Ahmet San ile Çok Özel Bir Söyleşi

Ahmethan Vural
Okuma Süresi: 26 Dakika

Yakın tarihimizin en büyük organizasyonlarına imza atan organizatör ve menajer Ahmet San ile buluştuk. Bu sohbetin her satırı çok özel!

Ahmethan Vural: Merhabalar Ahmet Bey. Öncelikle söyleşi isteğimizi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederiz. Bizi takip edenlerin büyük çoğunluğu 18-24 yaş arası genç insanlar. Size erişerek aslında bir organizasyon ve müzik duayenini genç nesillere de tanıtmayı istedik. 

Öncelikle başınızdan geçenleri bütün samimiyetiniz ile aktardığınız  “San: Hiçbir Şey İmkansız Değildir” isimli kitabınız ile başlayalım. Bu kitap bizce hem bir yakın tarih kitabı hem de bir  macera/aksiyon kitabı olarak da ele alınabilir. Çünkü içinde yakın tarihe de ışık tutacak oldukça  keyifli hikayeler var.  Sizi kitap yazmaya götüren şey ne oldu ve kitapla ilgili farklı planlarınız var mı?

Ahmet San: Ben de teşekkür ederim. Şimdi ben bu mesleğe 18-19 yaşında Galatasaray Lisesi son sınıfta heves ettim ve okul bünyesinde konserler yaptım. Dolayısıyla bir talebe olarak okul düzeni içerisinde Türkiye’ye hitap eden konserler yapma becerisi elde ettim. Sonra Paris’te talebeyken dört yıl boyunca Sorbonne gibi ciddi bir üniversitede genel ekonomi ve iş idaresi okudum. Onun yanı sıra da fark dersler vererek -Türkiye’de o zaman yoktu ama şimdi var- ilk iki yıl gazetecilik yüksek okulu, sonra ilişkiler yüksek okulu okudum.

Ona rağmen, o kadar yoğunlukta bir üniversite, bir yüksekokulu aynı anda okurken iki-üç haftada bir cumaları amfiden çıkıp Münih aktarmalı İstanbul’a gelip konser organizasyonu yapıp Pazartesi sabahı da erkenden Münih aktarmalı Paris’e, sınıfa giriyordum. Dolayısıyla gerek Galatasaray Lisesi’nde son yılım olsun, gerekse de üniversite talebesi iken inanılmaz tecrübeler elde ettim. 

Paris’ten döndükten sonra, 1982 yılına kadar da Türkiye’de çeşitli organizasyonlar yapıp bir on yıllık acemilik dönemi yaşadım. Sonra 82-92 yılları arasında bir kalfalık dönemi… Dolayısıyla acemilik ve çıraklık, sonra kalfalık, inanılmaz bir birikime kavuştum. 

1993’te de aynı anda, bir sezonda 15 günde bir sekiz stadyum konseri, üç tane Tri Tenor konseri, bir uluslararası şarkı yarışması yapınca da  kendi kendimi artık usta ilan ettim. Dolayısıyla çıraklık, kalfalık, ustalık dönemleri olarak adlandırdığım dönemlerde çok büyük tecrübeler elde ettim. 2014’e kadar da bu mesleği devam ettirdim. Yani 1973 ve 2014… Tam 41 yıl boyunca ben konser organizatörlüğü, etkinlik yapımcılığı, film ve televizyon yapımcılığı, sanatçı menajerliği ve de eğlence mekanı yatırım ve işletmeciliği yaptım.

Bedelini ödeyerek, cezasını çekerek, eğlence sektörünün esasında bir meslek olduğunu ve çeşitli kategorilerde eğitim gören gençlerin bunu bir meslek olarak yapması gerektiğini de yaşayarak öğrendim. Çünkü anormal bir boşluk vardı. Üniversiteyi bitiren genç, hiçbir zaman eğlence sektörünü düşünmezdi. Bankaya girsin, şef olsun, müdür olsun… Halbuki bu sektör, daha doğrusu film ve müzik endüstrisinde anormal bir yetişmiş, değerli eğitim almış insan ihtiyacı olduğunu da bildiğim için 2014 yılında İstanbul’da Avrupa’nın en büyüğü, dünyanın da sayılıları arasına girebilecek bir film stüdyosu açma heyecanı duydum. Bu nedenle yaptığım bütün aktiviteleri sona erdirdim. Çünkü “yeter abi” dedim. Yeterince yaptım, hepsinde de başarı elde ettim. On bin etkinlik yapıp 500-600 arası ünlü ile çalıştıktan sonra film sektörüne yönelik daha kalıcı iş yapmak için eski yaptıklarımı bıraktım.

Bırakınca gördüm ki çok şey biriktirmişim. Galatasaray Lisesi’nden çevrem ısrar edince yazmaya başladım. Yazdım, yazdıkça hatırladım, hatırladıkça korktum yaptıklarımdan (gülerek). Ama bütün bunları hatırlayınca herkesin, bu mesleğe ilgi duyan kişi ve gençlerin veya bir işte çok çabuk yılmaları, vazgeçmeleri ortadan kaldırmaya yarar diye, yahut “ben ne yaparım” diye düşünen gençlere bir rehber niteliğinde bir kitabı kaleme alıp bitirme kararlılığındaydım. Pandemi sebebiyle de çok fazla evde olduğum için kitabımı son haline getirdim. Salgından sonra editör kardeşimle son rötuşları yapıp bir kitap halinde yayınladım. Özetle cebimde çok şey biriktirmişim, o biriktirdiğim şeylerle gençlere bir güzergâh çizebilirim.

Anlattıklarım çünkü dediğin gibi yakın tarih; yalnız müzik endüstrisi, etkinlik endüstrisi ile değil, iş yapma sistemlerinde de bir aydınlatıcı… Dolayısıyla bütün bunları ilgilenenler, heyecan duymak isteyenler okusun diye yazdım. Yazma sebebim bu. Biraz gerilerden aldım ama gerçek anlamda beni tanımayan jenerasyonlar da beni tanımaya başladı. Bu kitap daha sonra Storytel’de sesli olarak yayınlanmaya başladı. Kitabım beşinci baskı yolunda, yayıncıya göre çok büyük ilgi gördü. Kitap fuarlarına gidip yazar olmamama rağmen kiminde sanatçılarla birlikte yaptığım imza seansları ve konuşma programları çok büyük ilgi gördü. Bir iki podcast’te de çok ilgi görmüştü. Şimdi de kitapta yaşadıklarımı bir YouTube kanalında 15-30 dakika arası kısa yayınlarla görüntülü olarak da yayınlıyorum, amacına da ulaştığını görüyorum.

Ahmethan Vural: Tabi, Youtube yayınları da inanılmaz. Hele 93 yazı anektodları gerçekten müstesna. Ben biraz da onların dışında sorular bulmaya çalıştım hazırlığımı yaparken çünkü sorulacak çok soru var.

Ahmet San: Zaten bu yazdıklarım, anlattıklarım ilgi çekiyorsa mutlaka bence kitabımı alsınlar, Storytel’den dinlesinler. Çünkü pekiştirici faydalar sağlayacağına inanıyorum.

Ahmethan Vural: 2015 yılında açmış olduğunuz MIDWOOD Film Stüdyolarından bahse girmek istiyorum aslında. Kitabınızda eski İtalya Başbakanlarından Silvio Berlusconi ile bir anınız var. Türkiye’de ilk özel televizyonu aslında sizin kurabileceğiniz bir düzlem oluşmuş 80’lerin sonunda. Fakat olmamış biraz da o dönem altın gibi parlayan Adnan Kahveci’nin devlet öncelikli bakışı sebebiyle. Sorum şu, Film Plato’nuzun  arka planında o günlerin etkisi mi var? Hani “o gün olmadı, bugün” yapayım gibi?

“Haddimi aşarak ama haddimi bilerek…”

Ahmet San: Hayır. Ben rahat durmayan bir adamım ve çok hızlı düşünüyorum ve zamanından önce de uygulamaya geçiyorum. Bu nedenle de çok büyük zorluklar yaşadım ve hep engellerle uğraştım. Kitap yazmamın da nedeni bu. Yani bir şeyi hedefleyeceksin, o hedefe doğru gideceksin. Ama o hedefi de çok büyük yaptığın vakit, hedefine ulaşmadığın anda huzursuzluk, mutsuzluk içinde kıvranıp vazgeçiyorsun. Muhtemeli hayal etmeden bir şey olmaz zaten, mutlaka hayal kurmalı gençler. Mutlaka ve mutlaka istikrar içerisinde üstünde durmalı, çabuk engellerden yılmamalı. Ama yapabileceğin bir şeyi hayal edip etaplandırmak daha kolay. 

O nedenle bir şeyi -çok büyük değil ama-zamanından önce düşün, onu hayal et, kur, çalış, çabala, engelleri aş. Başarıyı elde edince mutluluk duyarsın ve bir sonraki hedefe kilitlenirsin. Bu bağlamda ben hep haddimi aşarak, ama haddimi bilerek bir yol haritası çizdim. Şimdiki gençler bilmez, bizim jenerasyonda aileler “oğlum icat çıkarma” derdi, halbuki hayat icat çıkarma üzerine kurulu. Bu nedenle ben rahat durmadığım için… Bir de her temasım, her olay, belki genlerden gelen bir neden; eğitimden, yeşerdiğin ortamlardan… O dönemler Avrupa’nın en önemlilerinden, İtalya’nın en önemli çifti Al Bano & Romina Power çiftiyle derin bir dostluk kurdum. Türkiye’de konserler yaptım, yurtdışında da Al Bano’nun davetlerine, konserlerine katıldım o tarihte. Sonra ülkenin başbakanı olan Berlusconi ile tanıştım. Berlusconi özel televizyonculuğu başlatan bir isimdi,

İtalya’da da Milano Due diye ikinci bir Milano şehri gibi bir yerleşim, gayrimenkul projesi vardı. İçine de Canale 5 diye bir televizyon kurdu. Özel televizyonculuğu İtalya’da başlatmıştı Berlusconi, İspanya’ya açılmıştı. Al Bano beni tanıştırınca dedim ki “Türkiye’de de yapsak ya?” Çünkü Türkiye’de de 80 ihtilalinden sonra Turgut Özal gelişim ve dünyaya açılma perspektifinde TRT’nin haricinde özel televizyonculuğa da müsaade eder, ben de beceririm diye açtım konuyu Berlusconi’ye. “Tabii” dedi, İspanya’yı açmakta olan genel müdürünü görevlendirdi. “Türkiye gelişen Pazar, Turgut Özal hükümeti geçti, kuralım” dediler. Dolayısıyla ona teşebbüs ettim, yani ne param var ne bir şeyim. Ama ben olayı doğru görüp iyi kurgulayabilirsem, Türkiye’de özel televizyonculuğu başlatırım diye düşündüm. Ama rahmetli Adnan Kahveci karşı çıktı, “Devlette özel televizyon olmaz” dedi. Ama altı ay, bir sene sonra Ahmet Özal’la Cem Uzan Star 1’i kurup Türkiye’de yayına başlattı. Dolayısıyla doğru düşünmüşüm. Mühim değil, Cem Uzan’ın olsun. Ama o özel televizyonculuk, eğlence endüstrisine de çok büyük katkılarda bulundu. Ben yapamamışım, ama zaten evet deselerdi Cem Uzan gibi birini bulup yapacaktım. Dolayısıyla ben Adnan Kahveci engelini “keşke engel gibi görmeseydim, açsaydım, devam etseydim” diye bir ders aldım. En büyük, aşılamaz gelen konunun bile esasında aşılabileceğini bir başkası, Cem Uzan yaparak bana göstermiş oldu.

Şimdi ben 2014 yılında 41. yılım da dolunca sıkıldım; Metallica’yı 3-4 sefer yap, bir daha yap, “so what?” demeye başladım. Türk sanatçı menajerliğinden sıkıldım, bıraktım. Organizatörlük, menajerlik, mekân işletmeciliği… Bütün işlerimi bitirdim. Ta seksenlerden beri Hollywood’da -gençler bilmez ama- aşık olduğum bir kadın vardı, Elizabeth Taylor. Dünyanın en güzel kadını, menekşe gözlü… Kafamı ona takmıştım, tanışmıştım mesela. Onu Türkiye’ye getirmiştim. O yıllardan beri Hollywood starlarının film çekimlerine, stüdyolara gittiğim için “Türkiye’de de çekilir mi bu filmler” diye düşünüp onlarla, yapımcılarla paylaşıp çekilebileceğini de tespit edince “Türkiye’de ben Avrupa’nın en büyük stüdyosunu yapmalıyım” deyip başladım. Dolayısıyla hep bir hayal kurmak…

Ahmethan Vural: Fakat aslında hayalleriniz de hep ayakları basan hayaller. Çünkü geçmişinize baktığımızda o büyük işlerin arka plan ve  teknik taraflarını da çok iyi tetkik ediyorsunuz mesela.

Ahmet San: Tabii. Ne eksik, ne gider, nasıl monte edilir… Ben konser organizatörü değildim esasında, iş organizatörüydüm. Yaptığım iş çok seksi bir iş çünkü. Yani kimyevi bir madde üretmiyorsun, lastik üretmiyorsun. Ben kimim de Amerikan Devlet Başkanı Bill Clinton ile ahbap olup onunla iş yapmak nerede? Bu hep yapmış olduğum meslekten dolayı. Dolayısıyla bir önceki başarı sana cesaret verdiği için, ikinci etabı ilerletebiliyorsun; haddini bilerek hep yol açıyorsun kendine.

Tabii o sürede psikolojik sermayem de çok birikti. Ben bankada paralar biriktiremedim, ama psikolojik sermayemi çok zenginleştirdim. Bu da bana güç veriyordu. İşleri kartopu gibi büyütebilme becerim de vardı. Dediğim gibi genler, çocukluğum, yeşerdiğim ortam, lise, üniversite… Bütün bunlar tabii seni geliştiriyor.  Yeter ki iş için gerekli olan bazı olmazsa olmazları doğru tetkik et ve etkili karar ver. “Evet, ben hayatta başarılı olmak istiyorum” fakat başarılı olmak için sevdiğin işi yapmalısın. Sevdiğin işte ne yapmalısın? Bir hedef koyacaksın, o hedefe göre de başarıyı yakalayınca mutlu olup kendinde psikolojik sermayeyi artırıp bir sonraki etabı zorlayacaksın. Bu paraleldedir ki ben hiçbir siyasi birikimim olmamasına, bu konuda reklamcılık geçmişim olmamasına rağmen iktidardaki Anavatan Partisi’nin, başbakanın reklam kampanyasına soyundum.

Ahmethan Vural: Siyasi iletişim kariyeriniz ile  ilgili de bir sorum var. Orada da ANAP’ın “Hadi bakalım, kolay gelsin” şarkısı var mesela. Ben 6-7 yaşındaydım tam o dönem, hala dün gibi hatırlarım. Çok etkili bir organizasyondu o da. Biraz o günlerden bahsetsek?

Ahmet San: Dediğim gibi ben iş organizatörüyüm, projeleri gerçekleştiriyorum. Bir duygum da var, “ne yapabilirim” i düşündüğüm an aynı anda ne yapabileceğime karar verip gidiyorum.  Ben yaptığım işler nedeniyle bakanlar, başbakanlar la diyalog kurduğum için… Anavatan kurucusu Başbakan Turgut Özal cumhurbaşkanı olacak, dolayısıyla Anavatan Partisine  yeni bir genel başkan seçilecek. Yeni gelen başkan etrafındaki ekipleri değiştirecek. O zaman aday olan on kişi vardı, içinden zaten rahmetli Başbakan Mesut Yılmaz’la derin bir dostluğum vardı, abi-kardeş ilişkisi. 1980’den sonra tanıdım, ama sivilken tanıdığım biriydi. Yükseldi, başbakan oldu. Yığınla büyük ajanslar köpekbalığı gibi partinin içerisine süzülmüş olmalarına rağmen dedim ki “Ben öyle bir organizasyon yaparsam bu kampanyayı alırım.” 

Onları aşmak için ne yaptım? Fransa’da François Mitterand’a, Reagan’a kampanya yapmış, kazanmış bir adam, Jacques Seguela’yı tanıyorum Frankofon olduğum için. Dediğim gibi Başbakan değiştir, ekipler değişecek, dedim ki Anavatan Partisi’nin seçim kampanyasına aday olayım, aday olmak için elimi güçlendireyim. En iyi ekibi bulayım, herkesi geçebileyim. Jacques Seguela dört farklı kültürde seçim kazandığına göre Türkiye’de de kazanabilir. Galatasaray Lisesi’nden siyasi iletişim okumuş bir arkadaşım ve eşini alıp Jacques Seguela ile ortak ENA diye bir şirket kurduk. Anavatan’ın seçim kampanyasını üstlendik, orada da eğlence sektöründen  geldiğim için şarkı bana kaldı. Seguela dedi ki “üç şarkı aday göster, bir tane mutlaka seçelim.” Üç şarkıdan Hadi Bakalım’dı benim gönlümdeki, rahmetli Onno Tunç’un yazdığı ve Sezen Aksu’nun söylediği… Seguela tamam dedi, Mesut beye önerdik. Rahmetli dedi ki “konser organizatörüne kampanya verirsek böyle olur.” Anlatmaya çalıştım, beceremeyince Semra Özal hanımefendiye -Mesut beyi desteklemişti, cumhurbaşkanımızın eşi de bir taraftan, yakınlığım da var- “efendim böyle bir şey var” dedim. O aradı Mesut beyi, dedi ki “şarkı markı bakma, vardır bir hikmeti”. Mesut bey kızdı “şarkıyla kampanya mı olur” diye. Ama Hadi Bakalım siyasi kampanyalarda müzik kullanımı kültürünü oluşturdu.

“Bütün kampanyalarda şarkı kullanıldı”

Ahmethan Vural: Tam onu söyleyecektim. Ondan iki yıl sonra Un Dos Tres ile ortaya çıkan Deniz Baykal mesela CHP… Hepsi. Bence sizin yaptığınız hareket, o siyasi iletişime de çok büyük bir iz bırakmış.

Ahmet San: Zaten Deniz Baykal’ın kampanyasını yapan da benim ANAP’taki ortağım Erol’du. Ben “Mesut bey dururken yapmam Deniz Baykal’ın kampanyasını” dedim, ayrıldık. “Ben yapayım mı” dedi, “Yap” dedim. Dolayısıyla aynı kültür Deniz Baykal’da da devam etti. Sonra da bütün kampanyalarda şarkı kullanıldı.

Ahmethan Vural: Aslında sizin kişisel tarihiniz biraz da Türkiye’nin yüzünün Batı’ya dönük olduğu dönemler ile birlikte büyüyor. 

Ahmet San: Benim Instagram’ımda Yılmaz Özdil’in bir paylaşımı var, o da bundan bahsediyor. Özellikle ustalık dönemi olarak nitelediğim 90 sonrası dönem büyük katkılarımız oldu, etrafımızdaki Bulgaristan, Ukrayna, Rusya gibi ülkelerden bile izleyicinin gelip bir turizm hareketinin de başlamasına sebep olan yıllardı tabii yaptıklarım.

Ahmethan Vural: Yani siz kendini siyasi bir kişi gibi konumlamasanız da durduğunuz yerin politik anlamda bir etkisi olmuş gibi baktığınızda. Peki şunu sormak istiyorum ben, o kadar büyük isimler getirdiniz ki adınız “Türkiye’ye komünizm gelecekse onu da Ahmet San getirir”e kadar geldi.

Ahmet San: Tabii insanın hoşuna gidiyor. Hatta Samsun’dan bir kadın bile “Kadınlar gününü ben organize ediyorum bizim mahallede, herkes bana Ahmet San diyor” dedi. Bunlar tabii hoş şeyler, damga vurduğumu gösteriyor. Kitap yazmamın da nedeni, unutuldum esasında. Ben aynı anda on sanatçıyı yönetirken -Sezen’den Kenan’a, Burak Kut’tan Tarkan’a, yabancı sanatçılar vesaire- çok görünür birisiydim. Kitabımı yazınca biraz daha öne çıkıp beni bilmeyen jenerasyonun da tanıyor olması beni de mutlu ediyor tabii ki. Bir de faydalı olacağımı düşündüğüm için sizin gibi değerli programlara katılmaya gayret ediyorum.

Ahmethan Vural: Ahmet abi şeyi sorayım, ben biraz teorik sorular soruyorum da, çünkü diğerleri çok sorulmuş. Eğlence sektörlerini ele aldığımızda, edebiyata baktığımızda bir sektör görüyoruz. Filmde bir sektör görüyoruz, sporda keza, oyun sektörü de aynı şekilde. Müzikte biz bir piyasa görüyoruz, bir endüstri, enstitü görmüyoruz. Müzik bunu neden aşamadı? Neden biz hep kişisel ilişkilere kalan, bir türlü enstitüleşemeyen, piyasa olarak kalan bir yerde kaldık?

Ahmet San: Ülke ortamına bağlı diye düşünüyorum. Yani yaşamsal çok sorun olduğu vakit, insan mutsuzluk içerisindeyken bazı sektörlerin gelişememesi, hatta yerinde saymayıp geriye bile dönmesinin sebebi, oluşan ortamlar ve ekonomik durumlar diye düşünüyorum. Dolayısıyla kültürel zenginlik göz ardı edilmeye başlandı, ona bağlıyorum.

“Her şey çok çabuk tüketiliyor”

Ahmethan Vural: Peki müziğin dijitalleşmesiyle ilgili fikirleriniz nedir?

Ahmet San: Tabii dünyanın çağı bu, fakat ben maalesef kabul etmiyorum. Çünkü eskiden bir şeyi alıyordun, saklıyordun… Benim otuz yıl önceki konser biletlerimi hatıra diye saklıyorlar. Şimdi dijtalde QR kodla içeri giriyorsun. Her şey çok çabuk tüketiliyor. Herkes eskiye dönüyor, plaklar tekrar piyasaya çıktı. Baktım, her şeyin albümü, LP’si çıkıyor. Pikaplar tekrar çıkmaya başladı. O nedenle NFT kripto dünyasında, blockchain’de çok önemli diye ileri sürüldü ama hepsi gerisin geriye gidiyor. Bütün NFT’ler zararda.

Ahmethan Vural: Aslında size bir yerde analog insanı diyebiliriz.

Ahmet San: Ben refuse ediyorum onları, analog hayatı daha çok seviyorum.

Ahmethan Vural: Bu arada en gençler, 18-22 yaş arası insanlar da tekrardan sizin gibi düşünmeye başladılar. Çünkü -ben Özal gençliği diye tanımlarım kendimi- bizim için bilgiye erişmek kritikti. Ama şu anki gençlerin bilgiye erişim değil de, doğru bilgiyi almak, bunu özümsemek gibi bir sorunları var.

Ahmet San: Çünkü önüne bir haber geliyor, doğru mu yanlış mı onu bilmiyorsun. Çok bombardıman var, kirlenme var, fake var falan… Yani doğru mu, yanlış mı… Biri öldü diyor, iki saat sonra ölmediğini tespit ediyorsun…

Ahmethan Vural: Aynen öyle, yavaş bir hayat istiyor bu gençlik. Dolayısıyla analog ve bir albümü tekrar dinlemek gibi nosyon da edinmeye başladılar.

Ahmet San: İnanıyorum, ondan daha güzel eserler de çıkmaya başlayacak.

“Yer yerinden oynadı”

Ahmethan Vural: Ahmet abi önden sorabilirdim bu soruyu da şimdi sormak isterim. En sevdiğiniz beş albüm diye size sorsam? Beş plak?

Ahmet San: Ben old fashion’ım. Ben Aretha Franklin’i bire koyarım, Barbra Streisand’i ikiye koyarım, üçe Celine Dion’u koyarım, dörde Julio Iglesias’ı koyarım, beşe ise Serge Gainsbourg. Ben orada kaldım çünkü çok hızlı tüketiliyor ve yeni olaylar beni hem müzik açısından, hem de “ne oluyor” açısından mutlu etmiyor.

Ahmethan Vural: Doksanlarda getirdiğiniz sanatçıları dinliyor muydunuz? Sevdiğinizi mi getiriyordunuz yoksa business mıydı?

Ahmet San: Yok, ben tamamen farklı, özel, çarpıcı ne yapabilirim diye yaptım. Yani elbette ki, ben Shirley Bessey hayranıyım, Diane Warwick, Diana Ross hayranıyım. Ne yapayım, tanıyorum da Shirley Bessie’yi, Diana Ross’u; üç gün peş peşe Abdi İpekçi’de konser yaptım. Sold out oldu, on bir bin bilet her biri. Yer yerinden oynadı. Julio Iglesias’ı çok severim, çok getirdim. Hey dergisi için Paris’te muhabirlik yapıyordum ve o zaman Tina Turner, Ike and Tina Turner diye karı koca sahneye çıkıyordu. Olympia’da kuliste tanıştım, dedim ki “Sizi Türkiye’ye götüreceğim.” Türkiye neresi anlattık, sene 73. Sonra Tina Turner’ı getirdim. Ama rock müzik dinlemem, metal müzik dinlemem. 92’de Michael’ın iptalinden sonra inat ettim, “93’te efsane bir yıl yapayım” dedim. En büyük rock’çılar kim? Metallica, Bon Jovi, Guns ‘n Roses, hepsini koydum. On beş gün arayla Madonna ve Michael Jackson’ı değil Türkiye’ye getirmek, istediğim tarihlerde getirmek büyük problemdi; maliyeti kurtarmak için İngiltere’den kırk tırlık ses, sahne ekipmanı getirdim onlara uygun diye. Fazla tutmasın diye de on beş günlük kiraladım. On beş günün başıyla sonuna Michael Jackson’la Madonna’yı koydum. Onları seviyordum, ama peş peşe aynı tarihte getirmeyi sevdiğim için değil.

“93’te damga vurdum”

Ahmethan Vural: Aslında zaten kabuk değişimi gibi Türkiye’ye baktığımızda.

Ahmet San: Tabii… İnat ettim zaten, yirminci yılımdı. Ben bu yıl artık ustayım. Bir de 92’de Michael Jackson geldi, sesi gitti diye iptal oldu. Yığınla spekülasyonlar; yok sahtesini getirdi, yok parasını vermedi… Dolayısıyla 93’te hadlerini bildireyim aleyhimde konuşanların, hem de bir Ahmet San damgası vurayım dedim. “Oh ne güzel” dedim, “Bitti, artık ustayım.” Dolayısıyla her birinin getirilme sebepleri farklıydı. Tabii Hey mecmuası nedeniyle tanınmışlıklar arttı, yurt dışında yaptığım bütün röportajları Hey kapaktan veriyordu. Avrupa’yı oynatan Christian Adam’ı burada plakçı çıkarmak istemedi, ben çıkardım. 73 yılında yabancı beş markanın Türkiye dağıtım anlaşmasını imzaladım. Hiç yapımcılıkla ilgim olmamasına rağmen burada dağıttım, şarkıcıyı getirdim.

Ahmethan Vural: Menajerlik kriterleriniz nedir?

Ahmet San: İlk getirdiğim sanatçı Christian Adam’dır. İzmir, İstanbul, Ankara spor salonlarında önünde Ajda çıktı. 73-74’te Ajda’yı, Nükhet’i, Zerrin’i tanıdım. O zaman gördüm ki sanatçı menajerliği yapmak mümkün değil. Çünkü sanatçının kariyeri on tane gazino patronuyla iki gazete patronuna bağlı. Dedim benim işim yok, ama bu kadar şey biriktirince 93 yılında gördüğüm vakit; yeri yerinden oynatan İsrail’li Ofra Haza, Cezayir’li Rachid Taha… Avrupa’da yeri yerinden oynatıyor. Türkiye’de de yeni değerler var, bir menajerlik yapayım ve bu sanatçıları dünyaya açmak için sanatçı menajerliğine karar verdim. Hiçbir sanatçıya da “menajerin olmak istiyorum” demedim. Ortamı yarattım hep, onlar bana geldiler “menajerim olur musun” diye, istediklerimi seçtim. Ben tercih eden, talep eden değil; talep edilen, tercih edilen rolle başladığım için o sanatçıları istediğim gibi yönetebildim ve kariyerlerine faydalı olduğuma inanıyorum. Ama o sanatçıların hepsine istediğim dünya seviyesinde bir başarı hedeflediğim için… Baktım ki o frekansta değiller, isteseler bile -mış gibiler ve olması gereken rules and regulation’larına uymuyor. Ben Tarkan’la Amerika’nın en büyük plak şirketi Atlantic’le sekiz albüm imzaladım, Sony Fransa ile Mustafa Sandal için sekiz albüm aldık, albüm bile çıktı.

Ahmethan Vural: O eksiklik neydi peki abi?

Ahmet San: Türk sanatçıların hepsi esasında “abi sen biliyorsun da, sen bana ne yaptın ki?” aşamasına geldikleri için…

Ahmethan Vural: Ego diyelim.

Ahmet San:Ego değil, yeni zihinleri daha iyi yönetebilirdim diye düşünüyorum. Ama korku, çekimserlik, hala da 73’te neyse, benim zamanımda, 90’larda neyse, hala bir sanatçı kariyerinin başkaları tarafından yönetilebileceğini içine sindiremiyor. “100 lira para varsa 90 bana kalsın, 10 lira herkese…” Halbuki sen 90 mı istiyorsun? Tamam, senin 90’ını 150 yapalım, ama 150 de başkası alsın. Yani senin 90’ını 300’e taşıyalım, o zaman da “hayır, 280 benim olsun…” O zaman olmuyor yani. Hem maddi şeyler, hem de kariyerinin kendisinin haricinde birileri tarafından yönetilemeyeceğine, en iyiyi kendilerinin düşüneceğine inanıyorlar. Bu o yıllarda da öyleydi, şimdi de öyle olduğunu düşünüyorum. Pazarı büyütüp beraber yürümek yerine “aman, nemelazım.” Ondan dolayı şu an hala sanatçının anası, danası, babası, teyzesi menajer oluyor.

Ahmethan Vural: Serveti arttırmak değil de “aman bende kalsın…”

Ahmet San: Hem parasal açıdan, hem de kendilerini en iyi kendilerinin yönetebileceklerine inanmaya doğru hızla ilerliyor. Bu esasında ticarette de var. Ben İzmir’liyim, en büyük holdingler İzmir’deydi. Hepsi kayboldu. Çünkü babadan oğula geçti ve hiç profesyonellere değer vermedi. Yaşar Holding Koç ve Sabancı’dan sonra Türkiye’nin üçüncü büyük holdingiydi, bugün Yaşar Holding yok. Halbuki Koç Holding’i profesyoneller yönetiliyor, oğullar laf olsun diye. Dolayısıyla iş sahasında da böyle, yorumcular aşamasında da böyle.

Ahmethan Vural: Son sorum da şey olsun; bu yıl çok fazla konser oluyor, ne düşünüyorsunuz? Takip ediyor musunuz?

Ahmet San: Hiç bilmiyorum. Ama görüyorum; Murat kardeşim stadyumu 45 gün tuttu. Kazak birini getirdi, Bocelli, Ajda, Yıldız Tilbe, Yalın… Stadyum doldurdu. Bunun için müteşebbis olmak lazım. Murat Aksu müteşebbisti, stadı kiraladı, konser yaptı. Biri Scorpions’ı getirmiş. Halbuki çekinmese, stadyum yapsa, stadyumu dolduracak. Çekindi, aynı gün satıcı ikinciyi koydu. Dolayısıyla güzel şeyler devam etmek zorunda. Müteşebbis genç organizatörler korkmasınlar, yürüsünler.

Ahmethan Vural: Siz bir daha girmezsiniz değil mi o topa?

Ahmet San: Yok, söz konusu bile değil. Ben 2014’te organizasyon ve menajerlik defterini kapattım. Şimdi başka rotada, başka sularda, başka işler yapıyorum

2025 BeatSommelier

Etiketler:
Yazıyı Paylaşın
Yorum Yazın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir