Bir ülkenin başkenti olmak, hele ki başlı başına bir kıta büyüklüğünde 50 eyaletli bir ülkeyse söz konusu olan yer, durum daha çetrefilli bir hale gelebiliyor. Beyaz Saray’ın da bulunduğu Washington’dan çıkan her şeye öyle ya da böyle siyaset ve bürokrasi bulaşmış oluyor. Özellikle gelir adaletsizliğinin ve şehrin dışına doğru gittikçe artan evsizliğe şahit oldukça insan kendini sorguluyor.
2016 yılında PJ Harvey’nin çıkardığı ”The Hope Six Demolotion Project” albümünün teması da buydu ve üç durağının en başında gelen nokta başkent Washington’dı. Hatta bu albümün yapım sürecini anlatan 2019 tarihli Seamus Murphy imzalı “A Dog Called Money” belgeselinde zenginliğe bu kadar yakın bir yerde yaşayan insanların içinde olduğu açlık, suç ve parasızlık çıkmazını izlerken dünyadan bir haber kimseler için şok geçirmemek elde değildi. O sebeple Washington’ın sonuna gelen D.C. eklemesini ve genel olarak tarihi bagajının müziğine nasıl etkisi olduğuna odaklanırsak detayların içinden kendimize nefes alacak bir boşluk yaratabiliriz.
Cazdan Go-Go’ya: D.C.’nin Siyah Müzik Kültürü

Washington’ın D.C. olmasıyla birlikte burada daha fazla iş ve hayat olanağı umuduyla evini bırakıp gelen yerli ve yabancı göçmenler, şehrin çeşitliliğini sağlayan temel nüans. Özellikle şehirdeki siyahların nüfusunun çokluğu, kültür alanındaki harekete de büyük katkı sağladı. Jazz’dan go-go’ya, punk’tan hip-hop’a kadar pek çok tür, D.C.’de kendine özgü biçimlerde gelişmiş, hatta kimi zaman ulusal, küresel etkiler yaratmıştır. Bu etkinin başlangıç noktası için günümüzden bir asır öncesine 1920’lere ve 1930’ların başına gitmemiz gerekiyor. Şehrin caz sahnesi en az cazın başkenti New Orleans kadar ülke çapında büyük yankı uyandırmıştı. Bu konudaki aslan payıysa şehrin dış çeperlerinden gelen bir efsane olan Duke Ellington’ındı. Ellington, U Street koridorundaki “Black Broadway” olarak anılan bölgede yetişmiş; Howard Theatre, Lincoln Theatre gibi salonlarda performanslar sergileyerek cazı hem entelektüel hem de popüler kesimlere taşımayı başarmıştı. 1970’lere kadar şehrin müzik damarını besleyen başlıca tür caz, gospel ve soul olurken Detroit’te arşa çıkan Motown akımının bir yansıması başkente de gelmişti. Chuck Brown’ın öncülüğünde Washington D.C.’ye özgü bir tür olarak doğan go-go, şehrin çok kültürlü yapısının funk ve disco’yla birleşimini sağlamıştı. Afrikalı Amerikalı bireylerin kültürlerinin parçası olan yerel vurmalı çalgılardan oluşan ritimler, kalabalığı avucunun içine almakta mahirdi. Go-go’nun bir diğer önemiyse, burada yaşayan siyahların güvenliğini oluşturmasıydı. Siyahlar için go-go’nun etkisi 1970’lerde zirvesini görse de günümüze ulaşmayı başarmış bir tür olduğu gerçeği sabit. Çünkü, müziğin sadece eğlenmek için değil, var olup sesini çıkarmak için de elzem olduğunun bilincinde Washington D.C. halkı.
Hip-Hop ve Şehrin Yeni Yüzleri
Takvimler 1980’ler ve 1990’ları gösterdiğinde şehrin en güçlü ve etkili dönemi yaşandı. Washington için 80’leri baştan yazan punk müziği birazdan kapsamlı bir şekilde ele alacağımız için noktalı virgül koyup hip-hop’a değinmemiz iyi olacak. Washington’dan çıkan isimler belki ABD ya da global ölçekte etki alanına sahip değillerdi ancak etkiledikleri isimler öyleydi. Wale, GoldLink, Shy Glizzy gibi isimler başkenti ritimlerine yansıtırken modern bir sound ile milenyuma adapte olmakta zorlanmadılar.
Punk Patlaması: Dischord Records ve Politik Müziğin Doğuşu

Black Flag’in en etkili döneminin frontman’i olmasının yanı sıra başlı başına bir ilham kaynağı olan Henry Rollins, kendi babasını tanımlarken, “Beyazların üstün olduğuna inanan homofobik, mizojinist bir adamın hiper aktif oğlu olarak ya ölecektim ya da punk müzik sayesinde şu anda olduğum insana dönüşecektim. Başka çarem yoktu” demişti bir röportajında. Washington D.C.’den çıkan beyaz punk gruplarının neredeyse tamamı benzer bir aile arka planından geliyordu. Irkçılığın ve muktedirin yanında kendini konumlamanın ‘doğru’ olarak görüldüğü bir şehirden bugüne kadarki belki de en politik müzik döneminin çıkması doğal bir sonuçtu. Etkisi günümüze kadar gelse de aslında kısa bir süreden bahsediyoruz buradaki punk sahnesini konuşurken. 1979’un sonlarında başlayan ve 1985’te Rites of Spring’in kendi adını verdiği albümle sona eren dönemde çıkan grupların neredeyse tamamı kült mertebesine ulaştı. Şehrin şu ana kadar adını pek geçirmediğimiz en önemli özelliklerinden biri de Georgetown Üniversitesi’ydi. ABD’nin en prestijli üniversitelerinden biri olan Georgetown sayesinde Washington’daki politik ve sosyal bilinç gelişiyor, sokaklara da yansıyordu. Punk sahnesindeki sol tandanslı yaklaşımda Georgetown öğrencilerinin de büyük bir yeri vardı.

Straight edge akımının isim babası Minor Threat’in kurucularından Ian MacKaye’in, Jeff Nelson’la birlikte kurduğu Dischord Records, türün merkez üssüydü. Bunun sebebiyse, Dischord’un yalnızca müzik yayınlamamış; etik bir duruş, kolektif bilinç ve ekonomik bağımsızlık ilkelerini müzik dünyasına kazandırma yolundaki mücadelesiydi. Minor Threat, Fugazi, Scream, Rites of Spring, Iron Cross, S.O.A., Government Issue gibi onlarca isim Dischord Records etiketiyle müzikseverlerle buluşmuştu.
Bad Brains ve Kapsayıcı Hardcore’un Yükselişi

Bu sahnenin en özgün ve ilham veren grubuysa Bad Brains’ti. Çünkü görece tahmin edilebilir işitsel kalıplara sıkışmaya teşne bir türe kattıkları reggae ile hardcore ve punk’ın hiç tahmin edilmeyen bir yanını sundular. Sadece bu nedenle bile devrimci sayılabilecek Bad Brains, tamamı Afrikalı Amerikalı üyelerden oluşmasıyla Ronald Reagan’ın problemlerle dolu ırkçı başkanlık döneminde ülkenin dört bir yanında sahne aldı. Hatta almakla kalmadı, riskli sayılabilecek eyaletlerde beyazlar ve siyahların bir arada tıklım tıkış olduğu konserler verdi. Hem müzikal hem de ırkçılığa karşı eylemleriyle ezber bozdular. Onların sahne enerjisi ve politik mesajları, punk sahnesini daha kapsayıcı ve agresif bir kimliğe büründürdü. Buna ek olarak indie, metal, pop, elektronik, avangard, disko ve benzeri onlarca türde Bad Brains’ten ilham alan yüzlerce grubun günümüzde müzik yapmasını sağladı. The Libertines’in davulcusu ve aynı zamanda plak şirketi de olan Gary Powell ile yaptığım bir röportajda, “Bad Brains dinlemediğim tek bir gün bile yok” cevabı almıştım…
Fugazi ile Post-Hardcore’un Yeni Yolu

Washington D.C.’nin punk sahnesinin her yerinden karşımıza çıkan Ian MacKaye’in Dischord’u kurmasının yanı sıra Minor Threat ile türün işitsel ve lirik yapısını oluşturması büyük bir başarı. Ancak bununla yetinmeyen MacKaye, post-hardcore tarihinin en çok dinlenen gruplarından birini, hatta belki de birincisini hayatımıza kazandıran insan. Fugazi ile yayınladığı 1989 tarihli “13 Songs”, post-hardcore’un rehber kitabı olurken grubun verdiği konserlerdeki inanılmaz performansları on yıllardır anlatılan şehir efsanesine dönüştü. “End Hits”, “Instrument Soundtracks”i de anlatmaya çalışsak muhtemelen yazıyı bitiremeyecek hale geliriz…
Henry Rollins ve D.C.’nin Hardcore Mirası

Kapatırken Kaliforniya’da kurulmuş olsa da Henry Rollins sayesinde fahri Washington D.C.’li olan Black Flag’e açmak lazım. Çünkü üretimlerini ülkenin diğer ucunda yapsalar da Rollins’in içinden Washington’ı çıkarmak mümkün değildi. Agresiflik ve enerjinin sözlük karşılığı olan Black Flag, şarkılarında öfke, yabancılaşma, polis şiddeti ve bireysel sıkışmışlık gibi temaları işleyerek Washington D.C.’nin politik hardcore ruhuyla örtüşüyor…


