Demir Demirkan: “Tesadüflere güvenmeye başladığım zaman her şeyin daha iyi olduğunu gördüm!”
Yeni çıkardığı “Zamanda Saklı” kitabıyla bizlere yazarlık yönünü de gösteren Demir Demirkan, Batıkan Baksı ile Beat Talks’un konuğuydu. Kitabın hikayesinden, kendisinin hayatındaki tesadüflere; Pentagram ile sürdürdüğü grup müziğinden kendi solo projesine kadar sayısız konuyu sevgili Demir Demirkan ile keyifle konuştuk!
Demir abi hoş geldin, nasılsın? Son zamanlarda neler yapıyorsun?
Bu ara bir aylık bir çalışma içerisindeyim, 9 konserlik bir turne vardı; onun ilk konserini geçen hafta Çarşamba günü (9 Nisan) verdik. Bir de 5 tane imza günümüz var planda, onun da birini yaptık. Sonrasında Mayıs ayında da devam edeceğim. Türkiye’de de yaşamadığım için geliyorum, bir ay kalıyorum ve o ay içinde her şeyi toparlamaya çalışıyorum. Gidebildiğim her yere gidiyorum, e Pentagram konserleri de var tabii, sadece benim konserler değil hâliyle planlardaki. O yüzden epey koşturmalı geçiyor ama benim de hoşuma gidiyor bu. Çünkü ben Amerika’da şehirden epey uzak büyükçe bir yerde yaşıyorum. Her yerin yeşillik olduğu bir yer, ona kandık ama doğa bir yere kadar, o yüzden şu an İstanbul’da olmaktan çok mutluyum.
Vücut kaos istiyor değil mi biraz?
Evet, özellikle Türkiye’nin büyükşehirlerinde yaşayıp büyüdüysen, o stresi ve tansiyonu istiyorsun. Hani bir gerilim vardır ya, onun sonucunda bir rahatlama yaşamadıktan sonra insanın sinirleri bozulmaya başlıyor. İstediğin kadar meditasyon yap, alışamıyorsun o hayata. O gerginliği istiyor insan bir şekilde.

Sohbetimize çok kişinin bilmediği yazarlık yönünle sohbete başlayalım istiyorum. “Zamanda Saklı” kitabınla sevenlerinin karşısına beklemedikleri bir taraftan çıktın. Bir kitap yazma fikri nasıl oluştu ve kitaba gelen yorumlar nasıl?
Valla yorumlar iyi. Bir yayınevinin kitabı alıp basması zaten benim için yeterli bir yorum aslında. Çünkü bu kitabı yazarken bir yayıneviyle anlaşmam yoktu, hatta nasıl yazılacağını da bilmiyordum. Hayal bile edemiyordum çünkü bildiğim de bir iş değil yani. Ama sonuçta İngiliz edebiyatı okumuştum ve kısa hikayeler yazıyordum, arşivde dolu hikayem var. Roman taslakları oluşturdum hep arka planda. Ama insanlar da bana sürekli yazmam konusunda telkinlerde bulunuyor filan. Başta cesaret edemedim çünkü romana başlayıp yazmak da çok uzun soluklu bir iş. Biz hep şarkı yazmaya, bestelemeye alışık olduğumuz için bir anda romanla ortaya çıkıp yazar yönünü göstermek riskli bir iş. Öteledim o sebeple hep, en son 1.5 sene öncesinde bu “Sandık Hikayeleri”nin fikrini buldum ve yazmadan edemedim. Mutlu da oldum yapabildiğimi gördüğüm için.
Şarkı yazarlığı yönünden aslında edebi bir karakter taşıyorsun ama bence kurgu tasarlamak daha zor olsa gerek. Ki bir de Zamanda Saklı aslında 4 kitaplık Sandık Hikayeleri’nin ilk ayağı. Bu hikayeleri ne kadar zamandır tasarlıyorsun kafanda?
“Sandık Hikayeleri” fikri doğdu ve ben 4 ay sonra yazmaya başladım. Çok uzak bir zaman aralığı yoktu yani. Bu hikayeleri, temel insani kavramlar üzerinden dört kitap olarak tasarladım. Birincisi aşktı ama bir kadın ile bir adam arasındaki aşk gibi değil; Rumi’nin aşkı gibi bir aşkı anlatmak istedim. Liseden beri meditasyon yapıyorum, Japonya’dan Çin’e kadar bir sürü ustayla çalıştım. Bir yanda da Türk tasavvufu, Anadolu tasavvufu var. Hepsini harmanladığım bir yere getirmek istedim, dolayısıyla hikaye de Anadolu’da geçiyor.
Kitabın temelinde aslında mistik bir hikaye var ve senin de aslında meditasyon gibi ritüellerle aranın iyi olduğunu biliyorum. Zamanda Saklı’nın bu alanda edindiğin mistik deneyimleri aktarmak gibi bir misyona sahip olduğunu da söyleyebilir miyiz?
Didaktik olarak, “şöyle yap, böyle yap” gibi metot aktaracağım bir konseptte yazmadım tabii ki. Bu sürecin sonucunda ulaştığın şeylerden bahsettim. Neden meditasyon öğrenmek ister insan? Stresten kaçmak için yaptığın nefes egzersizi vs. bunlar meditasyon değil zaten. Zihninin hiç girmediği başka yerlerine giriyorsun, bilinçaltını ziyaret ediyorsun. Hiçliği yaşamakla alakalı bir şey. Kendini tanıyorsun, sonra da insanları tanıyarak dünyayı çözümlemeye başlıyorsun.
Bir de Türkiye’de çok rastlayamayacağımız bir yeniliğe de imza attın abi sen. Her kitabın kendine özel bir de müzik albümü olacak. Mesela Zamanda Saklı’nın ilk single’ı ‘Yüreğime Vur Kadehi’ çıktı bile. Hem hikayeyi yaratıp hem de üzerine bunların şarkılarını yapmak zor olmadı mı? Aslında kitaplara birazcık teatral bir hava da katmış oldun gibi geldi bana.

Doğru. Ben betimleme yapmayı çok seviyorum. Betimleme yapmaya başladığımda, direkt oraya gidiyorum. Kokusuyla, ısısıyla, sesleriyle her şeyi hissediyorum. Kitabı yazarken de sonlara doğru bunu film mi yapsak diye düşünmedim değil. Tolga Örnek ile konuşuyoruz, daha önce filmlerine de müzik yapmıştım. Olabileceğinden bahsetti, üzerine konuşabiliriz yani. Müzikal olarak da sahnelenebileceğini söyleyen var mesela. Ama bence film daha kolay çünkü kitabın içindeki bazı şeyleri CGI ya da AI ile yaratmak daha rahat olur.
Şimdi kitapta en çok bahsettiğin olgulardan birine değineceğim. Tesadüfler. Tesadüfler, Demir Demirkan’ın hayatında ne kadar yer kaplıyor? Mesela bazı insanlar bir yola çıkarken her şeyi planlar ve o doğrultuda ilerler. Sen neredeyse 35 yıldır müziğin içerisindesin, geldiğin noktada tesadüflerin yeri neydi?
Çok fazla var. Tesadüflerin pozitife yansıması da onlara izin vermekle oluyor. Mevlana’nın bir lafı var: “Olmayan içinde bin hayır ara” diyor. Olan işinde bir, olmayan işinde bin. O kadar güzel bir laf ki ben bunu felsefe edindim kendime. Her seferinde de doğru çıktı. Sen istediğin kadar plan program yap ki mesela inanılmaz bir plan manyağıyım, disiplin ve organizasyon olmazsa olmazım. Eskiden bu bozulduğu zaman gerçekten büyük bir stres yaşıyordum ama idrak ettim ki bazen de işin bozulması benim hayrıma oluyor. Yani tasarladığım gibi değil bazı şeyler, bunu fark ettikten sonra tesadüflere güvenmeye başladım ve karşıma çıkan tesadüflerin aslında seçim değil tercih olduğunu idrak ettim. Dolayısıyla tesadüflere güvenmeye başladığım zaman her şeyin daha iyi olduğunu gördüm.
Kitabından sonra artık bir kimliğin de yazarlık. Ama aynı zamanda asıl bilinen karakterlerin müzisyen, söz yazarı, bir göçebe ve sahne insanı. Bunların arasında hangi Demir Demirkan’ı en gerçek Demir olarak hissediyorsun?
Eskiden gerçek olmadığım rolleri oynardım ama şu an hepsiyle gerçek Demir gibi hissediyorum. Yani sen bana 10 yıl önce bu soruyu sorsaydın muhtemelen çok daha başka bir cevap alırdın.
Göçebe demişken, bir yanın Amerika’da bir yanın Türkiye’de. Aslında bu bence sana buradaki müziğin gidişatını da uzaktan takip etme şansı sağlıyordur bence. Kıtalararası iki ülke arasında gidip gelmenin müziğine ve dolayısıyla varoluşuna nasıl katkıları olduğunu düşünüyorsun?
Ben sanıyordum ki (ve benim o zaman düşündüğüm gibi düşünen çok insan olduğunu biliyorum) oraya gittiğimde acayip insanlarla karşılaşacağım, bir araya gelip özgürce müzik yapacağız. Alakası olmadığını gördüm. Türkiye’de bir araya gelip, kafa rahatlığıyla müzik ya da sanat yapmak çok da kolay. Amerika’da çok agresif, ultra bir kapitalizm var. Para üretmek için çıktı yapmaktan bahsediyorum. Hâliyle bir araya gelip müzik yapmak da çok zorlaştı. New York’ta çok kozmopolit bir sanat ortamı var, sadece Amerikalılardan oluşmuyor ve büyük bir para arzusu var. Para her şeyin önüne geçiyor. Adam gelmiş, Amerika’da müzik yapmak istiyor ama ilk sorusu “yemekleri ödeyecek misiniz?” oluyor. O yüzden ben oradaki ekibimi de Türklerden kurdum, tamam yemek de önemli ama ilk soru da bu olmasın bence.
Bu kadar yolculuğun arasında kendini gerçekten evde hissettiğin yer neresi peki? Senin olduğun her yer mi, yoksa çevreyle alakalı bir durum mu?
İnsanla alakası var bence, hem kültürle hem de insanla. Mesela New York’ta arkadaşımın kulübü var, oraya gittiğimde ben bildiğin evde hissediyorum. Gördüğün zaman sarılıyorsun birbirine, rahat ediyorsun. Başta da dedim ya şu an burada çok rahatım. Trafikte de öyle, buranın trafiğiyle dışarısının trafiği bile farklı. Tabii ki evimizi de zaman zaman eleştireceğiz, burası en güzel yer değil ama en rahat ettiğimiz yer; zorluğuyla, stresiyle, kavgasıyla…

Solo kariyerinle birlikte Pentagram dolayısıyla grup müziğini de aynı anda yürütüyorsun. Ki aslında profesyonel müziğe de grup müziğiyle adım attın. Demir Demirkan olarak sahneye çıkıp şarkı söylüyorsun, belki de ertesi gün Pentagram’da gitarist oluyorsun. Kendi içinde bu dengeyi nasıl yaratıyorsun? Solo ve grup müziği arasında seçim yapsan hangisi daha ağır basar?
Pentagram’da gitarist olmak kadar rahat bir şey yok ya! Biz 9 kişiyle çıkıyoruz sahneye, yanında 8 tane zebani var. (Gülüyor) Yani müzikal zebani. Sorun da o zaten, o adamlarla müziğe başlayıp öyle bir grupla çaldıktan sonra müzisyen beğenmemeye başlıyorsun. Çünkü Pentagram’daki bütün üyeler sanatçıdır. Sadece enstrümanist değiller, aradaki fark benim için çok önemli. Kurduğum gruplarda ya da çalıştığım insanlarda kim olursa olsun sanatçı olmasını gözetiyorum. Ki Pentagram’da da sahnede o 8 kişiye sırtımı yasladığımda benim müzisyenliğim de ikiye katlanıyor. Büyük bir geçmişimiz var, yokluğu da varlığı da beraber gördük. Ama sen solo projeden de bahsedecek olursan, orası çok büyük bir sorumluluk getiriyor peşinden. Kaç bilet satıldığından, giyim kuşamına; seyirciyi idare etmekten şarkının doğru çalınmasına kadar her şey sende ouypr. Orası daha gergin bir nokta ama onu da yapmayı çok seviyorum.
Müzik kariyerin boyunca Pentagram’dan 2 kez ayrılıp solo olarak devam etsen de yıllar sonra Pentagram’a yeniden döndün. Ve bu arada Türkiye’de rock müzik de çok değişti. Peki sen Pentagram’daki değişimi nasıl görüyorsun? Grupla beraber Türkiye’deki metal müzik için çok önemli şeyler de yaptınız sonuçta.
Birincisi sayılmaz, orada okumaya gittim ben! (Gülüyor) Herkes kendisini çok geliştirdi, kimse durmadı ve bu çok önemli bir şey. Mesela Trail Blazer kadrosunu düşünürsek Tarkan (Gözübüyük), feci bir prodüktör oldu, Hakan (Utangaç) bir film yapımcısı, Ogün (Sanlısoy) kendi solo albümlerini yaptı. Cenk’inse (Ünnü) bambaşka bir eğitmenlik kariyeri var. Yani herkes kendini geliştirdiği için yapılan müzik de gelişmeye başladı. Aynı hislerle, daha çok deneyimle ve daha çok bilgiyle müziğe giriyorsan ortaya çıkan sonuç daha güçlü oluyor. Başta 25 yaşında olan insanlar şimdi 50-60 yaşında, artık hocalaşmışlar. Çok büyük egolara sahip olsak da, başlı başına kariyerlerimiz olsa da bir araya gelince bir tane bile münakaşa çıkmıyor ya, bu nasıl olabilir? Biz bir araya geldiğimizde hâlâ 30 yıl önceki çocuklarız.
Peki geçmişten bugüne uzanan müzikal yolculuğuna göz attığında sound’unu nasıl tanımlıyorsun? Sürekli dönüşen ve canlı bir olgu mu yoksa çekirdeğinde sabit kalan bir öz mü var?
İkisi de var aslında. Bence çekirdek aynı kalıyor ama onun etrafında büyüyen şeyler var hem müzikal olarak hem de ruhen. Sürekli bir şeyler ekliyorum. Zaten alet edevat hastasıyım, evin içi depo gibi. Müziğim de gelişmek zorunda, yoksa canım sıkılıyor. Geliştirmek için de ne yaptığımı sorarsan; okuyorum, geziyorum, insanlarla konuşuyorum. Hâliyle bunlar hep etki ediyor. O etkileri de dışarıya yansıtmaya çalışıyorum. Yıllarca şarkı yazamadığım da oldu ama yapmış olmak için niye bir şarkı yapayım ki? İşi sürdürmek için mi? Ama mesela uzun zaman bir şey yazamayıp, içindeki baraj taşar ya o iyileştirici bir hâldir. Bu rahatlığa ulaşmam benim kendimi daha fazla geliştirmemle oldu. Ki bende inanılmaz bir mükemmeliyetçilik vardı, onu da bırakınca aşırı rahatladım.
Türkiye’de rock müziğin geçirdiği dönüşümleri yakından gözlemlemiş ve bu alanda çok şarkıya imza atmış biri olarak, bugün Türkiye’de rock ile yeni bir soluk yaratmak mümkün mü sence? Yani aslında demek istediğim rock ve metal ruhu öldü mü yoksa devam ediyor mu?
Ya niye istiyorlar bunu bu kadar ya? Neden sürekli metal ölsün? Bir konserdeki 10 kişi, 100 bin kişiye bedel. Popülizme gerek yok, bu “rock öldü” söylemi de aynı kafanın ürünü. Bence mesele, insanların kendini özgürce ifade edebilecekleri bir müzik alanı kalmamış gibi hissetmeleri. Protesto illa politik olmak zorunda değil ama kişisel bir karşı duruştu rock. Belki de artık bunu yapamadıkları için “öldü” diyorlar. Ama öyle bir şey yok. Bak ben bu işe nasıl gireceğim diye araştırma yaptım. Gittim bir reklam ajansına. Strateji yapan biri vardı, marka konumlandırmasıyla ilgilenen. Meksika kökenli bir adamdı, tesadüfen de metalci çıktı. Dedim ki: “Ben gitarımla geldim, burada bir şey yapacağım ama nasıl ilerleyeyim?” Adam, “İki hafta ver bana” dedi. İki hafta sonra çağırdı bizi. Yanımda menajerim de vardı. Sunumlar, analizler… Ağzımız açık kaldı. Müzik türlerini karşılaştırmış: cazdan heavy metal’e, Foo Fighters’tan en sert underground gruplara, country’den hip-hop’a kadar hepsi analiz edilmiş. Bize şunu gösterdi: Dünyada sabit kitlesini büyüterek koruyabilen tek müzik türü heavy metal. Country, hip-hop, pop… Hepsi dalgalanıyor. Ama metal, kitle olarak sadık ve büyüyen bir camia. Bunu adamın analizinden gördüm. Bizim plak şirketleri hep “rock mı kaldı abi?” falan diyordu ya… E, ben buradayım. Arkadaşlarım hâlâ Slayer dinliyor. Judas Priest dinliyor. Ne olacak yani, bir gün elin gitmeyecek de “yeter artık, pop mu dinlesek” diyecek misin? Öyle bir şey yok abi. Adam bize festivallerden de örnekler verdi. Metal dinleyicisi eğitimli bir kitle aslında. Çoğu üniversite mezunu, özel sektörde çalışan insanlar. Günlük hayatında takım elbise giyip işine giden insanlar, festivallerde piercing’leriyle, dövmeleriyle, çocuklarıyla geliyorlar. Çocuğu da aynı şekilde giyinmiş oluyor. Bu bir kültür.

Sona gelirken… Biz şu an katılamasak da dünyada Eurovision dönemi yaklaşıyor malum. Hazır bir araya gelmişken üzerinden 22 yıl geçtiğine inanamadığımız birinciliği konuşmak isterim biraz. Abi siz Türkiye’de Eurovision’a inancın kalmadığı bir dönem mucize yarattınız ve Every Way That I Can’in 40 dk’da bestelendiğini duymuştum. Eurovision döneminin hayatında nasıl bir yeri var? Türkiye’ye bir şarkıyla birincilik kazandırmak nasıl bir his senin için?
Bana buna benzer şeyler çok soruldu. Düşünsene, bir yandan Pentagram gibi bir grupla anılıyorsun, sonra dönüp Pop müzik yapan biriyle çalışıyorsun. Hatta onun da ötesinde, daha da popüler bir şey için şarkı yazıyorsun ve o şarkı kazanıyor. Çok ayrı uçlar yani. Tüm bunlar olduğunda 32 yaşındaydım. 2002 yılıydı. Şimdi geriye dönüp bakınca hâlâ “Ben bunu nasıl yöneteceğimi, nasıl idare edeceğimi bilemedim” diyorum. Ve etrafımda bunu bilen, bana yol gösterebilecek kimse de yoktu. Belki onlar da nasıl yapılacağını bilmiyorlardı, bilemiyorlardı… Ve dolayısıyla kimse bir mentorluk teklif etmedi. Gerçekten çok yalnız kaldım. Bir noktada da her şeyi üstlenmekten vazgeçtim. Reddettim. O dönem yaptığım bazı röportajlara denk geliyorum şimdi… Ve senin de bildiğin gibi, medya bir röportajda söylediğin bir cümleyi alıp başlık yapar ya, fotoğrafını da koyar, sanki sadece onu söylemişsin gibi bir hava yaratır… Çok kötü bir his o. Mesela “Keşke o şarkıyı yazmasaydım” dediğim bir röportaj var. Orada o cümleyle duran biri var. Çok negatif, çok tatsız bir durum. Hele ki zaten başarıyı hazmedemeyen bir topluluk ve medya ortamı varken… Yalnız kalıyorsun. Gerçekten yalnız. Ben de bir noktada dayanamayıp evi terk ettim. Gittim, Bodrum’da bir arkadaşımın evine yerleştim. Bir ay boyunca kendime gelemedim. Menajerim geldi, beni oradan toparladı, eve getirdi. Gerçekten ne yapacağımı bilmiyordum. O sırada insanlar etrafımda, “Tamam, artık bundan sonra şarkılarını beş katına satarsın” falan diyorlardı. Abi çok garip… İnsanların algısı bir acayip. Senin gerçekten ne yaşadığını bilmeden, anlamadan sana akıl veriyorlar. Kendi başlarına gelseydi, nasıl davranacaklarını sana dayatıyorlar. Hani o durum onlara gelse, “Oh şimdi neler yaparım, şarkıyı beşlik değil ellilik yazarım” diye düşünen çoktu. Ama o senin yolun değil işte. Ben yapmadım onu. Bodrum’dan İstanbul’a döndüğüm gece, uyumadım ve ‘Gitti Gider’i yazdım. Yani o sözler: Bu adam gitti, gider; yorgun, argın, kızgın, üzgün; zamanla tanırsın insanları… İşte onların hepsi o gecenin şarkısı. Sanırım bunu da ilk kez burada açık etmiş oldum.
Önümüzdeki dönemlerde senden neler duyacak, neler okuyacağız? Planlar hazır mı?
Şimdi ilk kitabın albümü 10 şarkıdan oluşuyor ya, ilk iki şarkı çıktı zaten. Muhtemelen bir buçuk ay sonra üçüncü parça da geliyor. Bölüm bölüm gidiyorum bu arada. Mesela ‘Yüreğime Vur Kadehi’ birinci bölümün şarkısı, ‘Suçlusun‘ ikinci bölümün. Şimdi çıkacak olan da üçüncü bölüm olacak. Yani böyle bölüm bölüm ilerleyen bir yapı kurdum. Toplamda dört şarkı single olarak yayınlanacak. Sonra Kasım ayında, bu dört parçayla birlikte albümün tamamını, yani 10 şarkıyı birden yayınlayacağım. Bu yaz da oturup ikinci kitabı yazacağım. Taslağı hazır. Şu an notlarımı alıyorum, toparlıyorum. İlginç bir şey yapıyorum aslında, form olarak da değişik. Hani bazen bir hikâyeyi dümdüz değil de bir yerinden anlatmaya başlarsın ya… Onun gibi bir şey. Oyunlu bir tarafı da var yani, biraz onunla da eğlendim açıkçası. Bakalım nasıl olacak.


