BeatTalks: Batu Akdeniz Röportajı

Murat Beşer
Yazar:
Okuma Süresi: 6 Dakika

Jeff Buckley’i andıran 3.5 oktavlık tenor sesiyle Ankara’nın bağrından kopup gelmiş bir Batu Akdeniz…  İlhamını ve ruhunu eskilerden almış ama şarkıları modern dünyanın ta kendisi…

Gırtlaktan gelen durdurulamaz kuvveti ve canlılığını kaybetmeyen vibratoları ile kendini benzerlerinden ayıran Batu ile dijital aleme yeni saldığı “Ankara’nın Sokaklarında” şarkısını bahane ederek konuştuk. 

Yeni bir şarkı yaptın, adı “Ankara’nın Sokaklarında”… Oradan başlayalım, iki binli yıllarda Ankara’da içinde yetiştiğin müzik ortamı nasıldı?

Muhteşemdi… 2011 yılında barlara girebilmeye başladığım yıllarda Ankara gece hayatında kült gruplar çalmaya devam ediyordu. Gitarcı Süleyman Abi (Bağcıoğlu) ya da Flu, İnadına Blues gibi şahane grupların performanslarına tanıklık ettim ve onlarla aynı sahneyi paylaştım. Her bir bar performansı, benim için bir eğitim alanı gibiydi. 2012 yılından 2020 yılına kadar aktif olarak barlarda çalmaya devam ettim. En kötülerinden en güzellerine, olağanüstü tecrübeler kazandırdı bu bana.

Önceleri İngilizce söylüyordun, ardından Türkçe besteler geldi. Bu geçiş seni zorladı mı?

İlk başta yapamayacağımı düşünüyordum ama sonra elim gitmeye başladı. Türkçe yazmaya başlamamın ilk senesinde “Yanlış Biriyle Doğru Hikaye”yi (bu Spotify’da 15 milyon), ikinci senesinde “Eksik”i yazdım (bu da 35 milyon dinlendi). Kötü giden bir ilişki, bolca kitap okumak ve başarmak istemenin ateşi yardımcı oldu. 

Neden İstanbul’a transfer oldun? 

Hayatımın bir döneminde orada bulunmak zorunda olduğumu biliyordum. Ankara’da ne yazık ki miladımı doldurmuştum çünkü kariyerimi bir adım ileriye götürecek adımları kendi şehrimde atmanın bir yolu yoktu. 

Hem topluluk hem de solo tecrüben var. İlki sana neler kazandırdı?

Grup halinde hareket edebilmeyi, fedakarlıklar yapabilmeyi öğretti bu tecrübe bana. Ayrıca liderlik yapabilme beceresini kazandırdı. Dinamik olmak istediğimi fark ettim, bir karar alınması için dört kişinin daha icazetini almak bazen çok iyi ama bazen de çok kötü bir fikir olabiliyor. Ama müzikal projelerde mutlaka bir lidere ihtiyaç var, eğer batırıyorsa o lider batırır, gerektiğinde de gider. Ama gemiyi karaya ulaştırırsa da onun vizyonuna ihtiyaç vardır. Bu kurşunu atma cesaretini verdi bana. Artık yapmaya hazırdım.

Stüdyo ile konser sahnesi arasında kendini daha iyi hissettiğin bir yer var mı?  

Kesinlikle sahnede daha iyi hissediyorum; benim için harika bir oyun alanı. 1999’dan beri sahneye çıkıyorum yani altı yaşımdan beri ve kendimi daha rahat hissettiğim bir yer yok. Yeni şeyleri spontane deneme fırsatı da veriyor bu bana ve her seferinde farklı bir elektriği var. Her şehir, her mekân, her saat farklı… Binlerce ihtimal var. Stüdyo daha kurgusal, sahne daha spontan ve eğlenceli. Çünkü bilinmezliğin keyfi var orada. 

Bir beste nasıl çıkıyor? Yapay zekâ kullanıyor musun? 

Genelde bir punchline bulurum ve bütün şarkıyı onun etrafında kurarım. Yapay zekanın müzikal kullanımına karşı bazı önyargılarım var… Aranjesel durumlarda yardımını alabilirim ama beste yapma anlamında hayır asla kullanmayı düşünmüyorum.

Öncülerin örnek aldıkların kimlerdi? Bizden özellikle…

Benim Türkiye’deki bir numaram Yavuz Çetin’dir. O bir gitarist – vokalistten çok daha fazlasıdır, bir fikir adamıdır benim gözümde. Yapmaya çalıştığı şey, ulaşmaya çalıştığı nokta itibariyle değerlidir. Müziğini kutsamıyorum, fikirlerini kutsuyorum onun. O Don Kişotluğunu çok seviyorum. Bir de Duman’ı çok severim. Bunun yanı sıra Türkçe müziği İngilizce müziğe göre çok daha az dinledim hayatım boyunca. Örnek aldığım idollerim Steve Perry, Paul Rodgers, Myles Kennedy, Chris Cornell… Bu liste uzadıkça gider.

Kolunda neden Billy Idol döğmesi var?

Billy Idol bana hep 2000’li yıllarda rock müziği ilk dinlemeye başladığım yılları hatırlatıyor. 2009’da “White Wedding”, “Flesh for Fantasy” ve “Rebel Yell” adlı şarkıları keşfedip kafayı yemiştim. Sahne enerjisi, deliliği ve frontmanliği beni çok etkilemişti. Çok eğleniyorum onu izlerken. Elimde şarkı sözü yazıyor ve bana yarınlar için de pozitif bir mesaj “It’s a nice day to start again”…

Bad Company ve Free’nin davulcusu Simon Kirke ile nasıl tanıştın?

Bad Company ve Free’nin resmi fan klübü ARN.com’un başkanı olan Lucy Piller, onların da çocukluk arkadaşı; beni Youtube’dan keşfetti ve sonra aile gibi olduk. Birbirimizi çok kez ziyaret ettik ve bana bir gün o inanılmaz soruyu sordu: “Simon Kirke ile düet yapmak ister misin?”  

Starsailor’ın özel konuğu olarak sahneye çıkışın nasıl gerçekleşti?

Starsailor’ın vokalisti James Walsh ile uzun süredir Instagram’da takipleşiyorduk. Ben Radyo ODTÜ’de DJ’lik yaptığım dönemde onların albümlerini de çalıyorduk ve ben de ona yazıyordum işte “James sana bayılıyoruz, bugün Love is Here albümünü inceledik; çaldık, vs.vs.” gibi… Zorlu’ya konsere geleceklerini öğrendiğimde kendisine mesaj attım, sizinle tanışabilir miyim kuliste; en sevdiğim gruplardan biri sonuçta. O da demesin mi “sahneye çıkmak ister misin?” diye… Meğer o da benim müziğimi ve sesimi beğeniyormuş. Bu şekilde tamamen spontane, soundcheck’siz bir şekilde sahneye çıktık. Sonraki yıl da ön grupları olduk. Dünyanın en tatlı insanları; harika adamlar ve müzisyenler… 

Yakın zamanda Amerika’ya gittin ve kayıtlar yaptın. Biraz bu süreci anlatır mısın?

Amerika’da Muscle Shoals’da yani Alabama’da takılma ve gig’leme fırsatım oldu. Orada efsanevi bir stüdyo var Aretha Franklin’lerden tutun Rolling Stones’a kadar efsanevi isimlerin kayıt yaptıkları ismi “FAME”. Orada gitaristim Che ile üç şarkı kaydettik. Kokusu bile 1970’ler gibi kokuyordu. Yarı müze yarı stüdyo şeklinde devam ediyor ve bütün eşyalar aynı duruyor. Sigara delikleri bile kalmış halılardaki.

Son şarkın “Ankara’nın Sokaklarında” bir albüm habercisi mi?

Evet, Mart ayında çıkacak bir toplama albümün habercisi. İsmi de yine “Ankara’nın Sokaklarında” olacak.  

2025 BeatSommelier

Yazıyı Paylaşın
Yorum Yazın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir