Barış merhaba! Beatsommelier’e hoş geldin, neler yapıyorsun bugünlerde, hayat nasıl gidiyor öyle başlayalım istersen?
Heyecanlıyım. Bu ara önümde konserler var. Hem İstanbul’da hem de yurt dışında. Onun haricinde yeni bir albüm kaydediyorum. O albüm de bu sefer trompete daha çok ağırlık verdiğim bir albüm olacak.
Şimdi seni biraz ilk sahneye çıktığın dönemlere ışınlamak niyetindeyim. Yanlışım yoksa 2008’de ilk amatör sahne deneyimini yaşamışsın, nasıl olmuştu bu?
2008’de ilk olarak kendi şarkılarımı çalarak sahneye çıktım. Ki onu yapabilmek de çok zor bir şeydi özellikle o zamanlar. Ama bir mekan vardı, Peyote. O dönem amatör şekilde ilk konserini verecek bir gruptuk, Peyote’de Cuma gününü vermişti rahmetli Hakan Orman bana.

Peki bugünü de düşünerek 2008’de sahneye ilk kez çıkan heyecanlı Barış’ın omzuna dokunacak olsan ona o an ne söylerdin?
Hiçbir şey demem çünkü kafası karışacak, panik olacak. O yolda, dayak yiye yiye ya da heyecanlana heyecanlana ilerlesin. Ulaşmak istediği, kendini kanıtlamak istediği, gazlandığı bir sürü şey var.
Yıllar içinde niş bir kitleden daha geniş bir dinleyici profiline eriştiğine hepimiz şahidiz. Başlarda seni cazcı olarak niteleyip uzak duranlar müziğindeki zenginliği görünce kendiliğinden dahil oldu yolculuğuna aslında. Bu değişimi neye bağlıyorsun? Çünkü aslında sen ilk günden beri aynısın, nasıl bu kadar yayıldı BD Deneyimi?
Ben aslında hiçbir zaman cazcı demedim kendime. Caz müziği de yapmadım. Türkiye’de de hep iyi caz festivallerinde sahne şansı buldum. Dolayısıyla trompet çaldığım için caz yakıştırması yapılıyordu. Ama günün sonunda baktığımda rock, hip hop, işte biraz da elektroniğe göz kırpan çok çeşitli bir müzik yapıyordum. Sevdiğim şeyleri bir araya getiriyordum böylece.
Şimdi tarzlardan bahsettik biraz, sen müziğinde caz, elektronik, hip-hop ve hatta Türkçe pop’tan ilham alıyorsun. Peki bu türler arasında yolculuk yaparken kendi tarzından sapmadan nasıl bir denge kuruyorsun? İnsan kaybolur nihayetinde bazen yolculuklarda.
Kaybolduğum oluyor. Çok doğru. Bazen bu ev stüdyosunda oturup; çalışıyorum, çalışıyorum, çalışıyorum ve duruyorum. “Resmen zehirlendim” diyorum. Hiçbir şeye dokunmadan bırakıyorum, aşağıya iniyorum. Biraz ara veriyorum, başka şeylerle vakit geçiriyorum. Bu müziksiz bir süreç oluyor. Kafamda hayatta kalma ve yaşam dertleriyle birlikte müzik de çok iç içe girdiği zaman kendimi iyi hissetmiyorum. Ama günün sonunda yapmak istediğim müziği, sevdiğim şeyi biliyorum.
Aslında kendi yolunu bulmaktan bahsettin şimdi ama bu süreçte kendine bir oyun alanı yaratmayı seviyor musun? Ya da kaybolmak güzeldir dediğin oluyor mu?
Bir şeyi yaparkenki kaybolma sürecinde yine de bir inancın, bir tutunma noktan yoksa fade-out olursun gibi düşünüyorum. O yüzden, dediğim zehirlenme de tam olarak o. İnandığın ve tatmin olduğun bir iş, elemelerden sonra çıkıyor.
Biraz da “Fail Play” albümüne gelmek istiyorum, benim seni tanıdığım albümdü bu…

Kayıtları 2016’da başlamıştı “Fail Play”in. O zamanlar albüm çıkarmak da kolay değildi. Herkesin albümü yoktu. Plak şirketine bağlısın bir kere. Kaydedildiği zamanlar 27 yaşında falandım. Yine de çok ciddi bir çalışmanın ürünü. 4 kişinin ortak albümüdür o.
“Fail Play”den sonra bir kırılım oldu senin hayatında ne oldu da “ben artık tam manasıyla şarkı da söylemeliyim” diyerek sesini de kattın şarkılarına?
Barıştık Mı? solo proje olarak başlayıp sonrasında “Fail Play” albümünü yapma yoluna girince artık olay bir grup müziğine döndü. Ama grup müziği söz konusu olunca da ortak karar ve ortak akıl işin içine girmeye başlıyor. Yani ben de, günün sonunda kendi istediği olsun isteyen birisiyim. Oylama yapılarak bir müziğe karar vermek gibi şeyleri de istemiyorum. Şarkı söylemek istiyordum ben zaten. Pandemide daha bir sevdim. Bir iki konseri oldu Barıştık Mı’nın. Orada da çok sevdim şarkı söylemeyi. Gruba hiç sokamadığım eski bestelerim vardı. “Bunlar farklı müzikler” dediğim. “Trompetin yine kendini ortaya koyduğu ama bir singer-songwriter müziği sayılacak ve bir tarza bağlı kalmayacak şekilde neler yapabilirim?” diye düşündüm ve onu yaptım. Dolayısıyla bu şekilde başladı.
Ve bundan sonra dinleyicilerin ikiye bölündü mü, enstrümantal ya da sözlü şarkıları sevenler olarak?
Tabii ki de bölünen bir dinleyici kitlesi var. Barıştık Mı? ile sadece solo projenin arasında kalan dinleyiciler var. “Abi hiç öyle eskisi gibi müzikler yapmayacak mısın?” diyenler var. Beni ‘Kâkülünde Ak Oldum’ ile tanıyıp direkt sözlü şarkılarıma bağlanan insan da var. O yüzden şimdi son albümde bunun bir ortasını bulacağım.
Tabii enstrümanist demişken trompet gibi güçlü bir enstrümanla sahnede yer almak, performansına nasıl bir boyut katıyor sence? Enstrümanist bir şarkıcı olmak, anlatmak istediklerini daha güçlü bir şekilde ifade etmeni sağlıyor mu?
Bence kesin öyledir. Elinde bir element var bir şeyler yaratabileceğin. Ben her gün hâlâ en az 1,5-2 saat trompet çalışıyorum. Röportajdan önce de trompet çalışıyordum örneğin. Yani müziğe vakit ayırmayı seviyorum. Müzik her yerde benim için. Hayatımın parçası, klişe bir tabirle. Kendimi ifade edebileceğim yollar da o kadar açılıyor.
15 yılı aşkın süredir yolunda ilerlerken üretim hızını da aslında epey yüksek tutuyorsun. Neredeyse araya eklediğin single’ları saymazsak her sene bir albümün çıkıyor ki o arada sen yeni albümlere de hazırlanıyorsun. İlhamını bu kadar sürekli hâle getirmeyi nasıl başarabiliyorsun?
Bir kere bu odaya girdiğim anda sürekli fikirler kaydediyorum. Genelde albümler şöyle başlıyor: “Ya hadi yeni bir şarkı çıkarayım diyorum” sonra bakıyorum ki “aa bu şarkı da vardı, bunu da yapayım” diyorum. Benim işim bu. Nihayetinde artık yıllar sonra ben bundan para kazanmaya, kendimi geçindirmeye başladım. Sadece müzik yaparak duygusal olarak da bunun karşılığını alıyorum. Artık diyorum ya insanlar beni dinlemeye başladı, görüyorum o şarkı söyleyenleri. Bunun maddi ve manevi olarak bana geri dönüşü olmaya başlayınca daha çok şevkleniyorum.
BD Deneyimi’nden bahsetmiştim az önce. Senin konserlerin gerçekten de bir deneyim sunuyor insanlara aslında ve bence asıl bağlayıcı noktası samimiyet. Yerli ve yabancı seyircilerle yakaladığın uyumu nasıl anlatırsın? İletişiminiz nasıl mesela?
Sana bir şey diyeyim mi? Orada beni tatmin eden sayıda seyirci olmasa aşağı inip o hareketleri yapacak cesareti bulamam çünkü şunu fark ediyorum; kendi konserimde insanlar benim şarkılarımı duymak için gelmişler, sıradan bir etkinlik var diye gelmemişler oraya.
Onlar benim için oradalar. Beni görmek için, beni duymak için oradalar. Bunun ne kadar değerli olduğunu şimdi daha çok anlıyorum. Daha çok öğrenci gelsin, dinleyebilsin istiyorum. Ne istiyorsam da onu yapıyorum.
Konserlerinde hiç beklemediğimiz şarkıları duyabiliyoruz senden. Bazen bir Türkçe pop şarkısıyla 90’lar diskolarına, bazense Kayınço ile bir Trakya düğününe dönüşüyor performansların. Peki bu durumda önce senin eğlenmen mi temel faktör? Ben eğleneyim ki seyirciyi daha da ateşleyeyim mi diyorsun?
Tam olarak öyle. Yani bu coğrafyada yaşıyorsak insanları neyin eğlendirdiğini aşağı yukarı hepimiz biliyoruz. Benim dertli şarkılarım çoktur baktığında. Ama ben insanlarla hep beraber eğlenelim istiyorum. Bir yandan kah gülelim, kah eğlenelim.
Murat Ertel benim ışığımdır. Hatta beraber yaptığımız bir çalışmamız da olmuştu. Ne zaman bir şeylere kafam takılsa, zihnimdeki eleştirilerin ve özgüvensizliklerin altında kaldığım bir dönem olsa onu hatırlarım hep. Bu çok önemli bir şey. Ona da söylerim zaten, “ışığımsın” derim. Yeri ayrıdır onun bende. BaBa ZuLa’nın sahneleri de benim için büyük ilhamdır.
Barıştık Mı? projenle Roxy Müzik Günleri’nde birincilik elde etmiştin ve yıllar sonra bu yarışmanın jüri üyelerinden biri oldun. Bir zamanlar o sahnede müziğini duyurmaya çalışırken şimdi yeni insanların sesine kulak vermek sana nasıl hissettiriyor, senin açından duygulu olmalı biraz 🙂

Abi Roxy çok acayip bir şey hayatımda! 90’lardan beridir hep böyle abilerimden, ablalarımdan, müzikle uğraşan insanlardan biliyordum. Çünkü müzik için alternatif olan tek yarışmaydı. Bu tür yarışmalara ihtiyaç olunan bir dönemde Roxy çok önemli isimler çıkardı.
Beni kim dinler, ne yapar falan derken, Roxy’de daha o zaman solo proje de yapmamıştım. Grupla çalıyordum ama kendi ismimle çıkmaya; Barış, Barıştık Mı gibi bir şeye cesaretim yoktu. Roxy’de birinci olunca, “ne oluyor ya, şaka gibi” dedim.
Roxy’den bahsetmişken, 2000’lerin son yıllarında birçok mekanda yavaş yavaş müziğe adım atmış birisi olarak o zamanların mekan kültürüyle bugünkü mekan kültürü arasında meydana gelen farklılıklar seni ve müziğini nasıl etkiliyor? Mesela bir yerde Peyote’den bahsederken Peyote Meslek Lisesi demişsin, bugün böyle bir eğitim alanı var mı sence müzisyenler için?
Bence yok. Ama bu ülkede Tayfun Polat, Hakan Tamar, Murat MRT Seçkin gibi isimler oldukça bu tür mekanların kültürleri bir şekilde yaşayabilir. Ama emin de değilim, bilmiyorum abi çünkü jenerasyon sürekli değişiyor. Gelenler, gidenler hep değişiyor.

Bak geçen gün Radyo Modart açıldı. Hatta açılış günü de ben çaldım. Tayfun Polat ve Hakan Tamar’ın işi. İkisi de benim için çok önemli. İnsanlar. Türkiye’de alternatif müziğin hala don kişot’u diyorum onlara.
Son olarak da 18 Aralık’ta şimdiye kadar hiç sahnede çalmadığın şarkıları bile seslendireceğin, bol konuklu bir konserin olacak Zorlu PSM’de. Sürprizleri bozmadan seyircileri nelerin beklediğini senden dinlesek mi birazcık?
Geçen gün setlist’i de paylaştım esasında. Sıralamasız da olsa insanlar şarkı listesini gördü. Geçmişimde 6 albüm var bütün projelerle birlikte. Bunların hepsini çalamıyorsun normalde sahnede. Ve ben bu sefer hiç çalmadığım şarkıları da çalmak istedim. Sahnede hiç yer vermediğim ve yine eski projelerden çaldığım şarkıların da olduğu şekilde 10. yılımı kutlamak istedim. Özel konuklarım da var. Aga B var, Can Kazaz var. Sibel Alaş, 1995 yılına dair hatırladığım en önemli şeylerden biriydi. O, onun “Adam” şarkısı ve o şarkıyı cover’lamak da bana gurur verici bir hadise olarak dönmüştü geçen sene. Böyle bir kutlama yapacaksam Sibel Alaş olmadan olmaz diye düşündüm. Duyanların, bilenlerin geleceği özel tek seferlik bir 10. yıl kutlaması olacak aslında.


