Steven Wilson döneminin başlangıcı
“Blackwater Park”, Opeth kariyerinde bir kırılma anıysa, bunun temelleri Stockholm’de bir evde atıldı. Avrupa’daki birkaç konserin ardından Mikael Akerfeldt, yeni albüm için demo kaydetmek üzere eski bir dostunun evine kapandı. Riff’ler, akustik pasajlar ve melankolik melodiler, Opeth’in sıradaki albümü için yavaş yavaş şekillenmeye başladı. İlginçtir ki grup bu kez stüdyoya girmeden önce albüm adını koymuştu. Albümün ismi, yetmişlerde müzik üretmiş Alman progresif rock grubu Blackwater Park’a bir selam niteliğindeydi. Albümün bir diğer öne çıkan noktası, belki de Opeth’in kariyerini dönüştüren bir karardı. Porcupine Tree’nin beyni diyebileceğimiz Steven Wilson, ilk kez Opeth ile stüdyoya girmiş ve prodüktör koltuğuna oturmuştu. Aslında her tür müziğe fazlasıyla açık olan ve dip köşe keşif yapmayı seven Steven Wilson, Opeth’i kendi başına keşfetmemişti. Gazeteci bir arkadaşının Wilson’a Opeth’in “Still Life” albümünü vermesiyle başlayan bu temas, birkaç ay sonra Mikael Akerfeldt ile yediği bir akşam yemeğinde iş arkadaşlığına dönüştü. “Blackwater Park” ile başlayan süreç “Damnation”, “Deliverance” ile devam ederken bir yandan Mikael Akerfeldt ile 2008’de Storm Corrosion’ı kurup aynı isimle bir de albüm yayınladılar…

10 Ağustos 2000’de kayıtlar Studio Fredman’da başladı. Göteborg’daki bu stüdyo, İsveç metal sahnesinin kalbinin attığı yerlerden biriydi desek değil abartmak, hakkını doğru dürüst verememiş oluruz. İsveç usulü melodik death metalin anavatanı olan Göteborg’un kalbi olan bu stüdyo, Opeth gibi kariyerinin büyük adımını atmayı bekleyen bir grup için en doğru adresti. Lakin Opeth stüdyoya geldiğinde tek bir satır söz bile hazır değildi. Ancak şarkıların işitsel tarafı neredeyse son halindeydi. Bu da Mikael Akerfeldt’in kayıt aralarında kendini kapatıp söz yazdığı birkaç güne dönüştü. Davul, ritim gitar, bas ve akustik katmanlar kaydedildikten sonra Wilson gelip taze yazılmış sözlerden oluşan vokalleri kusursuz hale getirdi masa başında.
Grup, ilk iki haftayı stüdyonun içindeki küçük bir odada dört yatakla geçirdi, ardından Dark Tranquillity üyesi Mikael Stanne’nin evine taşındı. Aynı dönemde Soilwork de “Natural Born Chaos” için stüdyodaydı. Soilwork bir makine düzeninde disiplinli bir iş temposuyla çalışırken Opeth mutfak molalarını uzattı. Mikael Akerfeldt yıllar sonra verdiği bir röportajda “Blackwater Park” kayıtlarını bir iş olarak görüp monotonlaşmasını engellediğini söyleyecekti. Nitekim haklı da çıktı. “Blackwater Park”in karanlıkla zarafet arasındaki o eşsiz dengesi tam da bu özgür, sezgisel çalışma biçiminden doğdu.
Magnum Opus
Albüm, brutal vokallerle pastoral akustik pasajları aynı şarkı içinde bu denli doğal bir biçimde buluşturarak türün sınırlarını tekrardan belirledi. Teknik müzisyenlikle nota pornografisine kaçmadan progresif yapılar kurabilmesi, death metal sertliğini 70’ler progresif rock zarafetiyle harmanlaması ve bunu dramatik bir bütünlük içinde sunması, Opeth’i akranlarından ayırdı. Bu albüm ve sonrasında gelecek “Damnation” ile “Deliverance” sayesinde hem underground sahnenin sadık kitlesi hem de progresif rock dinleyicisi aynı grupta buluştu.

Zaman içinde “Blackwater Park”, grubun diskografisinde bir zirve noktası olarak anılmaya başladı. Çoğu hayran ve eleştirmen için Opeth’in magnum opus’u haline geldi. Albüm sonrası gelen turneler, festival ana sahneleri ve artan medya ilgisi, grubun kariyerini yukarı taşıdı. Opeth böylelikle metal müziğin en merak edilen ve ne yapacağı en belli olmayan gruplarından birine dönüştü. Blackwater Park’in yarattığı etki, sonraki işlerde hissedilen özgüvenin de kaynağı oldu. Grup risk almaktan çekinmedi, Mikael Akerfeldt üslubunu tamamen oturttu. Özetlemek gerekirse bu albüm, Opeth’i metal müzik dünyasının en saygın isimleri arasına bir daha çıkmamak üzere soktu.
Puan: 9.5/10
Tür: Progresif Metal
Yayın: 2001
Süre: 76 dakika
Label: Music for Nations


