Hayatımızın karanlık bir dönemini silmek için elinize bir fırsat geçmiş olsaydı hangi dönemi silmek isterdiniz? Yaşlılık, çocukluk, orta yaşlar? Hayır. Bu dönem pek çok kişi için büyük olasılıkla ergenlik çağlarımız olacaktır. Herkesin kendi için sebepleri olmakla birlikte, hayatın fiziksel ve manevi gerçeklerinin tokat gibi çarpmaya başladığı dönemi kolay atlatmak özellikle günümüzdeki karmaşık hayatlar içinde çok kolay başarılacak bir olgu değil.
Hayata hayali bir denizin içinde yüzmeye çalışarak başladığımız bu dünyada, ergenliğe geçtiğimiz anda aslında suyun altında nefesimizi tutmayı öğreniyoruz. Ergenliğimiz boyunca nefesimizi ne kadar uzun süre tutmayı öğrenebilirsek, hayatımızın kalanında da kafamızı suyun üstüne o kadar az çıkarıyoruz. Tıpkı bir denizaltıdan etrafı periskopla seyretmek gibi! Peki aslında kendimizi suyun altında saklamaya çalışacak kadar nefesimizi tutmayı öğrenmek bizim için bir kazanç mı? Yoksa gün ışığından ve arada karaya ayak basarak dinlenebileceğimiz o anları kaçıracağımız kayıplar mı?

Submarine, Joe Dunthorne tarafından kaleme alınan bir gençlik romanı aslında. Bu tatlı hikâye Richard Ayoade’nin sinematografik zekâsı ve Alex Turner’ın şiirsel müzikal yetenekleri ile birleşince bizlere küçük bir romantiğin, kendini değiştirmeden var olma ve aşkı bulma çabasını yüzümüzde bir tebessüm ettirerek anlatmayı başarıyor. Peki bu hikâyenin her anı kulağa geldiği kadar masum mu?
Yapbozun Köşeleri
Bir yapbozun köşelerinden başlıyor aslında Oliver Tate’in hikayesi. Başta kolay gidecekmiş gibi görünürken zaman geçtikçe karmaşıklaşıyor. Parçaları bulmak, oldukları yere yerleştirmek zorlaşıyor. Hayat içimde basit hedeflerle kendi yerini bulmaya çalışırken, Stuck on the Puzzle ile tanışıyoruz Oliver kendisiyle. 15 yaşında bir genç. Belki de çocuk demeliyiz. Hedefleri, duyguları doğal olarak hayat motivasyonu da çocuksu. Ama gecelerini bir yapboz içinde kendini arayarak geçirecek kadar da olgun.
Çoğu kendini bulma çabasındaki çocuk gibi odası. Karmaşık, dolu dolu ve önünde dışarıyı seyredecek bir çocuğu bekleyen penceresi var. Bu çocuğun hayalleri büyük işler başarmak değil elbette. Pek çok çocuğun isteyeceği basit şeyler. Hatta bazı büyümemiş çocukların hala istediği şeyler. Popüler olmak, konuşulmak, sevilmek. Bunun en kolay yolu ise elbette ilk kısımda tanıştığımız biri. Aslına bakarsanız, bir kız. Jordana Bevan.

Jordana zor kadın rolünü çabuk öğrenmiş duygusal bir genç kız. Oliver’ı eski sevgilisini kıskandırmak adına küçük bir şantaja çekse de aslında kıymetli olanın değerli hissettirilmek olduğunu Oliver onun için yumruk yediğinde anlıyor. Oliver kavgaya karışmış, eve yalnız dönmek zorunda olmayan şanslı bir çocuk olduğunu ise Jordana’dan aldığı ilk gerçek ve masum öpücükle beraber elini tuttuğu zaman anlıyor. Hedefleri küçük olsa da Oliver için bu durum çok basit değil. Bir yandan birbirinden mutsuz ebeveynlerinin cinsel hayatını takip ederken, diğer yandan kendi hayatında aşkı ve bunun getireceği farklı hazları keşfetmesi, kitaplardan veya işlerin ekran kararır kararmaz yoluna koyulduğu Amerikan dizileri kadar kolay olmadığının farkında.
Yine de şans yüzüne gülüyor ve iki hafta boyunca her ergenin hayalini yaşıyor. Güzel ve eğlenceli bir sevgili, okuldaki öğretmenlerine karşı kaba ancak sınıfta popüler olmak ve içinde bulunduğu hayatın gerçeklerinden kopacak kadar aşık olmak. Alex Turner, genç aşıkların mutlu anlarını izlerken bizlere artık saklanmaya gerek olmadığını ve yarınla alakalı bir şeyleri dert etmektense rengarenk koşabileceklerini anlatıyor bize Hiding Tonight şarkısıyla. Biz aşkı keşfeden Oliver ve Jordana’yı izlerken Alex Turner yarının dertlerine odaklanmaktansa güzel olanın peşine düşmememizi hatırlatıyor. İronik. Yetişkin olduğumuz anda gençlik günlerimizden bize hatıra kalan bir davranışı hatırlıyoruz. Daha çok eğlenmenin ve yarın nasıl güleceğimizi düşünmenin en kolay bıraktığımız alışkanlık olduğunu hissediyoruz iki genç aşığı izlerken. Turner da bize bunun yetişkinlikte en çok ihtiyaç duyduğumuz duygu haline geldiğini hatırlatıyor aslında bizlere.

Jordana duygusuz olmaya çalışan bir genç kız. Gardını asla düşürmüyor. Ancak Oliver karşısına daha önce çıkmamış ve belki bir daha karşısına çıkmayacak kadar naif bir delikanlı. O kadar naif ki kendini bozmaya çalıştıkça kişiliği onu daha hızlı onarıyor. Jordana romantizme dair hiçbir şey istemezken, romantik bir aşk mektubu ile Oliver’a ergenliğinin en büyük ödüllerinden birini veriyor. Şımarmaması şartıyla elbette. Ancak tüm bunlar olurken maalesef her ilişki yolunda gitmiyor.
İlişkilerimiz de Sorunlarımızla Beraber Büyür: Ebeveynler
Aile, ergenliğin en büyük sınavlarından biri olmuştur çoğu genç için. Özgürleşmek isteyen bir genci kontrol altında tutmaya çalışırken kendi hayatlarını unutan pek çok anne baba var. Daha kötüsü kendi hayatlarından da vazgeçmiş olan ve çocuklarının da geleceklerini düşünmeyenler de var. Oliver’ın annesi Jill gençlik aşkının günün birinde kapı komşuları olması ile zihninin arka bahçesine gömdüğü sandıktan bazı hatıralar çıkarmaya başlıyor. O sandığın içinde aşka duyduğu heyecan, gençliğine dair tutkusu, özlediği uzun saçlı görüntüsü, ilk aşkıyla beraber kapısında beliriyor. Ancak kapıyı gözetleyen başka biri daha var.

Oliver sadece işine odaklanan ve ideallerinin peşinde koşmayı seven babasına bir şeyler fark ettirmeye çalışsa da babası ciddiye almıyor bu durumu. Belki saflığından belki o da artık mutsuz bir evliliğin içinde yer almaktan sıkılmış olsa gerek tamamen akışına bırakıyor bir zamanlar çok sevdiği karısının çizeceği yolu. Oliver bir ilişkinin içinde olmanın gerektirdiği sorumlulukları hatırlayarak Jordana’ya açılmak istiyor. Ancak her evliliği bitirecek olan aldatma potansiyeli olan bir kapı komşusu değil.
Jordana ölen köpeğinin yasını tutarken, romantik sevgilisini ailesinin noel yemeğine davet ediyor. Ölümcül bir beyin tümörü olan ve çok az ömrü kalan annesinin onunla tanışmak istediğini söylediği anda Oliver bazı dertlerin paylaşılmaması gerektiğini düşünüyor. Aşık olduğu umursamaz, patavatsız, biraz da kabadayı olan kızın yavaş yavaş duygusallaştığını görmeye başlıyor. Sevdiği kız artık eskisi gibi olmayacak mı? Yoksa kendi ailesi dağılırken odağını dağıtmamak için kendine uydurduğu birkaç bahane mi? Bu ikilem maalesef Oliver’ı yetişkin olmanın zorluğuyla ve hayatın ilk gerçeklerinden biriyle yüzleştiriyor.
Hayat Seçimlerle Değil, Vazgeçtiklerimizle İlerler
Jordana belki de bir sevgiliye en çok ihtiyaç duyduğu anda Oliver’a ulaşmaya çalışırken, Oliver kendisinin az gelişmiş bir modeli olan babasının depresyonu için onun yerine mücadele etmeyi seçer. Kolaylıkla halledebileceğini düşündüğünü sevgililik görevinde, fedakârlık sırasının Jordana’da olduğunu düşünmeyi tercih ediyor, babasını tercih ettiği anda. Ama asıl olan, hayatın getirdiği kaydedilemeyen seçim oyununda Jordana’nın yanında olmaktan vazgeçtiği gerçeği apaçık yeşermeye başlıyor.
Naif bir çabanın, illegal bir hale dönüştüğü yılbaşı gecesinde Oliver aynı anda hayatın birden fazla gerçeği ile yüzleşiyor. Annesinin aradığı küçük macerayı gözetleme esnasında, vazgeçilmez olmadığını Jordana’yı sahilde başka biriyle eğlenirken görünce anlıyor Oliver. Yaptığı ve yapacağı her planın istediği biçimde sonuçlanmayacağını anlarken, her durumun gözlemlenebilir olmaktan ziyade bazen de önceliklerini doğru sıralaması gerektiğinin farkına varıyor. Bunlara elbette alkollüyken ciddi karar almamayı gerektiren eylemler de dahil.
Yaşadığı cennetin değişmemesi için son sürat kaptırmış giderken, Jordana’dan gelen ayrılık mektubu ile büyümenin farkına varıyor. Çocukluğundaki dertler kadar kolay başa çıkamayacağı yetişkinliğe geçişteki “İlk Aşk” dersinden en kötü notu alıyor. Oliver Jordana’nın yeni sevgilisi ile mutluluğunu en ön sıradan çektiği aşk acısıyla izlerken ve yaşarken, It’s Hard To Get Around The Wind o’na eşlik ediyor. Her şey için kolay bir çözüm olacağını düşünen Oliver bu defa karşısına çıkan rüzgârın baş edemeyeceği bir fırtına olduğunun farkına varamıyor. Kısa yoldan cennete gitmeye çalışırken, Alex Turner’ın şarkısında geçen cümle bu anları daha anlamlı kılıyor, “Daha ayakkabılarını giymeden gençliğini kurtarmaya çalışıyorsun!”
Kırık Kalpler Otelinde Bir Kahvaltı
Jordana ile ayrılık sonrası ilk yüzleşmesini yaşayan Oliver yine aynı dersin bütünlemesinden kalır. Büyümenin anlamını çözmek için harcadığı çabayla, içinde yaşadığı melankoli büyürken, kabuslarındaki bir görüntünün güzel bir rüyaya dönüşmesi için bir fırsat sunar o’na hayat. Kabuslarında sahilde yanına koştuğunda orada olmayan Jordana bu defa oradadır. Yeni sahiplendiği köpeğiyle üstelik. Alerjisi yüzünden kendisine iyi gelmediğini bilse de sevdiği için yanında olmasını istemektedir. Adeta olgun ilişkilerin getirdiği fedakârlık bilincinin bir yansıması gibi.
Oliver ise aslında yaptığı planların gerçekleşmemesinin getirdiği hataların sorumluluğunu üstlenerek büyümüştür artık. Çok değil, birkaç dakika önce yetişkin olmanın anlamını çözmeye başlamışken, bunu eyleme geçirmenin doğru anını yakalamıştır artık. Galler sahillerine vuran dalgalara doğru arka arkaya attıkları adımlar aslında onların birbirlerini oldukları gibi kabullendikleri aşklarına kucak açtıkları bir valsin ilk adımları olmuştur artık. Birbirlerine gülümsedikleri anda ise Piledriver Waltz onların yetişkinliklerine gidecek yolculukları için güzel bir veda şarkısı olarak çalmaya başlar. Artık rahat ayakkabılarını giymiş bir halde suyun üzerinde yürümeye hazırlardır.
Bir Rock Yıldızı ile Ergen Bir Çocuğun Hayatını Anlatmak?
Submarine, hayatın hedeflerimizden çok uzaklara sapabileceği gerçeğinin ergenlik döneminde yaşamaya başladığını gördüğümüz bir gençlik hatırası. İstediklerimize ulaşmanın değerini ancak elimizden kayıp gitmeye başladığında anlamaya başladığımız yaşların romantik ve mizahi bir gösterimi bir yerde. Çocukluk ve yetişkinlik dertlerinin birbirinin içine geçip bizleri sıkıştırdığı anılar içinde yaşadıklarımızı tekrar okuduğumuz bir lise günlüğü aslında. Bir gencin duygularına tercüman olan bir anlatıcı sayesinde neler olup bittiğini anlamak yerine aslında kendimizi o yaşlarımıza bırakıp biraz iyi hissetmek istiyoruz bu günlüğü okurken. O anlatıcı ise bir ergenlik dönemi kadar karmaşık bir müzikal karaktere sahip olunca ortaya mükemmel şarkılarla bezeli bir hikâye ortaya çıkıyor.

Son yıllarda Arctic Monkeys’i taşıdığı müzikal çizgiden kaynaklı hayranlarının hedefinde olan bir isim Alex Turner. O da duygularının karmaşasını hayatının en büyük işine yansıtıyor aslında. Yapabildiklerini herkes gördüğü ve bildiği için eleştirirken acımasız olmak da kolaylaşıyor bu yüzden. Ancak biraz da şeytanın avukatlığını yapmamız gerekirse; Alex Turner’ın sanatsal kişiliğini gerçek anlamda yansıtan net bir iş olmadığını Submarine’in soundtrackini yapacak kadar çocuksu ama bir o kadar olgun bir boyutta olduğunu gördükten sonra anlıyoruz. Sonuçta Oliver Tate’in iç dünyasını ve yaşadıklarını kendini anlatır gibi anlatan başka bir rock yıldızı bulmak pek de kolay bir iş değil.
Her birimiz ergenliğimize dönüp baktığımızda bazen gülüp geçtiğimiz, bazen hüzünlendiğimiz duyguları yaşıyoruz. Bunları özlediğimiz zamanlar da oluyor, geride kaldığına mutlu olduğumuz anlar da. Günün sonunda olduğumuz kişiyi yaratan ön önemli dönemlerden birini aslında “ergenlik işte” gibi basit bir cümle ile geçiştirdiğimiz bir sonuca varıyoruz. Oysa Oliver’ın en sonunda kendine itiraf ettiği ve sürekli tekrarladığı cümleyi kendimize farklı bir biçimde sormamız sanırım bizlerin de kendini tanımasına , gençken yaşadığımız ve belki de çözemediğimiz bazı olaylarla barışmamıza fırsat tanıyabilir:
Büyüdüğümüz zaman geçmişte yaşadıklarımızın bir önemi kalacak mı?


