Post Punk Revival nasıl bir büyük yangına dönüştü? Ali Tel, bu sorunun yanıtını bizim için arıyor.
90’ların sonuna yaklaştığımızda rock müzik ufak bir kimlik krizine girdi. Nirvana’nın başı çektiği grunge akımı eski ışıltısından uzaklaşmış, post-grunge ve nu-metal gitar müziğinin ana akımdaki temsilcisi olmuştu. Öte yandan underground’dan yeni ama bir o kadar da tanıdık bir ses, yavaş yavaş yükselmeye hazırlanıyordu.
Zamanla “post-punk revival” adını alacak bu yeni sesin amacı, gitar müziğini eski güzel günlerine geri döndürmekti. Sayısız prodüksiyon büyüsünden uzak, çiğ, basit ama samimi, cayır cayır gitar müziği. Gitarın power chord’lara sıkışıp kaldığı o dönemde, post-punk revival melodiyi gitara tekrar tanıştırmak istiyordu. Sırtını 50 ve 60’ların garage rock’ına yaslayan bu yeni akım, 2000’lerde yer altından başını çıkartıp insanlara rock müziği yeniden tanımlandıracaktı.

Peki nasıl oldu? Nasıl 90’larda edgy müziğe alışmış olan kitleler bildiklerini unutup post-punk revival’a yöneldi? Aslında bu değişim Avrupa’da 90’ların sonunda yavaş yavaş da olsa başlamıştı; Norveçli Gluecifer ve İsveçli The Hives, 1997’de çıkardıkları ilk albümlerle bu yeni akımın temellerini atmıştı. Ancak post-punk revival’ın asıl dünyaya açılışı, 2001’de New York’lu The Strokes’un ilk albümü Is This It’inçıkmasıyla başladı.
Is This It’le başlayan bu yangın, Meg ve Jack White’tan oluşan The White Stripes’ın aynı sene çıkadığı White Blood Cells’le iyice harlanınca post-punk revival dünyanın başka yerlerinde de baş göstermeye başladı. The Hivesyayınladıkları toplama albüm “Your New Favourite Band” ile listelere önlerden giriş yaptı, Avustralyalı The Vines ise Highly Evolved ile Güney Yarımküre’de bu türün en önemli temsilcisine dönüştü. 2000’lere bomba gibi düşen bu gruplar, müzik otoritelerince “rock ‘n roll’un kurtarıcıları” olarak anılmaya başlamıştı.
Bu yeni akımın kısa sürede gelip geçecek bir faz olmadığını fark eden plak şirketleri hızla yeni grupları bünyelerine katmaya başladı. ABD tarafından hard rock kokulu Black Rebel Motorcycle Club, Kings of Leon, Interpol ve TheBravery gibi gruplar ön plana çıkarken İngiltere Domino Records’ın önemli katkılarıyla post-punk revival’ınrönesansını yaşıyordu. Adanın milli müzik türüne dönüşmüş britpop’u garage rock’la harmanlayan The Libertines, Franz Ferdinand, Kasabian, Bloc Party ve The Kooks gibi gruplar, belki de bu türün dünyadaki en büyük temsilcisine dönüşecek olan bir gruba zemin hazırlıyordu; Arctic Monkeys.

2006’da Domino Records etiketiyle çıkan Whatever People Say I am, That’s What I’m Not’la birlikte Arctic Monkeys, kendisinden sonra çıkacak indie rock grupları için bir kılavuza dönüştü. Sert gitarlar, hızlı davul ritimleri, ağzı bozuk olduğu kadar samimi vokaller… Artık post-punk revival kimliğini bulmuştu. Grubun bir sonraki albümleri Favourite WorstNightmare da bu yeni kimliğin en önemli albümlerinden biri haline geldi.
Fakat her müzik akımının kaderi, yerini sıradaki akıma ya da türe bırakmasıdır. Ne yazık ki post-punk revival için de aynı şey geçerli. 2000’lerin başında bu yeni akımı öve öve bitiremeyen otoriteler, 2000’lerin sonunda artık türün “radyo dostu güvenli rock parçalarına” dönüştüğünü iddia ederek uzaklaşmaya başladı ve akımın başını çeken gruplar da yeni şeyler aramaya, yeni türlere yelken açmaya karar verdi. Arctic Monkeys tarafından 2013’te çıkan AM, bu türün ana akımdaki son büyük albümü olacaktı.

Neyse ki akıma bağlı çoğu grup hala müzik yapmaya devam ediyor. The Strokes hala New York’tan çıkmış en iyi gruplardan biri, Franz Ferdinand eskisi kadar aktif olmasa da hala ayakta ve turnede, The White Stripes dağılsa da Jack White solo kariyeriyle hem müziğe, hem de The White Stripes’ın mirasını yaşatmaya devam ediyor. Ama maalesef ana akımda post-punk’ın ikinci kez öldüğünü söylersek pek de yalan söylemiş olmayız.
Post-punk revival rock müzik için çok önemli bir akım. Hiphop ve R&B’nin rock müziği listelerde geride bırakmaya başladığı bir dönemde çıktı ve türe on yıl için bile olsa hayat öpücüğü vermeyi başardı. Akımın kendine has, geçmişe yönelik olmasına rağmen modern sound’u listeleri terk etmiş olsa da, kolay kolay unutulacak türden değil.


