Piyasa ve müzik endüstrisi tam “pop müziğin romantik prensini bulduk” diye sevinirken, kaç kişi herkes tarafından çok sevilecek bir müzik yapmayı bırakıp denenmemişi denemeye niyetlenir ki? Belki de zaten bu cesarettir büyük isimleri “büyük” yapan. Ancak özellikle 90’lar gibi Unkapanı’na erken koşanın meşhur olduğu bir dönemde cesaret isteyen bir dönüşüme girmek ancak müzikal yönden de kendine emin olmaktan geçiyor bence. Evet, şimdi bu müzikal evrilmeye cesaret edip risk alarak Türkiye’nin müziğinde ayrıksı bir yere sahip olan Gökhan Kırdar’ın 90’lardaki dönüşümüne göz atacağız.
90’ların müzik ortamında kurallara uymayan bir figür doğuyor!
1990’lar şüphesiz ki Türkiye’nin müzik tarihinde hem estetik hem ekonomik hem de teknolojik anlamda büyük bir kırılmayı temsil ediyor. Arabeskin geri çekilir gibi olduğu ancak hâlâ hayatın tam da ortasındaki yerini koruduğu, popun bir anda merkeze oturduğu, rock müziğin de alt kültürden bebeksi adımlarla popüler kültüre yürümeye başladığı bu dönemde müzik piyasası da hızla evrilmekteydi. Kültürel paradigmaların çatıştığı, yeni bir popüler estetiğin ortaya çıktığı 90’larda; özel kanalların açılması sonucunda TRT tekelinin kalkması, ilk müzik kanalı Kral TV’nin yayın hayatına başlaması, CD ve kaset üretiminin patlaması müziğin yalnızca işitsel değil aynı zamanda görsel bir deneyime dönüşmesine de sebep olmuştu. Bu gelişmeler ister geçmişten gelsin ister sıfırdan bir kariyer hikaye çizsin; sanatçıların sadece bir müzikle değil aynı zamanda bir “imajla” dinleyicilerin karşısına çıkmasını da zorluyordu. İşte tam da böyle bu atmosferin içinde sistemin tüm parıltılı beklentilerine uymayan bir figür ortaya çıktı: Gökhan Kırdar. Hem sesinin rengi hem müziğinin dokusu hem de entelektüel söylemiyle bu dönemin ötesinde bir isim olarak tanıdık aslında onu. Dönemin ruhunu taşıyordu ama bir yandan da bu ruha karşı çıkıyordu. İlk albümünden itibaren olan varlığı; bir arayışın, içe dönüklüğün ve bireysel bir başkaldırının sesiydi. Ana akımın parıltısına hiç kapılmamıştı, kendi sözleriyle, sesiyle, üretim tarzıyla “başka türlü bir müzik de mümkün” diyebiliyordu.
Gökhan Kırdar, zaten sanatçı bir aileden geliyordu; babası Mimar Sinan’lı bir resim sanatçısı, annesi de güzel sanatlar lisesinden mezun yine sanatçı ruhlu birisiydi. Ve bu sayede Kırdar daha 5 yaşındayken gitar ve tuşlu çalgıları deneyimleme şansı yakalamıştı. Üniversite için İstanbul’a yolu düştüğündeyse Gökhan Kırdar için artık müzikle daha profesyonel olarak ilgilenebilme fırsatı doğacaktı. Yıldız Teknik Üniversitesi’nin Mimarlık Fakültesi’ni kazanan Kırdar, 1989 yılında ev arkadaşlarıyla ilk grubu Naturel’i kurdu. Naturel bir rock grubuydu ve bu ekiple birlikte gece kulüplerinde sahneye çıkarak hayatını da kazanmaya başlamıştı. Yeni üyelerin katılmasıyla Naturel, Picture’a dönüşmüş ve türü de daha füzyon bir hâle bürünüp etnik, caz ve rock sentezi bir tarz benimsemişlerdi. 1991 yılında dönemin meşhur müzik yarışmalarından Beyaz Güvercin’e de katılan Kırdar, ‘Karanlığın Gizi’ adını verdiği şarkıyla sanatını da TRT aracılığıyla geniş bir kitleye duyurma şansı bulmuştu.
Müzik endüstrisiyle ilk temas: Serseri Mayın (1994)

Bugün bile Gökhan Kırdar dediğimizde akla gelen ilk şarkılardan biri olan ‘Yerine Sevemem’, kendisinin 1990’da henüz 20 yaşındayken yazdığı bir şarkıydı ve ardından yeni üretimleri de geldi. Ancak Türkiye’deki müzik dinleyicilerinin bu şarkıyı duyması için 1994’ün ilk günlerinde çıkacak “Serseri Mayın” albümünün çıkmasını beklemesi gerekecekti. Göksoy Plakçılık’tan çıkan sanatçının ilk albümü “Serseri Mayın”ın kayıtları 1993’ün Nisan ayından yine aynı yılın Kasım ayına kadar sürmüş ve çok geniş bir kadroyla 10 şarkılık bir albüm ortaya çıkmıştı. 3 şarkının sözlerini Zeynep Talu’nun, 4 şarkının sözlerini Gökhan Kırdar’ın ve kalan diğer 3 şarkının sözlerini de ikilinin ortak yazdığı “Serseri Mayın”daki tüm besteler de yine Gökhan Kırdar’a aitti. Henüz 23 yaşındayken böyle kompleks bir albüm yapması hem çevresindeki müzik otoriteleri tarafından da büyük bir ilgi gördü hem de albümdeki müzisyenler ortaya harika bir “ilk” albüm çıkardı. Erdem Sökmen, Tarık Sezer, Gürol Ağırbaş, Erkan Oğur, Berç Yenal, Mustafa Süder, Taşkın Sabah, Baki Duyarlar, Aydın Karabulut gibi isimlerin enstrümanlarını konuşturduğu Serseri Mayın’da sesiyle Cihan Okan, Onur Koğacıoğlu ve Zeynep Önkaya gibi isimleri duyuyordu kaseti teybe takanlar. Albümün hit şarkılarından biri olan ‘Fayton’, yaklaşık 10 yıl kadar sonra sevilen dizilerden “Yabancı Damat”ta duyulmuş ve popülaritesini yeniden artırmıştı. Ayrıca albümün yapım sürecinde dönemin önemli yapımlarından “Gece, Melek ve Bizim Çocuklar” filmine de aynı isimde bir şarkı besteleyen Kırdar, ilk kez de bir sinema filminde sesini duyurmuştu. Bunun yanında Gökhan Kırdar, klip estetiğine de çok önem veriyordu ve her şarkıda teatral bir dokuya sahip imajlar çiziyordu. Serseri Mayın’ın Türkiye’nin pop müziği için ayrıksı bir yeri vardı çünkü o zamana kadar alışılagelmiş lineer yapıdan uzaktı. Sadece duygular konuşmuyordu, zihinsel ve bedensel deneyimlerle de karşılaşıyorduk bu albümde. Türkiye’de elektronik müzik henüz o kadar gelişmemişken Gökhan Kırdar, ambient ile pop arasında bir teknolojik yapıdaydı ve Kırdar hem prodüktör hem de bir ses heykeltıraşı gibi davranıyordu albümde. Bu yüzdendir ki Serseri Mayın ismi yalnızca bir şarkı adı değil; kendisi gibi kontrolsüz, patlamaya hazır ve öngörülemez bir durumu simgeliyordu ki bu öngörülemezlik ilerleyen yıllarda kendisini daha da gösterecekti.
Kırdar’ın müziği olgunlaşıyor: Tutunamadım (1995)

“Serseri Mayın” ile Türkiye’ye kendisini yüksek perdeden duyuran ve kısmen aşk şarkılarının romantik prensi olarak anılmaya başlayan Gökhan Kırdar, aslında bu şekilde tanınmayı da pek istemiyordu. Onun kafasında batılı ama buranın da izlerini taşıyan daha elektronik bir sound elde etmek vardı. Ancak ne kendisi ne de piyasa henüz buna hazır değildi. Bir önceki albümünde yakaladığı ivmeyi daha da yukarıya çıkarmak isteyen Kırdar, yine Göksoy Plakçılık’tan çıkacak yeni albümüne hazırlanmaya başlamıştı. Çünkü zaten müzikle yoğruluyordu ve kendisini yine müzikle yormalıydı. Bunun için hiç beklememiş, ilk albümünün çıktığı tarihten 8 ay sonra stüdyoya girmiş ve 1995’in Şubat ayına kadar hummalı bir çalışma sürdürmüştü. Geçen seferden kendisine destek olan müzisyenlerin yanına yeni isimler de almış daha da güçlü bir kadroyla “Tutunamadım” albümünü kaydeden Kırdar; “Gece, Melek ve Bizim Çocuklar” filmine yaptığı şarkıyı da bu çalışmasına eklemişti. 4 şarkıyı Mete Özgencil’in, 5 şarkıyı Gökhan Kırdar’ın ve 1 şarkıyı Yıldırım Türker’in yazdığı “Tutunamadım”ın tüm besteleri yine Kırdar’a aitti. Ayrıca bu albümde bir önemli konu da Erkan Oğur’un müzik danışmanı olmasıydı. Erdem Sökmen, Gürol Ağırbaş, Aydın Karabulut, İsmail Soyberk, Erkan Oğur, Halil Karaduman, Cengiz Ercümer, Turhan Yükseler, Harun Öncü, İlyas Tetik, Mustafa Süder’in müzikal altyapıyı kurduğu ekipte Mete Özgencil ve Candan Erçetin de back vokal yapıyordu Kırdar’a bu albümde. “Tutunamadım”, sözleri yapısıyla slow pop gibi bir çizgide olsa da yoğun içe kapanma, vokaldeki kırılganlık, albüm bütünündeki tematik tutarlılık albümü daha özel bir yerde konumluyordu. Kimi eleştirmenler bu albümü karamsar, halktan uzak ya da entelektüel olarak tanımlasa da Gökhan Kırdar; sahici, savunmasız ve samimi bir şekilde söylüyordu şarkılarını. ‘Üstüme Basıp Geçme’ şarkısının yine bir önceki albümde olduğu gibi Yabancı Damat’ta kullanılmasıyla yeni nesil tarafından da tanınması da bir olmuştu. Ancak Gökhan Kırdar artık o yenilikçi tavrını müziğe yansıtmak ve dönemin klasikleşmiş pop anlayışını biraz rafa kaldırmak istiyordu. Bunun için de daha fütüristik bir müziğe yönelecek, yurt dışındaki dönemdaşlarının müzikal tavrını da benimseyecekti. Bu deneysel çalışmaların mevcut firmasında çok da hoş karşılanmayacağını düşünerek anlaşmasını sona erdirmeye karar vermişti. Yeni dönemde Gökhan Kırdar, herkesin bildiği o romantik tavrı bir kenara bırakacak ve müzik dinleyicilerini çok şaşırtacak bir işe imza atacaktı.
Türkiye’nin ilk triphop albümü Trip, oyunun kurallarını baştan yazarsa! (1997)
O zamana kadar piyasaya çok da hizmet etmeyen ancak dönemin müzik anlayışına yakın şarkılarla yerini sağlamlaştıran Gökhan Kırdar; ikinci albümü “Tutunamadım”dan sonra daha kabına sığmayan bir müzik yapmak istiyordu. Bunun için yapım şirketinden bile ayrılmayı göze alan Kırdar, 1995 yılının sonlarında Dokuz Eylül Üniversitesi’nde müzik bilimi okumaya başladı ki bu onun müziğindeki kırılmalardan biriydi. Bu süreçte “Cennet” adında 3. bir solo albüm yapmış olsa da asıl ortaya koymak istediği müzik bu olmadığı için Türkiye’de bir ilke imza atacağı başka bir çalışmaya ilgisini çevirmişti. Hazırlandığı bu albümü Türkiye’de yayınlamaya niyet edecek bir firma olduğunu düşündüğü için kendi bağımsız label’ını kurmuş, Loopus etiketi ve Bay Müzik dağıtımıyla 25 Kasım 1997 tarihinde üçüncü stüdyo albümü “Trip”i dinleyicilerle buluşturmuştu. “Trip” adından da anlaşılacağı üzere Türkiye’de daha önce denenmemiş trip-hop tarzının bir yansımasıydı. Bu yüzden de Türkiye’deki ilk trip-hop albümü olarak tarihe geçti. “Trip” epey karanlık bir albümdü ve müzik eleştirmenleri tarafından büyük bir övgü almıştı. Tekno rock, trip-hop, elektronika türlerinin öncü albümlerinden biri olarak anılan Trip, çoğunlukla insan ruhunun bastırılmış korkularını anlatan sözlere sahip şarkılardan oluşuyordu. Tüm parçaların söz ve müziklerini Gökhan Kırdar’ın bizzat kendisinin yaptığı albüm; önceki albümlere kıyasla Kemal Çankaya, Ogün Onat, Coşkun Çağlayan ve Tanju Özelgin’in olduğu çok küçük bir ekiple yaratılmıştı ve Kırdar programlama, klavye, mix ve aranje gibi görevleri de üstlenmişti. Yürütücü yapımcılığını Naci ve Osman Bayşu’nun yaptığı 8 parçadan oluşan ve kayıtları 1996’nın Temmuz ayından 1997’nin Mart’ına kadar yaklaşık 1624 saatte tamamlanan albüm, Gökhan Kırdar’ın gelecekte yapacağı müziklerin de aslında bir tür başlangıç fişeğiydi. Türkiye’de ilk kez düzenlenen uluslararası İstanbul Techno Festivali’nde şarkılarını dünyanın dört bir yanından katılımcıya da duyuran sanatçı etnik, rock, trip hop, electronica sentezli dördüncü albümü “Dem i Oz”u hazırlamaya başlamış ancak bu albüm 17 Ağustos 1999’daki Marmara Depremi dolayısıyla ucu açık şekilde ertelenmişti. Özellikle dizi ve filmlere yaptığı müziklerde trip-hop’u çok sık kullanan Kırdar, Türkiye’de bu türe aşina olmayan toplulukların bile kulağına trip-hop melodilerini duyurmuş ve alışılagelmiş bir müzik olmasını sağlamıştı.
Bitirirken… Gökhan Kırdar’ın 90’lardaki dönüşümü ve bugüne uzanan etkisi neydi?
Bugün baktığımızda Gökhan Kırdar’ın 90’lardaki müzik kariyeri, sadece başarılı bir sanatçının biyografisi değil; aynı zamanda Türkiye’de alternatifin, bireyselliğin ve entelektüel müziğin mümkün olduğuna dair bir belge aslında. Ana akımın dışında ama onunla tartışan, ticari sistemin parçası olmayan ama ona alternatif üreten, dijitalleşmenin eşiğinde kendi yolunu arayan bir figür olan Gökhan Kırdar, 90’larda bir döneme ruh veren isimlerden biri değil; o dönemin müziğine bir ruh kazandıran, onu bir tür düşünce alanına çeken nadir figürlerden biri aynı zamanda. Gökhan Kırdar, 90’larda sadece iyi şarkılar yapmadı; aynı zamanda sanatın ne işe yarayabileceğine dair yeni sorular sordu. Belki de en çok bu yüzden hâlâ güncel, hâlâ ilham verici ve dönüşümünü hâlâ sürdürebilir bir pozisyonda.


