90’lı Yıllarda Beyoğlu Mekanları – Roxy Ara Yazı

Murat Beşer
Yazar:
Okuma Süresi: 26 Dakika

Kendini kötü hissettiği zamanlar bana o geceyi anlatır, rahatlardı, onun için bir ritüel gibiydi. New York’a gitmeden bir gün önce beni karşısına oturtmuş, yine anlatmıştı. Son kez dinlediğimi o zaman bilmiyordum.

“Beyoğlu’nda bir barda tanışmıştık. 7 Aralık.

“Hoyrat” kitabı

Kalabalıktı, Roxy o gece çok doluydu. Biz bir konserden çıkıp gitmiştik. Pek de havamda değildim, içmemiştim de, arkadaşlarımdan ayrılıp tuvalete yönelmişken bir iki tanıdık sima görmüştüm. Seni gördüğümde onlara yerimizi işaret ediyordum.

Arkan dönüktü. Tuvaletin kapısında, enseni yoklayıp duruyordun. Karanlıktı ama tavanda dönen ışıkla sırtındaki kanı görmüştüm. Yalnızdın, yanında kimse yoktu. Kotun üzerinden düşecek gibiydi, öyle boldu. Çok sıkışmıştım, hemen tuvalete gitmem icap ediyordu ama tek başına ensesi kanlı bir adama kilitlenmiştim. DJ, Daft Punk’tan Around the World çalmaya başlamıştı. O şarkıyı çok severdim. Sana bakarak olduğum yerde kalakalmıştım. Daft Punk şarkıdaki bitmek bilmeyen o tekrara başlamıştı: “Around the World – Around the World – Around the World.”

Daft Punk, “Around the World”

Durmuş, “Sahi” demişti, “neredeyse bütün şarkının sözleri o tek cümle, bak daha önce fark etmemiştim.”

Devam etmişti.

“Yanına gelmiş, ‘Noldu sana?’ diye bağırmıştım. ‘Bilmiyorum’ der gibi ellerini iki yana açmıştın. Teklifsiz, arkana geçmiş, ensende ne var diye bakmak için tişörtünün boyun kısmını aşağı çekmiştim. Ensenin sırtınla birleştiği yerde, cam kesiği gibi bir şey vardı sanki, karanlıkta anlayamamıştım.

Artık altıma kaçırmak üzereydim, ‘Bekle beni!’ demiş, tuvalete gitmiştim, bilirmiş gibi ‘Ya giderse,’ diye düşünmüştüm ama bir adım daha atacak halde değildim, tuvaletten kafamı dışarı uzatmış, olduğum yerden seni göremeyeceğimi bile bile içeriye bakmıştım, kızın biri yarı sarhoş ‘E hadi girecek misin?’ demişti, elim mahkûm girmiş, aceleyle çıkmıştım, kâğıt havlu almış, lavaboda ıslatmıştım, aksi gibi koridorda ofisten bir çocuğu görmüştüm, lafa tutmuştu, susmayacağını anlayınca, ‘Acelem var sonra konuşalım’ demiştim, yüzü değişmişti ve onu kırdım diye üzülmüştüm.”

“Üzülmüşsündür çünkü sen nahifsin Leyla, sana asılanları anlamıyorsun, Amerika’da da öyle olacak” demiştim.

“Hayır” demişti, “dinle, büyüyü bozma.”

Büyüyü bozmaya yeminliydim oysa, o zaman ikimizin de haberi yoktu. Beni susturup devam etmişti.

“Seni bıraktığım yere gitmiştim. Sen yoktun, gıcık olmuştum. Sende bir şey vardı, hemen sezmiştim, hatta görmüştüm. Elimde ilk yardım setim, ıslak kâğıt havlu tomarı, oracıkta yere dökülen içkilerden yapış yapış olmuş mozaik taş zemine çökesim, oturup ağlayasım gelmişti. Neden beklememiştin, beklemezdin tabii, o kadar oyalanırsam, oysa ben hiç oyalanmazdım normalde. Aptal Leyla. Gerzek Leyla. Salaksın kızım. Bari adını sorsaydın.”

“Sormuştun ya” demiştim.
Gülmüştü. “İyi ki de sormuştum, ya sormasaydım?” Durmuş, gecenin gerisini anlatmış, sonra bana uzun uzun sarılmış, tişörtümü çıkarttırmış, bavula koymak üzere ayırmıştı. New York’ta beni özleyince koklamak için, öyle demişti.

Sonra da benden bir söz almıştı.

“Hikâyemizi ben gidince, ben buralarda yokken de sakın kimseye anlatma Miran. Büyüsü bize kalsın.”

Ben büyü bozandım.

İlk Karşılaşma

Hatırlamadığım, hususi unuttuğum son geceye inat, onu gördüğüm ilk gece, benim de hep dün gibi aklımdaydı.

Leyla “Bekle beni!” dedikten sonra tuvalete gidip gelememişti. Malum kuyu ayaklarımın dibinde belirir gibi olmuştu, elimle duvara tutunmak istemiştim, duvar yerinde yoktu, tutunamamış, yalpalamıştım. Yere bakmıştım. Biraz soluklanmıştım.

Başım öne eğik, gözlerimi yerden hiç kaldırmadan dans eden ayakların yanından eğreti ve aidiyetsiz ve ağır adımlarımla vestiyere yürümüştüm. Kanlı elimle kotumun cebine davranmıştım. Pantolonum kan olmuştu ve cebim boştu. Halbuki vestiyer fişini cebime koyduğuma emindim. Karanlıkta yere bakmaya devam etmiştim, benimkilerin yanında farklı farklı ayaklar sağa sola öne arkaya pervasız adımlar atıyorlardı. Benim ayaklarım sabitti ve hareket başımı döndürmüştü. Sağırlaşmış, körleşmiştim.

Elimdeki kanın hissi görüntüsünden daha barizdi. Yoğun ama seyyal, sıcak ama ılık, sıvı ama katı. Ayaklarım boşalır gibiydi. Her düşecek gibi hissettiğimde gözlerimi yere kilitleyip Fransızca bir şarkı düşünürdüm, o seferki À ton étoile idi. Dışarının, barın sesi kısılmıştı, sadece À ton étoile çalıyordu artık, “senin yıldızına.” Oradan çıkmam lazımdı. Paltomu barda bırakıp çıkmayı düşünmüştüm, ama terliydim ve eve yürüyene kadar soğuk yersem fena hastalanırdım, kuyuya düşmeden vestiyer fişini bulmalıydım.

O gece bara Ayşe ve o zamanki erkek arkadaşının ısrarıyla gitmiştim. Bir süre beraber takılmıştık, sonra “Biz dışarıdaki ucuz tekilacıda içip geri geleceğiz” demiş, yok olmuş, geri gelmemişlerdi. Kimseleri tanımıyordum. Herkes herkesi tanıyordu, ittifakta gibi. Ben dışarısıydım ve dışarı çıkmam lazımdı. Dışarının dışarısına, ırağa. Ayaklar yerdeydi, yerde altlarında ne varsa, umursamadan çiğniyorlardı. Benim vestiyer fişi kesin hareket halindeki ayaklar altında heba oluyordu. À ton étoile ile boşluğa basma hissim azalmıştı ama yine de başımı kaldıramamıştım. Bir ayak gitmiş, yerine başkası gelmişti, orada duruyordum, sabit ve ait. Ayaklar geliyor, gidiyordu, ben sabittim, ayaklarımın kapladığı 44 numara yer benimdi. Topuklu botlarda ayaklar, fosforlu turuncu beyaz Nikelarda, Adidaslarda ayaklar, bilekten bağlamalılarda ayaklar, loaferlarda ayaklar, hantal asker botlarında ayaklar, üzerine içki dökülmüş yapış yapış çizmelerde ayaklar, salaş botlarda ayaklar. Ayaklarımın kapladığı yer benimdi, gerisi hepten onlarındı.

Yerden gözümü ayıramazken burnumun dibinde bir el belirmişti, bir vestiyer fişiyle. Başımı kaldırmamıştım. Kaldıramıyordum. Tırnakları yenmiş minik bir el, vestiyer fişini gözüme sokacak gibi yüzüme yaklaştırmıştı. Elin sahibesi bir şeyler diyordu ama benim içimde À ton étoile tekrardaydı, onu duyamıyordum. Tırnaklarının etleri de yenmiş el, sahibinden bağımsız, omzuma bastırarak benden güç almış, ayak parmaklarının üzerinde yükselmişti. Boyuna gelmek için biraz eğilmiştim ve kulağımın yanında nefesini hissetmiştim. Elin sahibi “Bu senin mi?” diye bağırmıştı kulağımın dibinde, beynimin içinde çalan şarkı yere düşmüş, bir kristal vazo gibi tuzla buz olmuştu.

À ton étoile’ın yere saçılan kristallerine bakmıştım, emniyet, cezirdeki dalgalar gibi çekilmişti, boşluğuna herkesin dans ettiği şarkı, içerideki, hükmüne razı olunan girmiş, girmiş ama À ton étoile’ın terkiyle beliren güvenlik açığını dolduramamıştı. Buna alışıktım. Israrcıydı belli, elin sahibi, “Neden beklemedin, adını bile soramadım” demişti, nefes nefese.

“Miran” demiştim, “benim adım Miran.”

Ayaklarının ne kadar ufak olduğunu o an fark etmiştim, küçük ayaklara bayılırdım. Usulca başımı kaldırmıştım.

Bir çift yıldız göz bana bakıyordu.

Görüp de dille, harfle sözcükle anlatamadığım rüyamın, deus ex machina’mın, Leyla’mın yıldızları.

Piyanonun Gelişi

Kapı çaldı, Memiş yukarıdan “Abi!” diye seslendi, “beklediğin kargo geldi.” Nihayet geldi, piyano nihayet geldi, kavuşmak bazen mümkündü. Leyla’yı telli duvaklı gelin alacakmışım gibi heyecanlandım.

Saniyeler içinde yukarı çıktım.

Lacivert üniformalı bir adam kan ter içinde, ellerini tekerlekli taşıyıcı üzerinde dinlendiriyordu.

“Miran Şahbazyan?” dedi, elinin tersiyle terini silerek. “Miran” dedim, “benim adım Miran.”

17. Bölümden, Barı Yeniden Ziyaret

O haftanın son günü mahzenden yukarı çıktım, Memiş “Abi çay dökeyim mi?” dedi, “Yok” dedim. Bendeki hali yine bildi. Galata Köprüsü’ne simitçi ve yaşlı adamın arkasındaki boşluğuma gidecektim, vazgeçtim. Yürümeye başladım, Bankalar Caddesi Kamondo Merdivenleri’nden yokuş yukarı Galata’ya çıktım, Şişhane’den İstiklal’e ve en sonunda Sıraselviler’deki o ara sokağa, barın metal levha üzerinde kırmızı harflerden tabelası on küsur sene önceki haliyle yerli yerinde duruyordu. Leyla’yı o barda, yüz sene içinde piyanoyu arar gibi, samanlıkta iğne arar gibi aramış ve bulmuştum. Leyla’yı bulmuş, piyanoyu bulamamıştım, her defasında dört ayağımın üzerine düşecek değildim, bunu beklemek abesti.

Unutmak, hatırlamamak için kurulmuştum, yine de o gecenin hikâyesini baştan sona hatırlar, aklımda annemin Valantin’den miras inci kolyesi gibi dizersem piyanonun yarım kalan hikâyesine veda edebilecektim. Bir veda lazımdı ve barın önüne o yüzden gitmiştim. Barın karşı kaldırımına oturdum. İçine düştüğüm rüyaların birinde gibi ama aslında değil, hatırlamaya başladım.

Gravürdeki tay gibi toydum o zamanlar, geleceğe inanıyordum, aradığın şeyleri bulabilmeye. Leyla aynı barda onu ilk defa gördüğüm gece bana vestiyer fişimi verip kaybolmuştu. Pes etmemiştim. Pes etmek ne mümkündü, sonraki günler yıldız yıldız çakan gözleri aklımdan çıkmaz olmuştu. Hakkında tek bir şey bilmiyordum, o da sadece adımı biliyordu. Sonraki hafta sonunu nasıl ettim, günler geçememişti. O yıldızlı ışıklı kızı bir kere daha görmeden ölemezdim, yaşayamazdım ya da. İstanbul’un milyonları hatta dünyanın milyarlarca insanı içinden ikimiz o barda karşılaştıysak vardı bir hikmeti, yoksa da olmalıydı. Öyle ışıklı göz olabilir miydi, öyle yıldızlı. Sadece güzel diyemezdim, farklı bir şeydi. Çok doğaldı hareketleri, yanında yerçekimini olduğu kadar hissetmiştim, ne eksik ne fazla.

Ben bir barda öylesine yardım ettiği alelade bir adam değildim, beni senelerdir biliyordu, sonsuz bir zamanda birlikte yaşamıştık, beraber yaşlanıyorduk, uzak bir diyarda, ellerimi seviyordu, usul usul, sonsuzlukta seviyordu, sanki ağaçlar vardı etrafta, manolyalar, ılgınlar, pembe çiçekli ılgınlar, kokularını duyuyordum. Sular vardı sonra, yükselen, bedenime vuran sular.

Zamansızlık gibi bir şeydi işte, ben öyle şeyler hissetmezdim halbuki. Dümdüz bir adamdım ben.

Ona çarpıldıktan sonraki hafta yine cumartesi gecesi izini sürmeye erkenden o bara gitmiştim. Bar henüz tenhaydı, ışıklar yarı kapalıydı, müzik kısıktı, ben de sap gibiydim ve yabancı. Her yerde yabancıydım ama orada daha da yabancı. Duvarda mavi neon el yazısıyla barın adı yazıyordu, mavi ışığı gözlerimi almıştı. Bara geçmiş, kalabalık olmadan kokteyl karışımlarını hazır eden saçlarını kazıtmış barmen çocuğun karşısına oturmuştum. “Erkencisin” demişti. Hazırladığından önüme bırakmış, “Bizim spesiyalimiz bu” demişti, “sex on the beach. Normalde iki fişe bir şişe veriyorum ama sana tek fişe vereyim mi?” Heyecanımı bastırmak için “Ver ver” demiştim. Koymuştu önüme, gerçekten bir bardak değil bir şişe. “Şişeden içeceksin” demişti, “müdavimler öyle yapar.” Söylediği gibi yapmıştım.

Bar yavaştan dolmaya başlamıştı. Kulübün dilini bilmiyordum ama barmenle anlaşabilmiştim. O an orada bir şey olsa o barmen beni kurtarırdı. Babam olsa, “Ne kurtarması, cüzdanını alır da kaçar, o yetmez bir de seni becerir” derdi. Babama değil, kurtaracağına, birilerinin, “Yapmayın, etmeyin!” diyeceğine inanmış, şişenin yarısına gelmiştim. Bitirdiğimde kafam dumandı, barmen votkaya acımamıştı. “Abi amma hızlısın” demişti, “çarpar bu.”

Hemen arkamdaki caminin hoparlöründen önce bir mikrofon cızırtısı, sonra ezan sesi geldi. Maziden, o soğuk kış gecesinden sıcak ve nemli akşamüzerine geri geldim. Hava hâlâ aydınlıktı.

Ayaklarımın dibine siyah beyaz bir kedi kıvrıldı, göz göze geldik, elimle başını okşadım, gözleri Leyla’nınkiler gibi yıldızlı çakıyordu, yüzüme baktı, miyav dedi, gitti.

Gözlerimi yine barın kapısına kaydırdım. O gece Leyla’yı ararken yaşadığım heyecanı en zor matematik problemlerini çözerken yaşamamıştım. Bar iyice kalabalıklaşmaya başladığında barmene teşekkür etmiş, kalkmış, Leyla’yı kaçırmamak için önceki hafta karşılaşıp konuştuğumuz yeri gözümün önünde tutacak şekilde vestiyerin yanındaki basamaklara oturmuş, kalabalıkta onu görmeme, kapıdan girişini kaçırma riskini kendimce böylelikle bertaraf etmiş, elimde bir şişe sex on the beach onu beklemiştim. Kalbim çalan şarkılarla uyumlu, güm güm çarpıyordu.

Gözümü kapıya kilitlemiştim. İnsanlar iç içe sıkış tıkış sallanıyorlardı. Onları pek anlamıyordum ama umurumda değillerdi, benim tek istediğim yıldız gözleri bir daha görmek, bana verdiği hissi birkaç saniyeliğine de olsa yeniden yaşamak, hayatımda hiç bilmediğim ama hasretini çektiğimi bir daha görmekti. Hiçbir şey bende böyle bir takıntı olmamıştı, piyanoya kadar. Bir kere görmem, bir daha bakmam lazımdı. Adını öğrenmek istiyordum. Bilmeliydim yani. Zaten sonrası eminim benim için bir hayal kırıklığı olurdu. Ama o zamanlar gençtim, hayal kırıklığı beklentisinin yanında diğer kötülükler gibi kutudan çıkmaya fırsatı olmayan umut, fakirin ekmeği umut hep vardı, salak salak ve sinsi sırıtırdı.

Yok, yıldızlı kız bir türlü gelememişti ve ben o basamakta öylece oturur, gece yarısı hızla yaklaşırken gürültü artmış, insanlar içkinin etkisiyle rahatlamıştı. İçki almak için oturduğum basamaktan kalkmış, kalabalığı Boğaz’ı yüzerek geçiyormuşçasına yarmış, destek için göğsümü bara yaslamıştım. Işıklar, müzik başımı döndürüyordu, düşeceğim sanmıştım, sanki boşluğa basıyordum. Kafamı kaldırmıştım, barmenlerin sayısı artmıştı, pembe saçlı bir kız, yüzü dahil her yeri dövmeli bir çocuk. Ellerimi gayriihtiyari kafama götürmüş, tüy saçlarımda gezdirmiş, kendimi çok çirkin hissetmiştim. O yıldız gözlü kız önceki hafta beni nasıl görmüştü ki.

Ve zaten ben ne yapıyordum orada, kız beni beğenecek miydi? Bir hafta önce yardım etmişti, ortada özel bir durum yoktu. Saçlarımın incecik tellerinden nefret etmiştim. Annem ben doğduğumda suratıma bakmak istememişti, bu kız neden istesindi. Mavi neonlar gözlerimin içinden girip yanaklarıma akıyordu, gözyaşı gibi ama içeriden. Çene kemiğimde kamaşma başlamıştı. Boşluğa basıp da kuyuya düşme hissimin gelmesi yakındı ve hayır, orada olmamalıydı. Ara ara bir itiş kakış oluyor, bir uçtan diğer uca herkesin alışık olduğu bir Meksika dalgası geçiyordu. Kalabalığın sıkıştırmasıyla karnım barın ahşap tezgâhına daha da dayanmıştı. Maçlardaki gibi balık istifiydik. O arada barmen ben sormadan önüme yeni bir şişe bırakmıştı. “Abi ister misin?” demişti. Teşekkür etmiş, parasını ödemiş, yapış yapış ellerimle şişeyi kavramıştım.

Leyla’yı sabırla, inatla beklerken kalabalığı yeniden yararak geçmiş, geri, ilk oturduğum basamağıma yürümüştüm. Basamak çoktan kapılmıştı. Önünde dikilmeye başlamış, güç bela iki ayağıma yer açmıştım. Yıldız gözlü kızın vestiyer fişini gözüme soktuğu yerde. Önceki hafta yıldız gözlü kızın bana açtığı yerde.

Şişeyi iki elimle biberondan süt içer gibi kavramış, dikmiştim, kafam o kadar iyiydi ki pistin ortasında dans edebilirdim. Öyle içmeler, dans etmeler falan yoktu halbuki bende. Yerim yoktu, yerim var gibi hissediyordum. Ayaklarımı koyduğum o yerler benimdi. Oralar benimdi. Orada hiç hareket etmeden öylece durursam yıldızlı kızı bulabilecektim. Bana burayı o yıldızlı kız vermişti ya işte, ondan.

Ne gelen vardı ne giden, içimden “Miran ağzına sıçayım oğlum” demiştim. “Bunca içmek, bir de bu hızda.” Nasıl göründüğümü merak ediyordum ve aslında sikimde de değildi. Orası benimdi. Ayaklarımı bastığım, sağ ve sol ayakkabımın kapladığı alan benimdi, bana bahşedilmişti. Ayakkabılarımla yerin bağı kesilmemişti, kuyuya düşmemiştim ve hayat güzeldi.

Durmaya devam etmiştim. En son lisedeyken eve zilzurna gittiğim, annemin beni neredeyse evlatlıktan reddettiği gece o kadar içmiştim. Daha da içmek istiyordum, barın zeminindeki aidiyetimi içkiyle yoğunlaştırasım vardı. Annemin suratıma bakmak istememesinden önceki mesut günlerde, henüz doğmadığım yani, kat kat giydirmediği, rahmindeki suyla sarıp sarmaladığı, gerçek annelik yaptığı bir yerde, sıvı bir kadife gibi yoğuşmuş suya sırtüstü uzanmış, kendimi bırakmış gibiydim, sarhoştum.

Kendimi kaybetmiştim ama yine de yıldız kızı bulmaya çalışıyordum. Gecenin sonu yaklaşıyordu. Kız belki de önceki hafta tesadüfen buradaydı. Belki burası hiç gelmediği bir bardı. Ne bileyim o gece belki bir kereliğine gelmişti. Benimki nasıl bir ahmaklıktı. Kesin öyle bir şeydi, oranın müdavimi falan değildi. DJ denize avuçla kum atar gibi İngilizce tekno bir şarkının üzerine Orhan Gencebay’ın “Arkadaşlar hazır mısınız?”ını oturtuyordu. Herkesin elleri havadaydı artık, önceden sözleşmiş gibi aynı şekilde dans ediyorlardı. Kollar havada ileri geri. Sabah üç-dört arası bir saatte, kollar havada, ileri geri.

Ben ne yapıyordum o barda, bir de sarhoş, hiçbir fikrim yoktu. Orhan Gencebay mekanik bir sesle, a harfini kısa okuyarak ve devamlı “dünya dünya dünya” diyordu. Bütün bar sözleşmiş gibi zıplamaya başlamıştı. Orhan Gencebay defalarca “Arkadaşlar hazır mısınız?” diyordu. Beyoğlu’nda Orhan Gencebay ve ben ve zıplayarak dans eden bir sürü insan ve yolunu gözlediğim yıldızlar.

Her şeyi siktir etmiştim. Ayaklarımın koruduğu o alanı da. Ben de zıplamaya başlamıştım. Şarkıda “Daha güzel” diyordu, “daha adil” diyordu, “sevgi dolu bir dünya için” diyordu, hiçbir şey istemiyordum sevgi dünya falan. Sadece o kızı bir daha görmek, yıldız gözlerine bir daha bakmak istiyordum, bir de ağzını yüzünü deli gibi öpmek. Zıplarken ağzını, dudaklarını nasıl öpeceğimi düşünüyordum.

Ben de kollarımı yukarı kaldırmıştım. Herkesin rahatlıkla yaptığı gibi, neyim eksikti? Ama onlar kadar yukarı değil. Başımı iki kolumun arasına siper etmiş, salınmaya başlamıştım. Harekete de, durmaya da aittim. Şarkıda “Batsın bu dünya” dedikçe herkes kendinden geçiyor, “Batsın bu dünya!” diye bağırıyordu. Çok içlerinden gelerek “Batsın bu dünya!” diyorlardı. Gözlerimi kapatmıştım, yoksa düşecektim.

Yıldızlı Gözler

Gözlerimi açmıştım ve karşımdaydı. Ani bir mucize, salak salak sırıtan umudun Pandora’nın kutusu mu kavanozu mu küpü mü neyse onda kalma kıyağı, Zeus’a ortaparmak. Gözlerimi açmıştım ve oradaydı. Hemen gözümün önünde. Orada ne kadar durmuştu, beni izlemişti. Üzerimdeki bordo bol tişörtün kol altlarını çekip bakmıştım, terimden koyulaşmıştı. Beni öyle leş ve de terimi kontrol ederken de görmüştü. Düşünceler zihnimden ışık hızında geçiyordu. İğrenmiş olabilirdi pekâlâ. Ben onun terini koklar, severdim, yalardım hatta. O terler miydi ki?

Gözlerini dikmiş, bana bakıyordu. Allahım gözleri çok güzeldi. Ağzı çok güzeldi. Yüzü, her şeyi çok güzeldi. Onunla o an evlenmek istemiştim, evlenmek ve çok uzaklara gitmek. Evlenmek derken benim evim olsun istemiştim, benim yuvam olsun, yani nikâh gibi değil ya da öyle de bir yandan, yuvam olsun işte. Gözleri benim yuvam olsun. Yüzü benim yuvam olsun. Yüzünde yıldızlar kayıyordu. Yüzü mavinin bütün tonlarındaydı. Ellerimle yüzünü tutmuştum, iki yanağından. Öpecektim ama kıyamıyordum. Tanımadığım bir kadını öpmek üzere yüzümü yüzüne yaklaştırdım. Yanıma gelmekte, gözlerini bana dikmekte hiç utanmayan yıldız gözleri utanmıştı, gözlerini benden kaçırmıştı. Ağzını da benden kaçırmıştı. Yüzünün solunda, tam da dudağının üzerinde bir yara izi vardı. Yüzüne apayrı bir hava katıyordu, o kadar güzeldi ki. Ellerimi yanaklarından indiremedim, ona dokunmadan duramıyordum. Karşımda birden çok utanan, bana bakamayan bir kız oluvermişti. Onunla daha da evlenmek istemiştim. Daha da, daha da evlenmek varsa, onunla en çok evlenmek istiyordum. Benim evim yuvam olsun, ona ev yuva olayım. Başka bir şey istemiyordum.

“Miran” demişti.

Yıldız gözleriyle benim yetim sokak köpeği gözlerime bakmıştı. Yara izinin üzerine dudaklarımı bastırmıştım. Yine utanmıştı. Başını önce çekmiş, sonra karar değiştirmiş, göğsüme yaslamıştı. Minicikti. Hatırladığımdan daha da minicikti. Bütün hayatım boyunca bu anı beklemiştim sanki. İnşallah ter kokmuyordum. İnşallah ağzım da leş gibi içki kokmuyordu. Öyle ne kadar durmuştuk bilmiyorum.

Bir çocuk gelmişti, gözlüklü, havalı, Leyla’nın omzuna dokunmuştu. Başını göğsümden kaldırmış, ona dönmüş, bir şeyler konuşmuşlardı. “Gitmem lazım” demişti. “Adını bile bilmiyorum” demiştim. Gitmem lazım da neyin nesiydi. Gidemezsin demiştim. İçimden. Nereye gidiyorsun? Hepsi içimden. Giden hep bendim, benim gibi yaralılardı. Senin gibi yıldızlı biri gitmezdi, gidemezdi. İçimden.

Arkasını dönmüştü, her şeyi güzeldi, arkasını dönmesi bile güzeldi, böyle bir şey olamazdı. O dört göze bir şeyler sormuş, acele acele etrafına bakınmıştı. Çocuk bara gitmiş, elinde kâğıt kalemle geri gelmişti. Leyla işaretparmağıyla bana bir dakika yapmış, yine arkasını dönmüş, sağ bacağına doğru kapanmış, kâğıda bir şeyler yazmıştı. Poposu da çok güzeldi. Poposuna dokunmak istemiştim. Yapmamıştım.

Kâğıt parçasını bana vermişti. Eli elime değmişti, elleri buz gibiydi, titriyordu. Elime tutuşturduğu notta “Miran” yazıyordu. Gülmüştüm. Sinirlerim boşalmıştı, gülmüştüm.

Gözlerime bakmıştı, yıldız yıldızdı yüzü. Güldüğümü görünce dudakları aşağı kıvrılmıştı, ağlayacak sanmıştım. Bay bay demişti, arkadaşlarının yanına kapıya yürümüş, o suratsız herifin elindeki paltosunu giymiş, kapıdan çıkarken tekrar dönüp bana bakmış, el sallamıştı, elini dudaklarına götürmüş, öpücük yollamıştı. O kadar saftı.

Orada öylece kalakalmıştım. Yine hareketsiz. Hattı müdafaadaydım. Ayaklarım kapladıkları yerden bir milimetre fazlasına cüret etmiyordu.

Bu muydu, Miran. Evet yani benim adım Miran. Müzikten, ışıklardan illallah etmiştim. Notu cebime atmıştım. Basit bir hayatım vardı. Böyle tanımadığım kadınlara sarılmalar, öpmeye çalışmalar falan yoktu bende. Çenem iyice kamaşmıştı, ayaklarım boşluğa basmaya karar vermişti. Oradan çıkmam lazımdı. Tuvalete gitmiş, her gelenin pisuvarı ıskaladığı aşikâr tuvalete, çişlere basa basa yüzümü soğuk suyla yıkamış, biraz da olsa kendime gelmiş, bardan çıkmıştım. Soğuk kış gecesinin ıslak karanlığını yoldaş bellemiş, Sıraselviler’den İstiklal’in sonuna Tünel’e yürümüştüm. Sonra gerisingeri AKM’ye. Sonra da tekrar Galata’ya, eve. İyi gelmişti, soğuk yüzüme çarptıkça açılmıştım. Yine de ayılamamıştım, yatağa yattığımda kafam çamaşır makinesinin içinde dönüyordu sanki.

Kayıp Numara

O hafta ruh gibi geçmişti. İyi miydi o gece, kötü müydü, kafamda döndürüp durmuştum. Ta ki çarşamba günü o cumartesi giydiğim ve sonra yıkadığım kotun cebine elimi atana dek. Ön tarafında Miran yazan kâğıdın arkasında Leyla iki nokta üst üste ve bir numara yazıyordu. Ben süzme salaktım. İnsan arkasına bakmaz mıydı? Hâlâ ezberimdeki o numarayı ilk o zaman görmüştüm. Kalbim çarpmaya başlamıştı. Ne zaman aramak lazımdı ki. Kaybetmemek için numarayı telefonuma kaydetmiş ve üç ayrı kâğıda yazmıştım. Bir daha saçmalayamazdım. Leyla demek.

Kalbim uçuyordu sanki. Hemen arasa mıydım? Ne zaman arasaydım. İşte miydi acaba? Çalışıyor muydu? Aynı yaşlarda olmalıydık. Hemen aramak istemiştim. Ama arasam da ne diyecektim. Ne denirdi ki. Buluşalım mı diyecektim. Ya beni beğenmezse ne olacaktı? Karanlıkta görmüştü sonuçta. O yanındaki çocuk havalıydı. Arkadaşları keza. Ermeni’yim diye sorun olur muydu? Ama adımı bile bile bana telefonunu vermişti. Miran işte Müslüman olmadığım belli. Dinim ne gerçi bildiğim de yoktu. Bu devirde öyle şeylere takan var mıydı? Ne bileyim takılıyorduysa zaten takılıyordu. Ne zaman aramam lazım kestiremiyordum. İşteydi herhalde. Neciydi acaba? Hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Ya da çok şey biliyordum, telefonu vardı bende. Acaba aramadan önce mesaj mı atsaydım? Evet aramadan önce mesaj atmalıydım. Ne yazacaktım, “Merhaba ben Miran.” Acaba böyle başkalarıyla da tanışıyor muydu geceleri? Belki o gece başkalarıyla da tanışmış, cebini vermişti. Bana verdiği gibi. Belki başkaları da arıyordu. Hepsiyle buluşuyordu. İyi de biz sarılmıştık. Sarılmak ne demekti ki. Sarılmak yani iyi bir şeydi. Ayşe’ye mi sorsaydım, ne yapayım diye. Ayşe bilirdi. Bilirdi de söyler miydi? Of, kıskanır mıydı ki? Ben hep sevgilisiz olayım severdi o. Ben onun jokeri, yedek oyuncusuydum. Benim kendi aklım yok muydu? Aklımı o yıldızlı gözleri almıştı. Gitmişti aklım. Yitmişti. İnsanın aklı bir kere gördüğüyle gider miydi? Bir değil, iki. Benim gitmişti. Mesaj mı, telefon mu? Biraz beklesem de mi arasaydım? Çarşamba, zaten kaç gün beklemiştim. Aklım yok muydu benim? Aklımı almıştı, yoktu.

Geçmişe Dönüş

Barın kapısından irikıyım, dazlak bir adam çıktı. Kaldırımda oturmaya devam ettim. Telefonuma bir bildirim düştü, e-postalarımı kontrol ettim. “Favori Aramanıza Ait Yeni İlanlar” konulu bir gönderi gelmişti. “Acaba” dedim, “tam da burada, Leyla’yla ilk defa karşılaştığım barın karşı kaldırımında otururken Türkiye’de ikinci ele düşmüş bir piyano ilanıyla aradığımı bulacak mıyım?” Ümitlendim. Ah Pandora, ah umut. Gönderide dört beş ilan vardı, “modüler atak basmalı klavye”, “katlanabilir ayak pedallı”, “körükte ve enstrüman düğmelerinde sıkıntı yok”, “tuşlar bakım gerektirir” ama aradığım yoktu, öncekiler gibi. Son ilandaki notta “Bugün gel al, son gün, kaçırma derim, değerini bilene şimdiden hayırlı olsun” yazıyordu, gülümsemem acıdı. Telefonu cebime attım.

Siyahlı beyazlı kedi geri geldi. Çenesinin altından kan akıyordu, ağzı yaralıydı. Hiç umuru değildi ama yarası, halinden memnundu. Bir şeye karar verir gibi bakındı, kısa süreliğine gözden kayboldu, ağzında bir karaltıyla benden bir iki metre uzağa kaldırımın dibine yattı. Önce fare sandım ama yok, yavru kediydi. Sere serpe yerleşti. Yan yattı. Yavrusunu emzirmeye başladı.

Annesinin memesini emen yavru kedi gibi olmak için cebimden telefonumu çıkardım.

Onaran çocuk değil, çocuk olmak için.

Sepin Sinanlıoğlu

2025 BeatSommelier

Yazıyı Paylaşın
Yorum Yazın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir