Serinin yeni yazısında, efsanevi film Trainspotting’e odaklanıyor, filmi ve müziklerini konuşuyoruz.
“Choose Life. Choose a job. Choose a career. Choose a family. Choose a fucking big television, choose washing machines, cars, compact disc players, and electrical tin openers. Choose good health, low cholesterol, and dental insurance. Choose fixed-interest mortgage repayments. Choose a starter home. Choose your friends. Choose leisurewear and matching luggage. Choose a three-piece suit on hire purchase in a range of fucking fabrics. Choose DIY and wonder who the fuck you are on Sunday morning…”

Az önce uzadıkça uzayan bu seçimlerin karmaşıklığıyla filmin ilk dakikasında başlayan Mark Renton’ın hayatı sorgular niteliğindeki monoloğunu okudunuz. Kendi seçimleri veya seçtikleri zannettikleri şeylerin arasında kaybolan gençlerin hayal kırıklıklarıyla dolu hayatlarının mücadelesi ve sonrasında yaşananlar. İşte karşınızda Trainspotting. Dikkat, bolca bağımlılık unsuru içerir.
Yeraltı sinemasının en güzel örneklerinden
İskoç yazar Irvine Welsh’ın ilk romanından uyarlanan yeraltı sinemasının en güzel örneklerinden olan Trainspotting 1980’lerin ortasında İskoçya’da geçmekte ve de olay örgüsü dönemin gençliğini özetler niteliğinde. Sadece o dönem diye sınırlamak belki de yetersiz kalır, hatta sadece gençler olarak da bu bağımlılıkları daraltmak yanlış olabilir. Toplum içinde mücadele veren herkesin kayboluşlarını anlatıyor bizlere.

Bambaşka bağımlılıkları olan genç karakterlerimizin merkezinde bir anlatıya sahip olan filmde yok oluş, berbatlık ve pislik olma hissi arasında sıklıkla geçişler yapılıyor. İzlerken siz de kendinizi bir bok çukurunda gibi hissedebilirsiniz.
Filmi müzikleri olmadan düşünmek haksızlık olur
1996’da Danny Boyle tarafından sinemaya uyarlanan filmin müzik seçimleri anlatıma o kadar büyük bir katkı yapıyor ki, filmi müzikleri olmadan düşünmek haksızlık olurdu herhalde. Filmin soundtrack albümü bana kalırsa tüm zamanların en iyi soundtrack albümlerinden biri. İçerisinde Brian Eno’dan Iggy Pop’a, New Order, Pulp, Blur ve Lou Reed’e kadar uzanan iddialı bir seçkiyle karşımıza çıkıyor. İzleyiniz, dinleyiniz ve bir daha dinleyiniz efendim.
Bu arada gözleriniz soundtrack listesinde Oasis’i de arıyorsa tatlı bir detay var, grubun aslında bu seçkide olması planlanıyormuş ancak Gallagher kardeşler filmi tren izleyicileri hakkında olduğunu düşündüler ki sanırsam bu sebeple filmin içinde olmayı istemediler. Komik olansa, yıllar sonra bir röportajda gelen itirafta geçiyor: Trainspotting Liam’ın en sevdiği filmlerden biriymiş. Eh, her zaman gelmez böyle fırsatlar Liam’cığım. Kaçan tren misali…
Tatlı göndermelerden yalnızca biri

Bir diğer güzel detay ise yönetmenin favori grubunun The Beatles olması sebebiyle bizim İskoç gençlerin Londra’daki bir oteli ziyaret etmek için yoldan geçtiği sahneyi The Beatles’ın Abbey Road albüm kapağını benzeterek çekmesi. Küçük detaylarla bezeli tatlı göndermeler hoşuma gitti.
Tren meraklıları (trainspotters), çeşitli tren modellerini, onların özelliklerini ve çalışma saatlerini takip ederler. Uzaktan ne kadar saçma geliyor değil mi kulağa, yaptıkları tek şey trenler ve bunları not almak. Bütün tren modellerini not alıp ne yapacaksın, nedir senin amacın diye soru yağmurlarını bir kenara bırakalım ve bizler için dışarıdan bakıldığında görünüşte anlamsız olan ama yapmaktan bıkmadığımız, çekinmediğimiz şeyleri düşünelim. Sanırım hepimizin böyle takıntıları var. O yüzden bu gençleri eleştirmek yerine belki de ana fikre odaklansak filmden daha çok keyif alırız diye düşünüyorum.
Beatsommelier’de: 180 gr, 20. yıl özel baskı, 2 LP, Parlaphone


