daha makul buluyorum. Bilmediğim bir dünyanın çekingenliği var üzerimde; hakim olmadığım bir enstrümanı müziğimin merkezine koyma konusunda biraz tutucuyum. Ancak bu tutuculuk sadece batılı formlarla sınırlı değil; benim içimde çok güçlü bir Türk Halk Müziği damarı var. Çocukluğumda korolarda yer aldım, lisede yarışmalar için şehir şehir gezdim. Bugün bile içimden bir anda bir Neşet Ertaş ya da Arif Sağ ezgisi dökülebilir. Nevşehirli bir aileden gelmenin de etkisiyle evde bu albümlerle büyüdüm; hatta üniversite yıllarımın büyük bir bölümünü Neşet Ertaş dinleyerek geçirdim diyebilirim. Azeri ve İran müziklerindeki o derinliği kurcalamayı da çok seviyorum. Belki bugün modern bir sound yapıyorum ama o makamlar, o yerel kodlar her zaman içimde bir yerlerde yaşamaya devam ediyor.
İlk single’ını 2020’de yayınlamışsın, aradan 6 yıl geçti; bu süreçte pandemi diye bir şey bile yaşadık dünya değişti malum. İlk single’dan bugüne gelen profesyonel müzik yolculuğunda Fırat’ın sesi ve tavrı nasıl değişti sence? Yoksa zaten sen, müzik serüvenini en başından beri planladığın bir stratejiyle mi ilerletiyorsun?
Normalde çok düşünen biriyimdir ama konu müzik olduğunda düşünmeyi bırakıp tamamen akışa teslim oluyorum. Hiçbir zaman masaya “Hadi, şimdi bir şarkı yazayım” diyerek oturmadım; keşke öyle bir disiplinim olsaydı… Benim sürecim daha çok bir ‘şişme’ hali gibi. Toplumsal bir olay ya da kişisel bir deneyim birikiyor, birikiyor ve sonunda beni alıp götürüyor. O anlarda yalnız kalmaya ihtiyaç duyuyorum; gitarı elime alıyorum ve sözler bir anda dökülüyor. Bugün dinlediğiniz ne varsa hepsi o ‘tek seferde’ gelen anların ürünü. “Şuraya fiyakalı bir kelime bulayım” gibi hesaplarım hiç yok; altı yıl önce ne hissediyorsam oydu, bugün de o. Ancak bu duygusal dürüstlüğün içinde mekanın etkisi yadsınamaz. Eskiden üzerimde İstanbul’dan uzak olmanın o ağır melankolisi vardı. Şarkılarım çok daha efkarlıydı. Londra, insanın evi olarak hissetmediği bir yerken başka bir serüven, yavaş yavaş evine dönüşmeye başladığında ise bambaşka bir hikaye sunuyor. Burayı artık evim gibi hissettiğim günler çoğaldıkça, bu durum müziğime de yansıdı. Melodik olarak belki biraz daha eğlenceli, daha canlı bir kıvama gelmiş olabilirim. Şehri kabul edişim, müziğimdeki o koyu efkarı biraz dağıttı diyebilirim.
“Ben sololarımı kurgularken önce ağzımla mırıldanıyorum; bu yüzden sololarım teknik gösterişten ziyade, daha ‘şarkı söyler gibi’ ve melodik oluyor.”

Blues ve Country gibi janrlar, aslında ‘gitarda konuşmak’ üzerinedir senin de bildiğin gibi. Sen şarkılarını kurgularken, vokalinin bittiği yerde gitarının bir cümleyi tamamladığını hissediyor musun? Gitarın, senin kelimelerle ifade edemediğin hangi ‘Fırat’ı’ temsil ediyor?
Blues dünyasında sözler çoğu zaman ikincildir; asıl hikayeyi gitar anlatır. Yabancı Blues örneklerinde sözler bazen çok basit kalabilir ama o gitar solosu başladığında bir anda olduğunuz yerde kalakalırsınız. Ben de kendi müziğimde kelimelerle ifade edemediğim hislerimi, gitarımla tamamlamaya çok uğraşıyorum. İlk yayınladığım şarkılarda gitarlar biraz daha geri plandaydı ama yeni gelecek dörtlüde gitarları biraz daha ön plana çıkardık. O içimde biriken, biriken ve sonunda patlama noktasına gelen o “Hadi artık solo!” dediğim anı dinleyiciye de hissettirmek istiyorum. Kendi teknik sürecime karşı çok dürüstüm; elektrik gitara 26 yaşında ciddi anlamda eğilen biri olarak metodik sınırlarım var. Ancak bu sınırlamayı kendime has bir avantaja dönüştürdüm. Ben sololarımı kurgularken önce kendi kendime ağzımla mırıldanıyorum, sanki bir şarkı söylüyormuşum gibi… Sonra o melodileri gitarın klavyesine aktarmaya gayret ediyorum. Bu yüzden benim sololarım çok hızlı ya da teknik gösterişli olmaktan ziyade, daha şarkı söyler gibi ve melodik oluyor. Sanırım o yarım kalan cümlelerimi, tam da bu yöntemle, gitarın kendi sesinden tamamlıyorum.
Peki son olarak Fırat Uyulur, bu seneden itibaren neler yapacak; müziğinde neler duyacağız? Canlı olarak da seni izleyecek miyiz Türkiye’de mesela?
Gelecek planlarımıza gelince; beni dinlemeyi tercih eden, o enerjiyi paylaşabileceğimiz her yere gitmeye hazırım. Şubat sonunda stüdyoya giriyoruz; amacımız o kayıt eksikliğini’giderip elimizdeki şarkıları art arda dinleyiciyle buluşturmak. Çünkü birini sevdiğinizde devamını da duymak istersiniz, biz de o sürekliliği sağlamak istiyoruz. Londra’da çalabileceğimiz yerler var ama artık sadece ‘eş dost’ gelsin istemiyorum; bizi gerçekten keşfetmiş, merak etmiş o yeni kitleyle buluşmanın peşindeyim. En büyük hayallerimden biri ise Türkiye’deki üniversitelerde çalabilmek. 13-14 yaşlarımdayken abimlerin beni Mimar Sinan Üniversitesi’ndeki, Marmara Üniversitesi’ndeki o efsanevi Duman konserlerine götürdüğü günleri unutamıyorum. Bugünün gençleri ne dinliyor, gitar müziğine ne kadar yer ayırıyorlar tam kestiremiyorum ama eğer orada bir talep varsa, bütün yazı üniversiteleri gezerek geçirebilirim. Londra’daki hayatım ne kadar oturursa otursun, Türkiye’de var olmak benim için çok önemli. “Burada çevre yaptım” diyerek Türkiye’yi ihmal etmek gibi bir şımarıklığa asla girmek istemiyorum. Eğer o kitleyle bir noktada buluşabilirsek, bir bardan bir festivale kadar her yerde o hikayeyi beraber anlatmaya varım.

