1990’ların sonu Birleşik Krallık’taki müzik için kritik bir dönemdi. Britpop’un altın çağı sona ermiş, Oasis ve Blur gibi devlerin rekabeti hem basını hem de müzisyenleri tüketmişti. Blur’un frontman’i Damon Albarn da bu dönemde kendisini tükenmiş hissediyordu. Ki grubu beraber kurduğu Graham Coxon, artık Blur ile sahneye bile çıkmak istemiyordu. Grubu hayatta tutmak için 1999’da “13”ü yapacaklardı. O albümde de duyacağımız gibi Britpop’un kimliğini şekillendiren isimlerden biri olmasına rağmen, artık gitar temelli klişeleşmeye başlamış kalıp onu sınıra getmişti. Farklı kültürleri tek potada eritirken sınırları aşan, tüm bunlar olurken türleri tek potada eriten bir müzik inşa etmek istiyordu. Ki genç beyaz erkeklerin görünmesinden de bıkmıştı. Tam da bu ruhsal ve sanatsal arayış döneminde karşısına Jamie Hewlett çıktı: Tank Girl çizgi romanının yaratıcısı olan Hewlett, tartışmalı çizgisi ve punk kökünü koruyan harika bir görsel partnerdi.
Anti-Pop
Bu partnerlik, ikilinin 1998’de Londra’nın Notting Hill bölgesinde aynı evi paylaşmaya başlamasıyla boyut atladı. Popüler olan müziklerden bıkmış sanatçılar, yapıyı bozmak noktasında hemfikir oldular. Albarn’ın müzik ve lirik alandaki tecrübesi Hewlett’in görselliğiyle birleştiğinde, Gorillaz doğdu.

Gorillaz’ın dört üyesi, Damon Albarn ve Jamie Hewlett’in hem müzikal hem de görsel olarak toplumsal klişelere birer tepkiydi özünde. Grubun saf, melankolik sesi 2-D, aslında Britpop döneminin tatlı ama boş bakışlı frontman’lerine bir gönderme olarak yaratılmıştı. Müzikle dolu ama kişisel iradeden yoksun bir figürdü. Ona kontrast olarak tasarlanan Murdoc Niccals, grubun karanlık ruhlu, yeşil tenli basçısı, rock tarihinin karanlık kahramanlarının kör göze parmak bir yansımasıydı. Noodle, Japonya’dan gelen, küçük yaşta bir müzikal dâhi olarak sahneye çıkan gitarist, 2000’lerin başındaki Asya pop kültürü dalgasına ve anime estetiğine duyulan hayranlığın karşılığıydı. Russel Hobbs ise grubun hip-hop damarını temsil ediyordu. Brooklyn çıkışlı, kötü ruhlar tarafından ele geçirilmiş bir davulcuydu. Afroamerikalı müziğin, Amerikan rap kültürünün ve doğaüstü hikâyelerin birleşiminden oluşuyordu. Özetlemek gerekirse Damon Albarn ile Jamie Hewlett’in tek bir gayesi vardı; anti-pop yaparak dünyayı fethetmek.
Hit Makinesi
2001 yılında yayınlanan ve grupla aynı adı taşıyan “Gorillaz”, müzik dünyasında meteor etkisi yarattı. Damon Albarn ve Jamie Hewlett’in çizgi karakterlerle ete kemiğe büründürdüğü bu sanal grup, alternatif rock, trip-hop, hip-hop ve dub ritimlerini tek potada benzersiz biçimde eriten bir deneye dönüştü. ‘Clint Eastwood’un karanlık, uyuşturan bas yürüyüşüyle başlayan bu yolculuk çok kısa sürede küresel bir fenomene dönüştü. ‘19-2000’ enerjik ve groovy yapısıyla erken 2000’lerin işitsel dünyasını tanımlamakta güçlük çekmedi. ‘Tomorrow Comes Today’ ise bir Gorillaz şarkısı değil de Blur albümüne son anda girememiş bir şarkı gibiydi. Melankolik ama başına buyruktu.

4 sene sonra gelen devam hamlesi, ilkinden çok daha rakipsiz oldu ve “Demon Days”, ‘Feel Good Inc.’in başındaki kahkaha kadar güçlüydü. Danger Mouse’un prodüksiyonunda şekillenen bu kasvetli başyapıt, post-apokaliptik bir dünyanın yankılarıyla doluydu. Albarn’ın politik, çevresel ve insani kaygıları, Hewlett’in gotik atmosferli görsel dünyasıyla öylesine iç içe geçmişti ki, yapbozun eksik parçası bulunmuştu. ‘Feel Good Inc.’, De La Soul’un dokunuşuyla zamansız bir hite dönüştü. ‘DARE’, Shaun Ryder’ın mantıksız duyulan vokalleriyle grubun en dans edilebilir anını sunmaktan çekinmedi. ‘Dirty Harry’e geldiğimizdeyse ortada başka bir gerçek vardı. Onlarca farklı dokunun buluşmasıyla ortaya bir saçmalık değil, başyapıt çıkmıştı. Çocuk korosu ve funk esintileriyle ilerleyen şarkı, savaş karşıtı bir marştı. Bunu albüm için de söylemek mümkün. “Demon Days”, tıpkı dönemin ruhu gibi, hem umutsuz hem de direniş doluydu. ‘El Mañana’, ‘Kids With Guns’ gibi klasikleri de yazabiliriz bu bağlamda. “Demon Days”, çizgi dünyadan gelen bir grubun insanlığın en karanlık dönemlerine tuttuğu aynaydı ve 2000’lerin en önemli albümlerinden biri olarak müzik tarihine kazındı.
Doğa

Damon Albarn için “Plastic Beach”in önemi sadece müzikten gelmiyor. Bugüne kadar yaptığı en doğru işlerden biri olarak tanımladığı albümün alametifarikası, insanlığın doğayla ilişkisine yazılmış bir ağıt olmasıydı. “Demon Days”in politik karanlığından sonra Albarn, bu kez dünyanın çürümesini daha sessiz ama bir o kadar da derin bir şekilde ele aldı. Okyanusların plastikle dolduğu, tüketim kültürünün doğayı bir dekor haline getirdiği bir geleceğin hikâyesini anlatan Albarn, çevresel yıkımı yalnızca tematik değil, estetik bir mesele haline getirdi. Burada da Hewlett, hünerini gösterdi. Snoop Dogg, Mos Def, De La Soul gibi isimlerin katkı verdiği albüm, Albarn’ın doğanın kaybını bir rock yıldızı iki yüzlülüğüyle görmediğinin ispatıydı. Ki çıktığı dönemde birçok müzik otoritesi “Plastic Beach”i, ‘yapaylığın içindeki son samimi çığlık’ şeklinde tanımlamıştı.
A’dan Z’ye İnsan
Gorillaz’ın altın çağı diyebileceğimiz ilk 10 seneden sonra müzikalite tarafında kayıplar arka arkaya geldi. Ancak bunun nedeni Damon Albarn’ın ta kendisiydi. Blur’e geri dönerken solo kariyere adım atan, bir yandan 4-5 proje daha sürdüren Albarn, bir nevi otomatiğe bağladı. Ancak buna rağmen “Cracker Island” gibi iyi bir albümü yapmaktan geri durmadı. Tüm bunlar olurken 2017 tarihli “Humanz” albümünün adından da anlayabileceğimiz gibi temel derdi, a’dan z’ye insan oldu. 2026’nın 20 Mart’ında çıkacak “The Mountain”, bu dertten doğan arayışın en yeni halkası olacak. 5 dilin bulunduğu albümde ona yakın değerli isim, Gorillaz’a eşlik edecek. Bunlardan daha güzel haberse, 28 yıllık bu proje ilk kez İstanbullu müzikseverlerle buluşacak. Hem de bir değil, tam iki gün. 14 ve 16 Temmuz’da Parkorman’da izleyeceğimiz bu ‘anti-pop’ projesi, müzik tarihinin gördüğü en başarılı gruplardan biri oldu ve her geçen gün başarısını katlıyor. Bundan sonrasını İstanbul’da Damon Albarn ile göz göze söylemek dileğiyle.


