Murat Beşer, Beyoğlu’nun ikonik mekanlarının izini sürmeye devam ediyor. Bu bölümde konuk olduğumuz mekan Babylon.
Birinci bölüm: Babylon öncesi…
Nasıl ki Beyoğlu’nun efsane mekanlarından Kemancı’yı Köprüaltı ve sonrası olarak ikiye bölerek anlatmak icap ediyorsa, bir başka efsane olan Babylon’u da Babylon öncesi, Asmalımescit dönemi ve sonrası olarak üçe ayırarak ele almakta fayda var. Ancak Babylon’un bir farkı var, o da Asmalımescid öncesindeki sürecinin çok uzun ve ilginç hikayelerle dolu oluşu…
***

Hikâye bir hayalle ve bu hayalin gerçeğe dönüştürülmesinin altındaki tutku ve inançla başlıyor. Henüz Amerika’daki tahsillerini yeni tamamlamış ve baba ocağında kaldıkları günlerde Mehmet ve Ahmet Uluğ kardeşler, yakın arkadaşları Cem Yegül ile odaya kapanarak konser organize etmek için harıl harıl çalışmalarıyla başlıyor. Hedef Mehmet ve Cem’in öğrencilik günlerinde Washington’da Klimanjaro adında küçük bir kulüpte izleyip keşfettikleri; müziği, kıyafetleri, şovuyla görür görmez akıllarını başlarından alan Sun Ra’yı Türkiye’ye konsere getirmek. Bu hayallerini önce IKSV ile İstanbul Müzik Festivali’ne öneriyorlar ama muhatapları bu ismi bilmediği için programlarına almayı düşünmüyorlar.
Kimse yapmazsa biz yaparız düşüncesiyle 1989 yılında Pozitif adını verdikleri bir organizasyon şirketi kuruyorlar. Kurdukları şirketin faaliyetleri siyah müzik ekseninde olacaktı.
Sun Ra Philadelphia’da yaşıyordu ve devamlı konser veriyordu. Ahmet de aynı şehirde master öğrencisi. Birgün konserden sonra gidip tüm ekiple tanışıyor. Elemanlar Türkiye’de konser fikrine çok sıcak bakıyor ve onları Avrupa turnesini gerçekleştiren ajans ile temasa geçiriyorlar. Önceleri mümkünatı yok gibi görünen hayal giderek ciddiye biniyor; sebatın elinden bir şey kurtulmuyor ve üç kafadar ilk teşebbüslerinde hedefi 12’den vurarak, 1990 tarihinde hayranı oldukları Sun Ra topluluğunu İstanbul’a getirmeyi başarıyorlar.
Başlarken sponsorları yoktu, Sun Ra konserini de kendi imkanları ile yaptılar. Kaynak yaratmak için küçük bir program kitapçığı tasarladılar, dergi mantığında ve şirketlerden reklam aldılar. Topladıkları reklamlar ite kaka da olsa konseri yapabilmelerine destek oldu.
Enerjileri çok yüksekti, gelen müzisyenlerle 24 saati beraber geçiriyorlardı. Havaalanında karşılayıp havaalanından yolluyorlardı, her işi kendileri yapıyorlardı.

Sun Ra’nın efsane performansı ve Babylon tarihi için bir milat olarak kabul edilen konser İstiklal Caddesi boyunca gerçekleşmişti. Topluluğu kamyonun arkasında cadde boyunca halka açık bir şekilde çaldırmak fikri Arhan Kayar’ındı. Pozitif o dönem yeni kurulmuş olduğu için bu gösteri aynı zamanda arayıp da bulamadıkları içerikte bir tanıtım olacaktı kendileri açısından. Etkinlik İstiklal Caddesi’nin araç trafiğine kapanacağı döneme denk gelmişti, bu da işlerini kolaylaştıracaktı ama iş bir izin almaya bakıyordu. Dönemin Kültür İşleri başkanı
Hilmi Yavuz’a teklif götürüldü ve kabul görmüş, kamyon da Beyoğlu Belediyesi tarafından temin edilmişti. 15 Nisan 1990 tarihinde gerçekleşen efsane konserin akşamında Fenerbahçe Kadıköy’de Galatasaray’ı 5-1 yenmişti.
İstiklal Caddesi performansının ardından Cemal Reşit Rey konser salonunda aynı gün peş peşe iki konser vermişlerdi, matine suare… Adamların enerjisi konserlerde çok yükseliyor, konserden sonra mutlaka devam etmek, jam-session yapmak istiyorlardı. Gidecek onların kafasında kulüp yoktu. Sun Ra üyeleri Pera Palas’ta kalıyordu. The Marmara Oteli’nin karşısında Titanik adında Karadenizli kebapçılar vardı. Oraya bayılıyorlardı, çünkü canlı müzik yapılıyordu. Sun Ra’ya doğru dürüst bir jam-session yaptıramamış olmak onları hem düşündürmüş hem de zihinlerini açmıştı. Demek ki bu şehirde doldurulması gereken bir boşluk vardı ve böylesi müzikler için ev sahipliği yapabilecek mekanlar yoktu.
***
Elde ettikleri başarının keyfini sürecek, rehavete kapılacak zamanları olmadı. Etkinliğin sonuçları onları daha fazla çalışmaya zorlayacaktı. İşlerini sürekli kılmaları gerekecekti ancak bunun için onların yaptığı işin kalitesini karşılayacak bir mekân yoktu. Hedef şimdi bir mekandı ama bunun için biraz daha sabırlı olmaları icap edecekti. Ta ki 1998’a kadar…
Bu aralıkta Efes Pilsen Blues Festivali, Akbank Caz Festivali gibi şeyler başlamıştı. Pozitif bu festivallere özel projeler yapıyordu, örneğin Burhan Öcal ile Jamaaladeen Tacuma’yı birleştirmek gibi… Aslında bunlar kulüp atmosferi gerektiren projelerdi, festivallerin konser salonlarında heba oluyor, değeri anlaşılamıyordu. O esnada Roxy ile bir şeyler yapmaya çalışmışlardı ama Roxy için öncelik canlı müzik değildi. Ortak işler yapıyor ama kendi mekanları olması ihtiyacını yine derinden hissediyorlardı. Beyoğlu hareketleniyordu; Hayal Kahvesi ve Kemancı açılmıştı.
***

Babylon öncesi süreçte üç kafadara ilham veren şeyler yalnızca Amerika’da görüp öğrendiklerinden ibaret değildi. Şan Tiyatrosu’nda yapılan Bilsak Caz Festivali, Açık Radyo,
Selim Selçuk tarafından açılan Arnavutköy’deki Naima her zaman bir şeyler öğrendikleri ve kendilerine örnek aldıkları şeyler olmuştu. 1990 ile 1998 arasında sayısız yer geziyor, gördükleri her geniş ve yüksek tavanlı mekânı “acaba kulüp olur mu” gözüyle süzüyor.
Gözleri genelde tarihi metruk yapılar, Boğaz’daki terk edilmiş fabrikalar, Beyoğlu’nun arka sokaklarındaki stüdyolar oluyordu. Aslında birkaç aradıkları kriterlere uygun yer bulmuşlardı ama buralar maliyetleri açısından ulaşabilecekleri seviyede değildi.
Sekiz yıl bir yandan festivallere organizasyon yaparken öte yandan mekân bakınarak geçmişti. Pozitif için bir ofis de bakınıyorlardı, sadece kulüp değil. Zira o tarihe değin babadan kalma dökük bir yazıhanede idare ediyorlardı. Akbank Caz devam ediyordu,
Parlament’i Açık Hava Tiyatrosu’na taşımış, Fuji ile Hilton Convention Center ve Staras Stüdyoları’nda World müzik konserleri yapıyorlardı. İş yaptıkça sponsorları da artmaya başlamıştı. Tüm bunlar artık daha iyi bir ofis tutmak için paraları biriktiği anlamına geliyordu.
Birkaç mekâna baktılar, aralarında İlk Yardım Hastanesi’nin yakınlarında bir yeri çok
beğendiler ama son dakikada pürüz çıkınca caydılar. Eğer ki orayı almış olsalardı, belki de bir efsane başlamadan bitecekti. O esnada Pozitif’çilerin ofis arayışını duyan (Şehbender Sokak’a ilk yerleşenlerden biri olan ve Apartman Projesi’nin kurucusu) sanatçı Selda Asal onları mahallesinde uygun olduğunu düşündüğü bir mekâna yönlendirdi. Sokakta 3 numaralı bina harap durumda eski bir marangozhaneydi (ondan önce de garaj) ama yüksek tavanlı, sütunsuz ve taş duvarlı oluşu harikaydı. Birdenbire ofisi unuttular ve buradan harika bir kulüp olacağı konusunda fikir birliğine vardılar. Evet kulüp olmasına olurdu da, bunun için önlerinde
kendilerini kara kara düşündüren ciddi bir engel vardı.


