Presence – Led Zeppelin

Physical Graffiti’den sonra Led Zeppelin’i durdurmak neredeyse imkansızdı. Eleştirmenler pek sevmese da blues, hard rock ve doğu ezgilerini harmanlayan tarzları, rock grubu kurmak isteyen herkesin yol haritası olmuştu. Presence da grubun standartlarına yakındı ancak yorgunluk bariz şekilde hissediliyordu. Albümden hemen önce Robert Plant ağır bir trafik kazası geçirmiş ve kayıtların büyük kısmını tekerlekli sandalyede geçirmişti. Sık sık mola veriliyor, Plant nefes kontrolü zorlaştığı için zorlanıyordu. Buna rağmen şarkılar geri adım atmıyordu.
Blackstar – David Bowie
Kimse 2016’nın başında yeni bir David Bowie albümü beklemiyordu. Zaten 2013’te çıkan The Next Day bile bir mucize gibiydi çünkü Bowie Reality turnesinden sonra sağlık sorunları yüzünden müziği bırakmış gibiydi. Blackstar yine cesur bir dönüşümdü ancak albüm çıktıktan birkaç gün sonra ne kadar karanlık bir döneme denk geldiğini acı şekilde öğrendik. Albüm yayınlandıktan kısa süre sonra Bowie, yıllardır gizlice mücadele ettiği karaciğer kanseri nedeniyle hayatını kaybetti. Bugün albümü yeniden dinleyince her şarkının aslında bir veda niteliğinde olduğu açıkça hissediliyor.
Plastic Ono Band – John Lennon

Dünyanın en büyük rock gruplarından birinden ayrılmak kolay değildi ve John Lennon bu dönemde ciddi bir iç çatışma yaşıyordu. Beatles içinde kendini kısıtlanmış hissediyor, McCartney ile gerginlikler büyüyor ve dışarıdan görülen bu sert tavrın altında büyük bir duygusal çöküş taşıyordu. İlkel çığlık terapisi sonrası kaydedilen Plastic Ono Band, Lennon’ın en çıplak ve samimi albümü haline geldi. Working Class Hero’da politik çıkışlar yaparken Love’da karanlık dönemlerinde Yoko’ya tutunuyor. Zirve noktası ise God’da geliyor. Lennon tüm maskelerini çıkarıp yalnızca kendine inandığını söyleyerek Beatles defterini kapatıyor. Bu albüm, Lennon’ı ikon değil gerçek bir insan olarak en net duyduğumuz yer oldu.
White Pony – Deftones

İsmini uyuşturucu argosundan alan albüm, aşırılık, şiddet ve karanlık duygular etrafında dönüyor ve grubun o dönemki yaşam tarzından izler taşıyordu. Stüdyoda çoğu zaman oyun oynayıp uyuşturucuya dalarak geçirdikleri kaos ortamı Street Carp ve Elite gibi rahatsız edici ama güçlü parçalara dönüştü. Chino Moreno sadece aşırılık üzerine yazmakla kalmadı, her şarkıda farklı karakterler yaratıp Knife Party gibi gerçek olaylardan doğan tuhaf hikayeler anlattı. O dönem eğlence devam ediyor gibi görünse de bu süreç biraz daha sürse gruptan biri büyük ihtimalle hayatta olmayacaktı.
Like Clockwork – Queens of the Stone Age

Joshua Homme Queens of the Stone Age’i kurarken grubun müziği kutlayan bir proje olmasını istemişti. Kyuss döneminin stoner rock çizgisinin aksine amaç arkadaşlarla bir araya gelip keyif almaktı. Fakat bu eğlencenin fazlası sonunda bir kırılma noktasına dönüştü ve Like Clockwork Homme’un ölümle yüzleşmesinden sonra ortaya çıktı. Albümden birkaç ay önce geçirdiği ameliyatta kalbi birkaç dakika durdu, sinir sistemi çöktü ve hayatta kalsa bile kendini eksilmiş hissediyordu çünkü kafasında müzik eskisi gibi akmıyordu. Yine de hayata tutunup stüdyoya döndü. Like Clockwork hem hayatta kalmanın hem de müziğin anlamının sorgulandığı bir kayıt.
Echo – Tom Petty

90’ların başında Tom Petty kariyerinde taze bir dönem başlatmış gibiydi. Warner Brothers’a geçişi ve Wildflowers’ın samimi tonu umut vericiydi ancak özel hayatı hızla çökmeye başladı. Evliliğinin bitmesiyle Petty tamamen dağıldı ve Echo bu çöküşün izlerini taşıyan bir albüm oldu. Kayıtlar dışında kendine bakmıyor, er*ine bağımlı hale geliyor ve yalnız başına yazmak istemiyordu. Room at the Top gibi şarkılar acısını gösterse de perde arkasındaki durum daha karanlıktı çünkü basçı Howie Epstein da bağımlılıkla düşüşe geçmişti ve birkaç yıl sonra hayatını kaybedecekti.
The Black Parade – My Chemical Romance

Önceki albümlerde zaten karanlık temalar vardı fakat The Black Parade bunu bir rock operasına dönüştürüp ölümcül hastalık, ölüm ve kabullenme üzerine yoğunlaştırdı. Şarkılar şekillenirken grup stüdyoda tuhaf olaylar yaşadığını söylüyor, kimileri uyuyamıyor hatta bazıları kayıt bitmeden oradan ayrılıyordu. Sleep’te Gerard Way’in kabuslar üzerine konuştuğu kayıt bile bu sürecin izlerinden biri. Albüm ilerledikçe bu karanlık his de büyüyor.
Sabbath Bloody Sabbath – Black Sabbath

İyi bir Black Sabbath albümünün merkezinde her zaman Tony Iommi vardı. Kim şarkı söylüyor olursa olsun grubun o karanlık ve kasvetli soundu Tony’nin kirli ve şeytani tınılı rifflerinden geliyordu. Fakat Sabbath Bloody Sabbath dönemine gelindiğinde Tony ilk kez tamamen tıkanmıştı ve hiçbir fikir üretemiyordu. Bu yüzden grup ortam değişikliğine karar verip terk edilmiş bir şatoya yerleşti. Ancak burada işler tuhaflaşmaya başladı; üyeler koridorlarda kapüşonlu bir siluet gördüklerini söylüyor ve çalışanlar bunun şatonun hayaleti olduğunu iddia ediyordu. Başta eğlenceli olan bu durum kısa sürede paranoyaya dönüştü ve Bill Ward rahat uyuyabilmek için yastığının altında bıçakla uyumaya başladı. Yine de bu ürkütücü atmosfer işe yaradı ve Tony karanlık zindanlarda grubun en sert rifflerini yazdı.
In Utero – Nirvana

Grunge dünya çapında patladığında Kurt Cobain istemeden de olsa dev bir rock yıldızına dönüştü. Ünlü olmayı hayal etmişti ama Smells Like Teen Spirit sonrası gelen ani şöhrete ve beraberindeki yüke hazır değildi. Nevermind isyanın fitilini ateşlediyse In Utero o isyana sırtını dönen birinin sesiydi. Bu albüm Cobain’in Nirvana için aradığı ham ve sert tavra daha yakın olsa da şarkılarda ruhsal çöküşünün izleri belirgin. Albüm yayımlandıktan kısa süre sonra Cobain’in hayatına son vermesi ise albüme daha karanlık bir anlam yükledi. Frances Farmer’da eski acılarına bile özlem duyması, All Apologies’de dünyaya yeterince bağlanamadığı için adeta özür dilemesi onun ne kadar kırılgan hale geldiğini gösteriyor.


