Beatsommelier arşivinden çok kişisel bir yazıyla, Robert Wyatt’ın hayatında ve hüzünlü hikayesinde derinlere dalıyoruz. Onu yakından tanımalısınız.
Alkol? Evet, belki de herkesin kimi zaman lezzetli olan arkadaşı. Bir müzisyenin ise, ev partilerinden ve frekanstan kopamayışının ağır bedeli olarak bu ‘arkadaş’ tarafından çoktan hayat kağıdına yazıp koymuştu kader son içkisini.
Peki Robert’ın hikayesi neydi?
Soft Machine geliştikçe o da gelişti

Robert Wyatt; Soft Machine ve Matching Mole’un kurucu üyesi olarak orta ve son dönem 60’ların ve erken dönem 70’lerin en profesyonel davulcusu ve vokallerinden biri olarak enfes işler yaparken, kaliteli sesiyle grubun sound’unu şekillendirmede çok önemli rol oynadı. Soft Machine geliştikçe, Wyatt’ın deneysellik tutkusu da giderek gelişiyor, her şey gerçekleşmeden önce de Wyatt kendi solo kariyerinin başlangıcı olacak o elim kazadan evvel böyle müthiş işler yüzünden aslında kendine altyapı kazandırıyordu.
İngiliz, Jazz-rockvari füzyonu davul ritimlerini, progresif rock’ın biçimlendirici yıllarında Soft Machine’in ilk albümü, “Soft Machine” (1965) ile öğleden sonra bir gün, kendimi berbat hissettiğim bir anda dinlerken, aslında hayatın tatlı telaşıyla, yaşamaktan bunalmış kendimle, yarısı okunmayan gazete kupüründe görmüştüm Wyatt’ı ve 4.kattan düşüşünü.
Hem de en iyilerinden…

Bir ev partisinde, sarhoş halde 4.kattan düşmüştü Wyatt, elimdeki ucuz kahveyle, yaşadığım hayatın umutsuzluğuyla Robert Wyatt hakkında düşünmeye başladım. 1973’te bir davulcu, hem de en iyilerinden, kariyerinin en zamanlı, en üretken yerindeyken belden aşağısı felç olmuş, tekerlekli sandalyeye esir kalmıştı. İşte böylece doğdu, “modern müziğin hüzünlü sesi”.
Belden aşağınızın felç kaldığı bir durumda hayatı öyle kabul edip, yaşama sevinçlerinizi, durağan, askıda hayatınızı bir düşünün. Bir maraton koşucusu için bu ne demekse, bir davulcu için de böylesine zor, böylesine yıldırıcı gözüküyor. Robert ise bu yıldırıcılığa, zorluğa boyun eğmeyen asi bir İngiliz. Evet, bacakları yoktu, artık davul yoktu ve artık alkol de yoktu…
“Yorgun Ben”e bir tokat

Alkolü sonsuza kadar bırakan Wyatt; sihirli müzik yolculuğuna şiirleriyle ve keyboard (org) öğrenerek, kendi solo kariyerine, kendi içsel sesini duyurabilmeye odaklanarak devam etti.

Kazadan 1 yıl kadar kısa bir süre içinde, kaza sonrası deneyimlerini yansıtan son derece kişisel ve duygusal bir çalışması olan “Rock Bottom” (1974) albümü yayınlanırken, Wyatt’ın müziği aracılığıyla biz dinleyicilere, kendisine ait derin duygularını aktarma yeteneği somut olarak karşımıza çıktı. Hayata küskünlüklerimizi, kendi potansiyelimizi harcayan yorgun ben’imize bir tokat atarak ayağa kaldırıyor, pes eden ayaklar bile olsa devam eden ve yılmayan düşüncelerin filizlerini bize gösteriyor Wyatt.
Sadece 1 yıl içinde öğrendiği klavyeyle, Rock Bottom’da bulunan “Sea Song” parçasındaki klavyeyi dinlerken, kendisiyle alay ettiği kısımları okurken oldukça garip hissetmiştim. Hayat böyle zor ve mücadele gerektiren yanlara sahip olsa da, Sea Song’un sonundaki cümle gibi, (we are not alone) elimizden sıcacık bir tutuşla, hayata karşı fikirlerimizi, yaratma isteğimize küçük meşe odunları atarak ateşi harlayacak kişilerin güçleriyle daha kolay ve kabul edilebilir derecede güçlü olacaktık.
Kendi hayat arkadaşı ve eşi bir yana, Brian Eno, David Gilmour ve Björk gibi diğer müzisyenlerin albümlerine yaptığı katkılar, onun işbirlikçi ruhunu ve çeşitli müzik paletini sergiliyor.
Onu bu müziğe olan tutkusu, hayata direnişi ve yeniden doğuşu yüzünden kendime ait bir ikon olarak seçsem de, müzik üzerindeki etkisinin yanı sıra sosyal adaleti ve savaş karşıtı davaları savunması da onun sanatsal mirasına bir derinlik katmanı ekliyor benim nezdimde.
Özellikle son dönem albümlerinde müziği böylesine derin temaları ifade etmek için bir platform olarak kullanma konusundaki kararlılığı, sanatın toplumsal sorunları ele almadaki gücünü gösteriyor. Bazı kişilerin sırf bu aktivist tavırları bile müthiş derecede saygı ve alkış alabilirken, yeniden doğan adamın böylesine kendisini ifade edişleri ayrı bir parantez, ilham veren ve sesi hep kısık olan benim için bile örnek biri haline geliyor.
Duygusal derinliğine, tüm türlere meydan okuyan doğasıyla, karakterize edilen müziğiyle Robert Wyatt asla pes etmedi. Yakın zamanda müziği bıraktığını, müzikten emekli biri olarak İngiliz rüyasına, bize bıraktığı mirasla, ilham verici hayat hikayesiyle devam ediyor.
Kaçırdığımız nokta kendimizle olan savaşın, yara alan ruhumuzu ifade edebilmekteki inceliğinde. Bu bir kişiye, bir ikona ve müzisyene bağlı olmayacak; zayıf sesimizin ve kırgın duygularımızın sonucu olarak felçli olanlar aslında bizler olarak kalacağız.


