Nekropsi’den akademisyenliğe komplike bir sanatçı: Cevdet Erek

Murat Beşer
Yazar:
Okuma Süresi: 16 Dakika

Kimimiz Nekropsi münasebetiyle müzisyen tarafını daha iyi biliyor, kimimiz de akademisyen ve eğitmen… Ancak 1974 İstanbul doğumlu Cevdet Erek, davul çalan, beste yapan, sesi ve mimariyi bir araya getirerek enstalasyonlar yapan, sanatsal performanslar üreten komplike bir sanatçı. 

Şimdi İstanbul Teknik Üniversitesi, Müzik Teknolojisi Bölümü’nde doçent olarak görev yapan Erek’i yazdığımız Roxy yazısı vesilesiyle konuk ettik; geçmişi ve bugünü sorduk. Kısa sorularımız karşısında titizliğini, detaycılığını ve mükemmeliyetçiliğini konuşturan Erek, aydınlanmadık nokta bırakmayana kadar uzun uzun yanıt vermekten kaçınmadı.  

Nekropsi öncesinde beslendiğin müzikal kaynaklar nelerdi?

Nekropsi’ye dönüşecek grubumuza orta üç – lise bir yıllarında ve lise arkadaşlığıyla başladık. Ondan öncesi çocukluk… Bizim ailede geleneksel müzik yapma durumu yoktu, ana kaynak zamanın radyo televizyonu, annemin mırıldandığı şarkılar türküler. Sonra her tarafımızı saran 80’lerin popüler müzikleri, kasetler dergiler, yavaş yavaş rock. Ortaokuldan itibaren hemen her türlü kayıtlı müziğe karşı gittikçe artan bir merak başladı bende. Sürekli arama tarama, değiş tokuş kaset çekme çektirme. Gruba giden yolda en büyük ateşleyici ise metalin hızla sertleşen tarafı oldu. Thrash, speed, death ve benzeri alt türlerin bizim memleketteki akisleri ile her türlü alternatif müziğin olduğu alt-kültür ortamı, batıdan progresif rock külliyatı ve tabi bizim memleketin 70’lerinden 80’lerinden türlü müzik.

Nekropsi adını kim önerdi? Bu isim sonradan neden (Necropsy’den Nekropsi’ye) Türkçe’ye çevrildi? 

Necropsy ismini bir İngilizce tıp sözlüğünden bulmuştum, hayvanlara yapılan otopsi anlamına geliyordu. Logo, kaset CD kapak, konser poster ve benzeri görsel işlerle ben uğraşırım genelde. Daha enstrümantal bir müziğe kaydığımız ve “Mi Kubbesi”ni ortaya çıkaracak dönemin başlarında adımızı Türkçe yazmaya başlamıştık.  Bu kelime Türkçe tıp literatüründe de Nekropsi şeklinde kullanılıyordu, bu isimde veterinerlik fakültelerinde dersler vardı ve bilimsel kitaplar bu başlıkla çıkıyordu. 

Sanırım ilk olarak 1993’te bizim okulda, Mimar Sinan Üniversitesi’nin oditoryumunda Müzik Kulübü olarak düzenlediğimiz kısa festivalin posterlerinde kullandık. Festivalin diğer gününde, yıllar sonra bir araya gelen Moğollar’ı getirmiştik. Bu arada ismin bulunduğu yıllar death metal’in yükseldiği yıllar ve ismin konmasında Death, Autopsy, Obituary, Carcass ve benzeri ölümü/ölüm sonrasını konu alan bu dünyanın da etkisi de var. Bu arada son yıllarda bu kelimeyi daha fazla duyar olduk: Hayvan haklarının gündeme geldiği ve hayvan ölümlerinin nedenlerini irdeleyen haberlerde, sosyal medya paylaşımlarında sık sık nekropsi raporlarından sonuçlarından bahsediliyor.

İlk dönem (Cevdet Erek; Cevo, Tolga Yenilmez; Düşükalper, Cem Ömeroglu; BB, Patrick Chartol; Satin) mahlas kullanıyordunuz? neden? 

Eğlenmek veya isimlerle çok öne çıkmamak için çeşitli mahlaslar kullanıyorduk bazen, özellikle konserler için. Bu dediklerini nerede kullanmışız hatırlamıyorum, ama basılı albümlerden birinde değil. Albüm kapaklarında genelde soyadı olmadan isimlerimizi kullanmışız, Cem-Cenk-Cevdet-Tolga gibi, bir de isimlerin sadece ilk hecelerini sık kullanırdık, Cem Cev Pat Tol gibi.

1996 yılında Roxy Müzik Günleri’nde birinci oldunuz, bu yarışma size neler getirdi?

Sanırım iki alan vardı, Teoman’a birincilik ödülü verildi, bize de en iyi avangart grup ödülü verildi. Ödülün bizim dünyamızda Nekropsi’nin duyulmasına olumlu bir katkısı oldu. Ödül gecesi konserimiz de çok sert ve yüksek enerjiliydi diye hatırlıyorum. 

Maddiyat tarafı da şöyle: Biraz flu hatırlıyorum, bizimkilere de sormak lazım; bir Yamaha elektronik piyano verildi, sanırım Teoman’a ödül olarak verilen davul setiyle değiş tokuş yaptık sonradan -ya da tam tersi. Bir de albüm anlaşması ödülü verildi, Polygram plak şirketiydi sanırım. Enstrümanı kullanamadık, satmak durumunda kaldık: Ada Müzik ile Mi Kubbesi albümü kaydına başlamış ve yol almıştık, bize ayrılan kayıt saatlerini aştığımız için de stüdyoya borçlu duruma düşmüştük ve oraya gitti satılan enstrümanın parası. Albüm anlaşması ödülünü da hali hazırda Ada Müzik ile albüm işine girişmiş olduğumuz için değerlendiremedik. Bir de, bana bir en iyi müzisyen diye bir ödül verilmişti, ağır demir bir plaketi duruyor bende hala, gitar klavye vb. dururken davulcuya verilmesini garipseyenler olmuştu.

Aynı yıl Jimmy Page – Robert Plant (Led Zeppelin) konseri öncesinde çaldınız? Nasıl bir atmosferdi?

Güzel bir atmosferdi. Bu soru uzun bir cevap ister, Cem’le Tolga’yla Memo’yla birlikte yad etmeli, ne hatıralar çıkar kim bilir. O güne dek çaldığımız en büyük seyirci kitlesine, tıka basa dolu Bostancı Gösteri Merkezi’nde iki gece üst üste çaldık. Led Zeppelin’in bu iki efsane ismini görmeye gelmiş çeşitli jenerasyonlardan insan vardı ve sanırım o zamana kadarki en büyük kanlı canlı tanıtımı oldu bizim grubun. İzleyicileri “Merhaba, biz Kadıköy’den Nekropsi”, yani buranın çocuğuyuz diye selamladıktan sonra dan dun çaldık. Page’in bir gece, Plant’in diğer gece davul setinin arkasından bizi izleyip müziğimize iltifatlar etmeleri, bizi turnelerin davet etmeleri gibi güzel hatıralar var.

Konserlerde kullandığınız madenci şapkaları neyi ifade ediyor?

Konserlerde madenci şapkaları değil, kafa fenerleri kullanıyorduk. O sırada hepimiz üniversite öğrencisiydik, kulüpler aktifti hatırlarsan. Okullardaki mağara veya sualtı gibi kulüplerin etkinliklerine katılanlarımızı vardı, Tolga dalıyordu, oralardan çıkmış olmalı fikir ve fenerler. Diğer yandan da hep tekrar eden maden ocağı faciaları vardı, işçi ölümleri. Bu görselliğin direkt akla getirdiği de buydu ve farkındaydık.

Nasıl bir davul ekipmanına sahipsin? Soundu çeşitlendirmek için neler yapıyorsun?

2010’lardan beri Nekropsi’de kullandığım davul, 1978 model bir Ludwig Vistalite, hani transparan akrilik olanlardan. Bas davul/kick’te bir çift pedal kullanıyorum uzun zamandır, bir Tama – Iron Cobra, Nekropsi parçalarının bazılarında elzemdir. İki trampet kullanıyorum genelde; biri gayet konvansiyonel boyda bir trampet, diğeri ise yanından tef gibi zilleri olan küçük bir mini trampet olur. İki hi-hat gerekiyor, yine Nekropsi’de özellikle kapalı hi-hat’ler ve çift bas davullar kombinasyonu sık olduğu için. Ludwig’in büyük iki floor tomu var, büyük bas davulla birlikte alt tarafları destekler -Sekizler parçası girişine bakılabilir tınıları için. Ziller çeşitli ve değişir, ama tipik heavy crashler, ride-crashler olmalı, grubu ancak yürütebiliyor son zamanlarda. Fantezilerden bir örnek de; yıllarca büyük bir sini tepsi kullandım, hani yemek yenir üzerinde, döve döve bir kenarı düzlendi artık, Harf Devrimi’nin ara 7/8 bölümlerinde duyabilirsin. 

Davulunun topluluk sounduna kattığı şeyler nelerdi? 

Nekropsi’de davul, genelde bir davulun ritim-baskın bir gruba katacağı şeyleri katar, biraz da progresif gruplarda olan. Davulla başlayıp onun üzerine kurulan ve gelişen parçamız çok var, oralarda rolü hayatileşiyor tabi. Diğer yandan bazen çok sadeleşip, elektronik-vari tonlarla geri çekiliyor, Aylık albümünde çeşitli örnekleri var. Ana konserlerde özellikle beklenmeyen tempo değişiklikleri, dur-kalklar, plansız toplu hareketlerde öncülük yapması da gerekiyor ve de genelde hayli sert ve net çalınması gerekiyor.

Alternatif müzik sahnesinden gelen bir müzisyen olarak akademisyenlik (ya da kurumsallık) ile zaman zaman aranda çelişkilerin olduğunu düşünüyor musun?  

Tabii ki var. Ama ortaklıklar ve ikisinin ilişkileri üzerinden zengin potansiyeller de var. Alternatif dediğimiz sahnede çok aktifken bile hepimizin kamu üniversitelerinin öğrencisi olduğunu, genelde hep üniversitelerde, üniversite şenliklerinde, öğrenci kulüplerinde organize olduğumuzu önceki sorulara bakarken yine hatırlıyordum, doğal evlerimizden biri hep üniversite idi. Bazen “yaman bir çelişki”, ama kendimizi bildik bileli hayatımızın merkezinde ve doğallaşmış.

2017 yılında çıkan asma davul kayıtlarından oluşan “Davul” albümü… Burada asma davulu nasıl kullandın? 

Memlekette asma davuldan beklenen tipik rolün biraz dışına çıksak, bedene asılan seyyar bir bas davulla tek başına neler yapabiliriz gibi düşünceler vardı yıllardır, bir merak. Bir yandan eller ve kollar grupta çaldığımız davul setine “bateri”ye alışmış, diğer taraftan yine uzun süre diğer gürültü müzikleriyle -noise-, beat merkezli elektronik müziklerle olan aşinalık -kulak da ona göre duyuyor. Büyük bas davullar, süreklilik, minimallik, sertlik, dokular, teknonun çeşitli bölgeleri… Balkan grubunda çalma deneyimi diğer yandan, aksak danslar özellikle. Bir yandan mikrofonlar, masa ve sürekli iletişimde bir sesçi -genelde yine Nekropsi ses’ten Gökhan Deneç- aracılığıyla güçlendirilmiş / amplifiye ses ile uğraşırken, dilediğin zaman mikrofonlardan uzaklaşabilmek, sahne varsa orada gezinmek, oradan uzaklaşmak, mekânları da araştırmak -aslında üzerimize asılan bir davulun tarihsel ve doğal hali gibi. Bir yandan çocukluğa gitmek, kaba maç davullarına -Kadıköy diyeyim sen anla. Bütün bunları yaparken de halen çok güncel bir geleneksel çalgının çalındığı müzikleri, düğün derneği dansı hatırlamak. Dünyadaki başka bas davul geleneklerine uzanmak, onların özlerine bürünmek. Aklıma gelen bazı motivasyonlar bunlar. 

Burada çaldığın asma davul yüzde yüz geleneksel mi? Yoksa modifiye ettin mi? 

Belki hatırlarsın: Muammer Ketencoğlu, Sumru Ağıryürüyen, Brenna MacCrimmon ve benden oluşan bir Balkan müziği grubumuz vardı, Kalan Müzik’ten 2001’de çıkan “Ayde Mori” albümü fikir verebilir. O dönemde özellikleri zeybekleri çalmak için bir davul gerekmişti, Muammer Abi’nin bir tanıdığı, yanlış hatırlamıyorsam Edirneli bir Roman arkadaştan kullanılmış bir davul satın aldım. Bu davul o davuldur ve evet, Trakya için gelenekseldir -tabii ki benimki gibi plastik deriliden önce hayvani derili olanlar kullanıldı yüzyıllarca. Benim modifikasyonlar ise; üzerine bazen saldığım bir iki minik top zincir, tırnak makası zincirleri düşün, kasnak yanlarına tıkırtılar yapmak için bir iki tahta parça eklemek gibi. Davulun bedeni dışında ise; davul setlerinin bas/kick davul tokmaklarına benzer büyük bir keçe tokmak kullanıyorum genelde ve olta ucu çubuk.

Bu sınırları olan bir çalgı mı sana göre, yoksa sınırsız mı görüyorsun? Monotonluk riski yok mu?

Her çalgının kendi sınırları var, yapılabilecekler ise sınırsız diye düşünüyorum. Monotonluk riski her şeyde var, şu an kullandığımız yazıda, boyada, istediğin her sanat dalında. Ama insanla ilgili sanırım, zavallı davulla ilgili değil. Monotonluğa sadece risk olarak değil, bilinçli bir tercih ya da bir de biçim/form olarak bakalım bir de: Bazı konserlerde dakikalarca aynı ritmi çalıyordum, bunu albümü dinleyerek biraz hayal edebilirsin. Çokça mini tını ve doku farklılığı içerse de gayet monoton, hem de ne şahane bir monotonluk. Karga’da veya bir iki başka yerde baştan anons ediyordum: bu hem dinleyici hem çalan için bir dayanıklılık testi olacaktır gibi 🙂 Kapıları açık tutuyoruz hep, bu ritmik monotonluğun, bu tekrar zevkinin içine giremeyen olursa -ki gayet doğal, hemen mekânı terk edebilsin ya da hava alsın çay içsin, isterse de geri dönsün. 

İngiliz plak şirketi Subtext etiketiyle çıktı? Bu plak şirketini nasıl buldun? Ve neden plak bastın? 

2014 yılında İngiltere’de, Bristol’de Alt Üst isminde büyükçe bir kişisel sergi yaptım Murat. Serginin düzenlendiği Spike Island Sanat Merkezi’nin sergi alanının ortasındaki merkezi mekânı biraz yüksek bulmuştum, ortasına kat ekledik ve sergiye ismini veren Alt Üst fikrine ulaştık. Kabaca, alt katta karanlık ve ışıklar ve mütemadi bir bas davul sesi, çok sert olmayan bir tekno gibi bir yandan, yukarısı ise gün ışığı alıyor ve bizim eklediğimiz ahşap döşeme vasıtasıyla alt kattan güm-güm sesler ve titreşimler geliyor. Bu mekânın çevresinde de çeşitli başka şeyler… Bu sergi, ilk kez düzenlenecek Bristol New Music Festival’in de bir parçası idi ve festivalde yer alacak aslen Bristol’lü Emptyset elektronik/gürültü ikilisi ile bir ortaklık yapılabileceği konuşuldu. Emptyset’in müziğini çok beğendim; estetiği yakın geldi, bazen çok kaba, net ama bozuk (distorte), sade, kuvvetli gibi. Ve şöyle bir güzel iş birliği oldu: Önce festival kapsamında, benim serginin boşluklu alanlarından birinde bir konser verdiler, ben sergi açılışından sonra İstanbul’a okula dönmüştüm göremedim, ama bangır bangır ve çok iyi olmuş. Diğeri ise; benim Cetveller ve Ritim Çalışmaları’ndaki cetvellerden Ritim Cetveli’ni (ki üzerinde 4/4 ve 9/8’in ana vuruşları çizilidir) sese, yani bir ritme çevirmelerini teklif ettim ve de bana gönderdikleri ses dosyasını sergideki bir alana, iki hoparlör ile yerleştirdim. Neyse, Emptyset’ten James (Ginzburg)’un Berlin’de bir ortağı ile daha taze olan Subtext Recordings şirketi varmış, bu proje vasıtasıyla iletişimimiz devam ederken, bir şeyler yayınlasak dedik benim çalışmalardan. O sırada taze bir iş vardı: Emin Alper’in “Abluka” (uluslararası platformda “Frenzy) filmi Venedik Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü’nü almıştı, müziklerini de ben yapmıştım. Oradan iki parçayı aldık ve Subtext’ten bir plak olarak yayınladık, “Frenzy” başlığıyla. İyi oldu. Ardından da bir uzun albüm yapalım dedik, aslında Frenzy gibi elektroniğin de baskın olduğu albüm hayal ederken, ben davul ile bir soloyu teklif ettim, sade, minimal karanlık, ama heyecanlı ve kuvvetli, neredeyse elektronik bentler kadar kuvvetli ama tam akustik kayıtlar. Berlin’e gittim, bir gün tonlama yaptık, ardından iki gün de tam doğaçlama kayıt, James de var, tartışıyoruz aralarda. Sonra İstanbul’a gelince bu kayıtlardan parçalar kestim ve gönderdim, miksi yapıldı, hiç edit yapılmadı, elektronik efekt kullanılmadı ve 2017’de “Davul” albümü ortaya çıktı. 

Berlin’in modern sanat müzesi Hamburger Bahnhof’ta önemli Bergama Stereo adlı bir sergi yaptın. Konsept neydi, nasıl gerçekleşti? 

2018 yılında, Berlin Hamburger Bahnhof Müzesi ve Ruhr bölgesinde gerçekleşen müzik ve sanat festivali olan Ruhtrienali’nin ortaklığıyla bir kişisel sergi teklifi geldi. Bir süre çalıştıktan sonra, önce Ruhrtrienali kapsamında Bochum şehrindeki eski bir türbin holünde sonra Hamburger Bahnhof Müzesi’ni büyük tarihi holünde sergilenecek bir proje ve performansı programı gerçekleştirdik. “Bergama Stereo” başlığı ile, Berlin’de Hamburger Bahnhof müzesi gibi Berlin Devlet Müzeleri’nin parçası olan Pergamon Museum’a ismini veren ve İzmir Bergama’dan götürülmesi ile ünlü Büyük Bergama Sunağı (veya Zeus Altarı) büyük mimari yapıya direkt bir gönderme yapılıyordu. Üzerine çıkılabilen, 35 kanala ses sahip bu büyükçe ahşap konstrüksiyon, bu sunağın tarihsel yolculuğunu ve nasıl algılandığını yorumlamaya çalışıyordu. Eski mimari yapıyı çevreleyen heykel anlatımı yerine çokça hoparlörden yayılan sesler ve boş hoparlör kutuları çevreliyordu. Aylarca enstalasyon olarak sergilendi, aynı zamanda Bochum’da 6 Berlin’de ise 3 ayrı konser etkinliğinde başka müzisyenlere ev sahipliği yaptı. Sonra İstanbul Arter’de ve Bergama Tiyatro Festivali kapsamında sunağın temelleri üzerinde duracak yeni versiyonlar yaptık. En son haber; bu enstelasyonun bir parçası, Hamburger Bahnhof Müzesi koleksiyonuna alındı ve şu an gösterilmekte. Berlin’de olup okuyanlar varsa, kısa bir ziyareti tavsiye ederim.

2025 BeatSommelier

Yazıyı Paylaşın
Yorum Yazın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir