Batıkan Baksı sizler için İsveç’te Metal müziğin gelişimi ve favori gruplarını yazdı. Keyifli okumalar dileriz.

Metal aleminin aslında en tartışmalı ve kendine özgü türlerinden biri şüphesiz ki İsveç’in metal sahnesi. Sınıflandırmanın en zor olduğu tarzlardan biri olan İsveç metali, dünya genelinde metal müziğin kollara ayrılmaya başlamasıyla rüştünü ispatlamış epey de köklü bir tür. Asıl büyük patlamayı 1990’lardan itibaren kurulan gruplarla yapmış olsa da aslında 1970’lerin sonlarından beri İsveç’te yoğun bir metal müzik üretimi var. İsveç’in malum mobilya markası ve köftesinden sonra dünyaya en çok ihraç ettiği şeylerden birisinin de metali olduğunu söylesek yalan olmaz yani. (ehehe) Bir kere adamların coğrafyası, metal müzik için biçilmiş kaftan. Düşünsenize neredeyse yılın 4 ayı boyunca büyük oranda karanlık bir bölgede yaşıyorsunuz, insan ilişkileriniz görece sınırlı ve kar, kış, kıyamet etrafınızı sarıveriyor. Böyle bir ortamda sevgi pıtırcığı olup ABBA gibi şeker şarkılar da yapabilirsiniz; ya da “biraz da gerçek hayat” deyip metalin tüm doğruları yüze çarpan yönüyle hayatın her kısmını (bilhassa insanların rahatsız olacağı) anlatırsınız. İşte İsveç’te bunu yapanlar hiç de az bir grup değil. Peki ya İsveç metalinin geçmişi nereye dayanıyor ve yıllar içerisinde nasıl bir gelişim gösterdi? Bugün hem bunun kısa bir özetine hem de İsveç’ten çıkmış 5 önemli grubun seçtiğim albümlerine bir bakacağız. Uçak biletleriniz hazırsa şimdi rotamız İsveç!
İsveç’te metalin ateşi buzları eritiyor…İsveç’teki metal müziğin kökleri aslında 1970’lerin sonlarına ve 1980’lerin başlarına dayanıyor. Bu dönemde, dünya genelinde heavy metal müziğin yükselişi hâlihazırda başlamışken, İsveç’te de bu akımın etkileri görülmeye başlamıştı. Black Sabbath, Judas Priest, Iron Maiden gibi İngiliz heavy metal grupları İsveçli müzisyenler üzerinde büyük bir etki bırakınca burada sert müzik yapanlar İsveç’te de metale bir yer olduğunu düşünmüşlerdi. Bunun üzerine İsveç’te metal müzik denildiğinde her şeyin başlangıcı olarak da sayılabilecek 1976 tarihinde kurulan Heavy Load ve 1979 yılında müziğe başlayan 220 Volt, müzikal çalışmalarına başlamışlardı. Heavy Load, adından da belli olacağı üzere hem heavy metale gönderme yapıyordu hem de aslında hard rock ve heavy metal arasında bir araftaydı. İsveç metal sahnesinin temellerini atan bu önemli grup, kendisinden sonra gelecek 220 Volt’a da önemli bir kapı aralamıştı. 220 Volt, İsveç’in metal gruplarından alışık olduğumuz şekilde daha melodik bir metal yapmayı kafaya koymuştu. İsveç’ten çıkan metal müziği uluslararası arenaya da taşıyan 220 Volt, 1992 yılına kadar yoluna ara vermeden devam etti. 1992 yılında müziğe ara veren grup, 2002’de yeniden bir araya geldi. 1980’lerin başında Norveç, Almanya, İngiltere gibi ülkelerin sert müziğinden etkilenmiş olsa da İsveç metali, daha ekstrem türlere evrilmeye başlarken kendi özgün sound’unu da oluşturmaya başlayacaktı.
İsveç’te yeraltı metali yükselişe geçiyor!
“Metal zaten yeraltı müziği değil mi kardeşim” dediğinizi duyar gibiyim. Evet, kısmen öyle ama İsveç’teki metal gerçekten de yeraltında çalıyor. Özellikle black ve death metal tarzlarında ürettikleri şarkılarla meşhur olan İsveç’li gruplar 1980’lerle beraber devrim yaratacak işlere imza atmaya başlamıştı. Death metalden ziyade daha çok black metal ağırlıklı kurulan gruplar, İsveç’te kendisini metal alt kültürüne dahil gören gençlerin de en sık dinlediği gruplardan olmuştu. 1983 yılında Thomas Börje Forsberg tarafından kurulan Bathory, bahsi geçen bu isimlerden biriydi. Yaptıkları müzik, o zamana kadar çok da kulağa alışık gelen bir müzik değildi ve hâliyle black metalin de öncülerinden birisi olacaklardı. Epey karanlık müziklerle Norveç’in metal sahnesine de ilham olan Bathory, sonraları tarzını biraz daha değiştirip atalarına, yani Viking’lerin müziğine de kaymıştı. Bu da aslında İsveç dolaylarından çıkacak bir başka tarzın, yani Viking Metal’in ayak seslerinden başka bir şey değildi. Bathory ile birlikte sahneleri kasıp kavuran Dissection, yalnızca black metal değil death metal’i de müziğine katıp ortaya daha karanlık bir müzik çıkarıyordu ki yaptığı müzik aslında melodik black metal tarzındaydı. O sıralar İsveç’te black metalin dışında hardcore ve punk grupları da revaçtaydı ancak bu, diğer tarzlara göre daha niş bir kitlenin tercih ettiği topluluklardı. Daha agresif bir müzik yapan bu grupların arasında Anti Cimex ve Mob47 gibi ekipler bulunuyordu.
Death metal yayılıyor, altın çağ başlıyor!
İsveç’te black metalin dışındaki en önemli tarzlardan bir diğeri de kuşkusuz death metal. İsveç’in dünyaya en açılan grupları genelde death metal grupları oluyor ki bunların da bir sürü farklı alt kırılımları bulunuyor. İsveç’in death metal sahnesi; hız, agresif vokaller ve teknik ustalığı bir arada bulunduruyordu. Özellikle merkezi Stockholm olan gruplar, bu işi o kadar ustaca yapıyordu ki Stockholm, adeta bir death metal cenneti hâline gelmişti. 1990’ların başında artık bir “Stockholm sound”tan bahsetmek mümkündü; oldukça atmosferik olan bu müzik global arenada da ilgiyle karşılanır olmuştu. Çıkardığı gruplarla ABD’deki death metal gruplarıyla bile yarışan İsveç, özellikle 3 grubuyla death metal sahnesinin en gözde ülkelerinden biriydi artık. 1989 yılında kurulan Entombed, İsveç death metalinin en dikkat çeken topluluklarındandı. Başta “Nihilist” adıyla çıktıkları bu müzik yolculuğunda isimlerini sonradan değiştirmişler ve piyasaya sürdükleri “Left Hand Path” albümleriyle hem kendi sound’larını hem de İsveç death metalinin karakteristik özelliklerini dünyaya duyurmuşlardı. Entombed’u takip eden bir seyirde 1991 yılında çıkardıkları albümleri “Like an Ever Flowing” ile death metal nasıl yapılır sorusuna bir cevap koyan Dismember’ın açtığı bayrağı Grave ve Unleashed taşımaya devam etmiş ve death metalin şekillenmesinde büyük rol oynamışlardı.
Adı tatlı, söyledikleri acı: Karşınızda melodik death metal!
Death metal denildiğinde hiç tereddütsüz dinlemekten hiç vazgeçmeyeceğim tarzların başında geliyor melodik death metal. Hem gruplarını hem de şarkılarını çok sevdiğim bu türün başlangıcı da aslında 1990’lara dayanıyor. İsveç’in metal sahnesinde yepyeni bir dönüşüme sebep olan melodik death metal, Stockholm sound’dan biraz uzaklaşıp Göteborg’a uzanan bir türdü. Bu yüzden Göteborg, death metalin doğum yeri olarak da anılıyor. Adı üstünde daha melodik unsurların death metal öğeleriyle bir araya geldiği bu nefis tür, dünyadaki diğer death metal gruplarına da ilham veren bir müzik olmuştu. 90’larda melodik death metal rüzgarı estiren 3 önemli gruptan bahsetmek tabii ki mümkün. 1994 yılında çıkardıkları “Lunar Strain” albümüyle bu tarzın temellerini atan ve önümüzdeki ay İstanbul’da bir konser verecek olan In Flames, özellikle harmonik gitar riff’leriyle dinleyenlerin aklını almasıyla meşhur. Tabii temelleri attı dediysem, 1993 yılında “Skydancer” albümleriyle Göteborg sound’unun erken üretimini yapmış Dark Tranquillity’i göz önünde bulundurmazsak olmaz. Melodik yapıların death metalin içinde nasıl kullanılabileceğini göstermesi açısından önemli bir yer taşıyan grup, melodik death metalin emekleme dönemini temsil ediyor aslında. At the Gates’in herkes tarafından tartışmasız “en iyi melodik death metal albümlerinden” biri olarak andığı “Slaughter of the Soul” albümüyse Göteborg sound’unun uluslararası arenada bu kadar fazla tanınmasına sebep olan albümlerden yalnızca biri. Yalnızca sertlik sevmeyenlerin “bir yandan da duygularımızı okşayalım be abi” diyenlerin favori türü olan bu tarz daha sonraları metalcore gibi türlerin de kapısını araladı. “Bu kadar grup saydın peki ya senin favori melodik death metal grubun hangisi?” diye soracak olursanız da gözüm kapalı Arch Enemy derim. Çünkü Arch Enemy’nin bu tarzı oldukça başarılı sürdürmesinin yanında vokal olarak kadın sesi kullanması ve bu aslında bildiğimiz kadın sesinden çok farklı, gümbür gümbür brutal vokal olması beni en çok cezbedenlerden birisi. Angela Gossow’u canlı izleyemesem de kendisinden sonra gelen ve gruba çok iyi uyum sağladığını düşündüğüm The Agonist vokali Alissa White-Gluz’u ilk izlediğimde ne kulaklarıma ne de gözlerime inanamamıştım. Zira o ses, normal bir insandan çıkamazdı. Alissa ile kaydettikleri 3 albümde de çıtayı hep yukarı çıkaran grup, 1995’ten beri cayır cayır sahneleri yakmaya devam ediyor.
Diğer türler de işin içine giriyor…
Yıllar geçtikçe müzik ve dinleyicilerin tüketim tarzı da dönüşmüştü. Hâliyle yeniliklere de ihtiyaç vardı ki her geçen gün globalleşen metal sahnesindeki hıza yetişilebilsin. Özellikle melodik death metaliyle ün salan İsveç’in metal sahnesi, ilerleyen zamanlarda progresif, gotik, doom, Viking, heavy metal gibi tarzların birleşimini de içinde barındırmaya başladı. Çoğu yine 1990’ların ortalarından itibaren kulağımıza çalınmaya başlasa da birazdan sayacağım grupların yıldızı asıl olarak 2000’lerde parladı ve günümüze kadar ışıldamaya devam etti. Geçtiğimiz günlerde İstanbul’da iki gün üst üste verdiği konserlerle hayranlarını ve progresif sevenleri bayram ettiren Opeth, özellikle uzun uzun çaldığı ve sözlerindeki derinliklerle lirikal kaliteye önem veren metalcilerin en gözde gruplarından. Albümlerindeki şarkı sayıları az olsa da şarkıların süresiyle göz dolduran Opeth, 1996 yılında çıkardıkları “Morningrise” ve 2001 yılındaki “Blackwater Park” albümleriyle İsveç’in ve aslında global progresif metal tarihine adlarını altın harflerle yazdırdılar. Daima bir savaşa gidiyorlarmışçasına hazırlık yapan gruplar aslında bana hep çok komik gelmiştir. Örneğin Manowar’un hayatı boyunca savaş hâlinde olduğu o canavarı bir türlü göremediğimiz için 2 kez de canlı izlememe rağmen kendileriyle birazcık eğleniyorum Joey DeMaio affetsin. Ancak bizleri her daim savaşa hazırlayan bir grup var ki o da Viking’lerin yaşayan temsilcileri Amon Amarth. Geçtiğimiz Temmuz ayında bir kez daha ülkemizi şereflendiren Amon Amarth, 1992 yılından beri üye değişiklikleriyle birlikte günümüze sapasağlam gelmiş sayılı İsveç’li gruplardan. Grubun neredeyse tüm şarkı sözleri Viking tarihinden olduğu için Viking metalin de en önemli temsilcisi sayılıyorlar. Adını J. R. R. Tolkien′in Orta Dünya’sında bulunan Hüküm Dağı‘nın Sindarin dilindeki adından alan grup, dönemin savaş ruhunu da çok iyi aktarabildiği için bu tarzı seven dinleyiciler için biçilmez kaftan. Özellikle 2004 yılında çıkardıkları “Fate of Norns” ve 2008 yılında çıkan “Twilight Of The Thunder God” albümleriyle adeta kendi manifestolarını ortaya koyan Amon Amarth, İsveç’in dünyaya bağışladığı en baba gruplardan. Tabii İsveç’te kar ve metal bitmez. Bir çırpıda başka hangi grupları sayabiliriz diye düşündüğümde aklımda beliren bazı önemli topluluk isimleri oluyor: Meshuggah, Katatonia, Ghost, Soilwork, Scar Symmetry, Cult of Luna, Sabaton, Draconian yine İskandinavya’nın en büyülü ülkelerinden İsveç’in global metal sahnesinde sık sık adını duyurduğu topluluklardan.

