Blur – The Magic Whip (2015)
2003’teki albümden sonra kimse Blur’un tekrar bir araya gelip yeni bir şeyler yapmasını beklemiyordu hele ki gitarist Graham Coxon’ın geri döneceği hiç akıllara gelmezdi. Hong Kong’da sadece beş günde kaydedilen bu sürpriz albüm grubun o eski efsane tarzını özleyenler için tam bir ilaç gibi gelmişti.
David Bowie – The Next Day (2013)
David Bowie zaten kendini sürekli yenileyen bir isimdi ama on yıllık sessizliğini bozup geri dönüşü gerçekten muazzam olmuştu. 66. yaş gününde hiç haber vermeden yeni albümünü duyurunca herkes şaşkına döndü çünkü ne bir reklam ne de bir tantana vardı. Bu albüm hem geçmişine bir saygı duruşu niteliğindeydi hem de her zamanki gibi geleceğe göz kırpan sağlam bir işti.

The Libertines – Anthems For Doomed Youth (2015)
Pete Doherty ve Carl Barat’ın aralarındaki buzları eritip yeniden bir araya gelmesi tam on bir yıl sürdü. Bu üçüncü albümle beraber grup o kendine has dağınık tarzını korusa da çok daha olgun bir tavır takındığını hissettirdi. Sevenleri için bu geri dönüş gerçekten beklenen ve özlenen bir buluşma oldu.
Suede – Bloodsports (2013)
Britpop rüzgarının en önündeki gruplardan olan Suede zamanla popülerliğini kaybetmiş ve solistleri Brett Anderson solo kariyerine odaklanmıştı. Bu yüzden tam 11 yıl aradan sonra tekrar birleşip kariyerlerinin en güçlü albümlerinden birini yapmaları herkes için büyük bir sürpriz olmuştu.

AC/DC – Back In Black (1980)
Solistleri Bon Scott hayatını kaybedince herkes bu Avustralyalı rockçıların işinin bittiğini sanmıştı. Ancak gruba katılan Brian Johnson ile öyle bir albüm çıkardılar ki içinde yer alan Hells Bells gibi şarkılarla rock dünyasını resmen yerinden oynattılar. Bu çalışma havlu atan bir grubun değil aksine daha yeni başladığını haykıran bir ekibin sesiydi.
Red Hot Chili Peppers – Californication (1999)
Dave Navarro gruptan ayrıldığında Red Hot Chili Peppers için artık her şey bitti gibi görünüyordu. Fakat eski gitaristleri John Frusciante’nin eve dönmesiyle gruba sanki sihirli bir el değdi. Californication albümüyle beraber müzik dünyasının en tepesine tekrar yerleştiler.
Green Day – American Idiot (2004)
Green Day doksanlardaki o büyük çıkışından sonra yayınladığı albümlerle aynı etkiyi bir türlü yakalayamamıştı. Ancak 2004’te American Idiot ile öyle bir çıkış yaptılar ki hem politik sözleri hem de akılda kalıcı melodileriyle dönemin ruhunu tam on ikiden vurdular.

U2 – Achtung Baby (1991)
U2 sadece üç yıl içinde müzikal anlamda çağ atlayarak bambaşka bir kimliğe büründü. O klasik rock tınılarını bir kenara bırakıp Berlin’in deneysel havasına daldılar. Bu keskin değişim hayranlarını uzaklaştırmak yerine One gibi efsane şarkılar sayesinde grubu her zamankinden daha popüler bir hale getirdi.


