Sanatçıların Görevinin Yaşadığı Dönemi, Dünyayı Yansıtmak Olduğuna İnanıyoruz. Bu Sebeple de Müziğimizde veya Konserlerimizde Dünyayı İlgilendiren Güncel Sorunları Vurgulamaya Çalışıyoruz. Bu Kesinlikle Daha Fazla İnsanın Yapması Gereken Bir Şey.
Maruja, geçen yıl yayımladığı debut albümü “Pain to Power” ile dikkatleri üzerine çeken bir grup. Manchester’dan çıkan yeni nesil avangart gruplardan biri olan Maruja; punk, noise rock ve post rock’ı jazz doğaçlamalarıyla buluşturuyor. Sound olarak oldukça yenilikçi ve eklektik olan Maruja, 2024’te İstanbul’da çılgın bir konser vermişti.
Aynı zamanda politik bilinç, toplumsal konularda takındıkları tavır ve söylem konusunda da fark yaratan Maruja, 11 Nisan’da Blind’da tekrar çalacak. İstanbul’da verecekleri konser öncesinde grubun davulcusu Jacob Hayes ile görüştüm. Jacob ile ilk albümleri Pain to Power’a, müzik teorisine, jazz’a ve Birleşik Krallık’taki sosyopolitik duruma dair dolu dolu bir röportaj gerçekleştirdik. Manchester United ile ilgili soru sormayı unuttuğum için kusura bakmayın, keyifli okumalar. 🙂
Merhaba, nasılsın? Sanırım şu an küçük bir turdasınız ve İstanbul’a da geleceksiniz. Nasıl hissediyorsunuz, tur nasıl gidiyor?
Jacob Hayes: Selam, teşekkürler, gayet iyiyiz. Maalesef kasım ayından beri turnede değiliz. Geçen yılın sonunda yaşadığımız sağlık sorunları nedeniyle bazı konserlerimizi ertelemek zorunda kalmıştık. Şu an iyiyiz ve yakında ertelemek zorunda kaldığımız konserleri vereceğiz. Küçük bir araya ihtiyacımız vardı, kendimizi gayet enerjik hissediyoruz. Sıkı konserlerle dolu eğlenceli bir yıla hazırız. İstanbul’a geleceğimiz için de heyecanlıyız.
İstanbul’daki ilk konserinizi 2024’te vermiştiniz. Ben de oradaydım ve ortamda muhteşem bir enerji vardı. İstanbul ve İstanbul seyircisi hakkında ne düşünüyorsun? İstanbul’da vakit geçirme fırsatınız olmuş muydu ve şehri özlediniz mi?
Jacob Hayes: Blind’daki ilk konserimiz inanılmazdı, seyirciler ve ortam gerçekten çok çılgındı. O dönem uzak yerlere gidip konser veremiyorduk. İstanbul o dönemdeki en uzun mesafeli konserimizdi. Bu nedenle de konser öncesinde seyircilerin vereceği tepkiden, etkileşimden biraz şüphe ediyorduk ama o konserden sonra İstanbul seyircisine resmen hayran olduk. Uzun zamandır da herkese o konserin ne kadar özel olduğunu anlatıyoruz. İşte, bu yüzden geri dönmeyi iple çekiyoruz. 🙂
Bu arada ben geçen ocak ayında İstanbul’u tekrar ziyaret ettim. Grup olarak İstanbul’da çok güzel vakit geçirmiştik ve sürekli olarak geri gelmek istediğimizi konuşuyorduk. Ben de İstanbul’a uğrayıp biraz vakit geçirmek istedim. İstanbul muhteşem bir şehir, içinde dolaşarak kaybolmayı çok sevdim. Hâlâ keşfedilecek çok fazla yer ve çok fazla şey var. Umarım İstanbul’a tekrar tekrar gelir ve yeni şeyler keşfedebiliriz!
Geçen yıl ilk albümünüz “Pain to Power”ı yayımladınız. Bence yılın en dikkat çekici, en iyi albümlerinden biriydi. Fakat ilk albümünüzü yayımlamak için oldukça uzun bir süre beklediniz. Ara birkaç tane de EP yayımladınız. İlk albümü yayımlamak için bu kadar uzun süre beklemenizin sebepleri nelerdi?
Jacob Hayes: Albümle ilgili yorumun için teşekkürler. Bu kadar beklememizin sebebi birçok bağımsız sanatçının durumu ile benzer, zaman ve para ile ilgili. İçinize sinen bir albüm kaydetmek oldukça pahalı, bu yüzden öncelikle o paraya ihtiyacınız var. Ayrıca yazdığınız tüm şarkılara güvenmeniz gerekiyor.
Bir yandan da 2019’da grubu yeniden kurduk ve şu anki kadroyu oturttuk. Bu nedenle de yazdığımız şarkılara karşı daha temkinli ve daha eleştirel yaklaştık. Sound’umuzu geliştirmek, istediğimiz seviyeye getirmek ve neyin işe yaradığını test etmek zaman aldı. Birlikte vakit geçirerek, çalarak müziğimizi sürekli olarak geliştirmeye çabaladık.
Doğrusu rastgele single’lar yayımlamak da istemedik. Onun yerine yarattığımız müzikal dünyayı her şeyiyle sergileyebilecek samimi bir esere kafa yorduk. Her şeyin istediğimiz kıvama gelmesi de zaman aldı. Mesela “Knocknarea” ilk olarak 2021’de kaydedilmişti. Fakat biz sonuçtan tam olarak memnun olmadığımız için 2023’e kadar bekledi. Arada tekrar kaydedildi, miksaj değişikliği yapıldı.
Her şeyi karşılayabilecek paramız da yoktu. Bu sebeple kayıt ve miksaj işlerinin istediğimiz şekilde yapılabilmesi için biraz bekledik, konserlere yoğunlaştık. İlk albümümüz için her şeyin kesinlikle doğru olduğundan emin olmamız gerekiyordu. Pain to Power’ın bu kadar eksiksiz hissettirmesinin esas nedeni, bu deneme yanılma ve test sürecini yaşamamızla ilgili. Bir albümün eksiksiz ve kapsamlı hissettirmesi gerekir, bu da ancak deneyimle keşfedilebilecek bir şeydir.

Aslında ilk albümünüzün adı “Pain to Power” müziğinizi de özetliyor. Hüzün, yalnızlık ve toplumsal öfke müziğinizi tanımlayan en önemli temalar. Üstelik kapitalizmin yol açtığı sistematik çöküş de müziğinize yansıyor. Özellikle ABD ve İsrail’in İran’a açtığı bu savaş döneminde içinde yaşadığımız dünyayı nasıl görüyorsun?
Jacob Hayes: Bahsettiğin sistematik çöküş hissiyati 10 yılı aşkın süredir içimizde olan bir şey ve giderek de büyüyor. Bunu çok uzun süredir duyumsuyoruz, Birleşik Krallık’taki siyasi sistemin çöküşüne tanıklık ediyoruz. Maalesef bu çöküş de radikal sağ ve sağcı hareketler ile alakalı. Bu yükselişin sarsıcılığının ve yarattığı tehlikenin uzun zamandır farkındayız.
ABD ve İsrail’in İran’a açtığı savaş ise dünyanın dört bir yanındaki milyonlarca insanı doğrudan olumsuz etkiliyor. Ayrıca bu savaş milyonlarca insana keder, öfke ve yaşadığı dünyaya dair daha fazla umutsuzluk aşılıyor. Gerçekten korkutucu zamanlarda yaşıyoruz. Bu yüzden de müziğimizle insanlara umut vermeye çalışıyoruz. Umut, hepimizin ihtiyacı olan yegâne şey.
Müziğinizdeki doğaçlama jazz bölümleri sound’unuzu şekillendiriyor. Bence sizi diğer punk veya noise rock gruplarından ayıran temel unsur da jazz ile bütünleşen sound’unuz. Peki, jazz’a olan ilginiz nasıl gelişti ve günümüzdeki jazz müziği nasıl değerlendiriyorsun?
Jacob Hayes: İronik bir şekilde, başlangıçta bizi birlikte çalmaya iten şey jazz değildi. Asıl ilhamımızı rock gruplarından ve rock müzikteki doğaçlamalardan alıyorduk. Hepimiz jazz’ı seviyorduk ve her zaman da yakındık ama jazz’a odaklı değildik.
Öte yandan grup olarak geçmişteki büyük jazz müzisyenlerini ve günümüzün öncülerini dinlemeyi çok seviyoruz. 2019-2022 arasında sürekli olarak birlikteydik. Beraber çok fazla zaman geçirdik ve durmadan çaldık. Bu konuda geliştikçe, yeni sesler de doğal bir şekilde müziğimize dahil olmaya başladı.
Doğaçlama tamamen bilinçaltında gerçekleşebilir, akış halindeyken bir şey jazz gibi geliyorsa, o sadece içinizden çıkan şeydir. Örneğin; The Tinker şarkımız bunun mükemmel bir örneği. O şarkı aslında 30 dakikalık bir doğaçlamanın ortasına sıkışmış 6 dakikalık bir bölümden ibaret.
Bununla birlikte hiçbir zaman özellikle jazz ile ilgili bir şeyler yazmak niyetinde değildik, sadece öyle oldu. O jazz bölümleri, ilk seferinde kendiliğinden olan şeyler. Ayrıca jazz tanımı genel olarak biraz tuhaf, çünkü Dizzy Gillespie gibi klasik “bebop”çuları ve Robert Glasper gibi modern öncüleri aynı çatı altında topluyor ki bence bu çok garip.
Bana kalırsa kendine ait bir jazz dönemini bulup seçmek en iyisi. Tabii o dünyaya kapı açmak için de iyi seçilmiş bir giriş albümü gerekir.
Bildiğim kadarıyla Joe’nun (Carroll) felsefe geçmişi de var ama siz üniversitede müzik okurken tanıştınız değil mi? Birbirinizi uzun zamandır tanıyorsunuz ama müziğiniz daha yeni olgunlaşıyor gibi. Müziğinizdeki özgünlüğü göz önünde bulundurduğunda, teorik eğitiminizin yaratıcı süreciniz üzerindeki etkisini nasıl yorumluyorsun?
Jacob Hayes: Kısmen doğru sayılır, sanırım Joe bir süre felsefe okumuştu ama biz üniversitede müzik eğitimi alırken tanışmadık. Harry (Wilkinson) ve Matt (Buonaccorsi) 16 yaşındayken okudukları lisede tanışmışlar, grup da o dönemlerde kurulmuş. Ben ise Manchester’a üniversitede ekonomi okumak için gittim. O sırada da grubun yakın arkadaşı olan Jack ile tanıştım. Jack sayesinde grup üyeleri ile tanıştım.
Ancak benim dışımdakiler üniversiteye gitmedi. Zaten hepimiz resmi kurumların verdiği müzik eğitiminden pek hoşlanmıyoruz. Bizim için okulda öğretilen müzik teorisi, şarkı yazımı ve düzenlemeler çoğunlukla kısıtlayıcı. Bir şarkıyı “iyi” yapan bazı yerleşik kriterlerin olması da mantıklı gelmiyor, sanat böyle işlemiyor, en azından bizim için.
Dolayısıyla hayatımızdaki pek çok şey gibi, resmi müzik eğitimi de bizi kendimize daha uygun bir şeyler aramaya itti. Müzik eğitimi alırken sıkışmış ya da engellenmiş hissedenleri, kendilerini bulmaya davet ediyoruz. Elbette, bu davet okulu bırakmak anlamına gelmiyor. Fakat gün sonunda size en çok kimlerin ve hangi seslerin ilham verdiğini bulmak gerekiyor.

Siz aynı zamanda politika, söylem ve tavır almakla ilgilenen, bunu çok önemseyen bir grupsunuz. Sence “post-truth” ve sosyal medya çağında politik olarak fark yaratmak nasıl mümkün? Ayrıca dünya çapındaki aşırı sağcı hareketlerin yükselişini göz önünde bulundurunca, Birleşik Krallık’taki durumu nasıl görüyorsun?
Jacob Hayes: Birleşik Krallık, politik ve sosyoekonomik açıdan gerçekten tuhaf bir halde. Bu tuhaflık bir süredir devam ediyor. Avrupa anakarasından ayrılmış, izole olmuş bir adada yaşamak insanı yalnız hissettiriyor. Aşırı sağ ise bu mesafeyi daha da artırmak istiyor. Brexit, kamuoyunun ne kadar bölünmüş olduğunu ama aynı zamanda ana akım siyasetteki ve medyadaki yalanların, yolsuzlukların ne kadar ön planda olduğunu açıkça ortaya koydu.
Yalanlar üzerine kurulu bir kampanyaydı ve bu çürütülemedi. O zamandan beri de karanlığın içinde yokuş aşağı gidiyoruz. Neyse ki gerçek bir değişim yaşanabilir gibi görünüyor. Hatta 100 yılı aşkın bir süredir ilk defa siyasi sistemimize dair ciddi bir kırılma olacak gibi. Artık iktidar için sadece 2 parti mücadele etmiyor. Ancak kabul etmek gerekiyor ki kamuoyunda ses getirebilen yeni partilerin bazıları korkunç ve popülist sağcılardan oluşuyor.
Fakat ilerici sol harekette de ciddi bir yükseliş var. Yeşiller Partisi, Manchester ve Liverpool’da tarihi bir başarı elde etti. Umarım bu durum değişen kamuoyunun bir göstergesidir. Ayrıca giderek popüler hale gelen birçok solcu düşünür ve politik platform var, bu yüzden de değişime dair güçlü bir his var. O nedenle şu anda yaşanılanlar hem korkutucu hem de heyecan verici. Brexit bize asla ve asla kendimizden çok emin olmamayı öğretti. Tek bildiğim, eğer bir daha radikal sağ iktidara gelirse Birleşik Krallık’tan taşınacağım.
Öte yandan Kneecap, yürüttüğü kampanyalar ve verdiği mesajlarla İrlanda’yı, genç müzisyenleri onurlu bir şekilde temsil ediyor. Şu anda Havana’daki Kübalılara yardım sağlıyorlar ve ABD’nin giderek ağırlaşan insanlık dışı ablukasına ilişkin medyada farkındalık yaratmaya çalışıyorlar. Sahip oldukları platformları kullanarak güncel sorunları gündeme getiriyorlar ve gerekli tartışmaları başlatıyorlar. Politik figürleri zorlayarak sorgulanmaya itiyorlar.
Tabii siyonistlerden ve milyarları yöneten medya şirketlerinden, savaştan ve nefretten çıkar sağlayan herkesten tepki gördüler. Fakat çoğu insan Kneecap kadar cesur olamıyor. Sanatçıların görevinin yaşadığı dönemi, dünyayı yansıtmak olduğuna inanıyoruz. Bu sebeple de müziğimizde veya konserlerimizde dünyayı ilgilendiren güncel sorunları vurgulamaya çalışıyoruz. Bu kesinlikle daha fazla insanın yapması gereken bir şey.
Son olarak, konserleriniz gerçekten çok duygusal ve etkileyici geçiyor. Konserlerinize nasıl hazırlanıyorsunuz ve İstanbul konserinde seyircileri neler bekliyor? Röportaj için teşekkürler, görüşmek üzere, sevgiler…
Jacob Hayes: Ben teşekkür ederim. Abartılı ya da “cringe” görünmek istemem ama sanırım hayatımız boyunca bu konserler için hazırlanıyorduk. Sahne kendimizi en rahat hissettiğimiz yer, evimizde olmak gibi. Şarkılarımız çılgınlık, gürültü ve duygu fırtınası içinde ortaya çıkıyor. Dolayısıyla bunu yansıtacak şekilde sahneye taşımamız doğal. İçimizden geldiği gibi çalıyoruz, yapay olamıyoruz.
İstanbul konseri için de geçen seferkiyle aynı şeyi bekleyebilirsiniz. Ancak bu sefer daha büyük, daha uzun ve daha yoğun olacak. İstanbul’daki herkese kocaman sevgiler, görüşmek üzere.
ORÇUN ONAT DEMİRÖZ


