Dublin gibi bir şehri sadece müzik çatısı altında ele almak hem imkansız hem de böylesi çok yönlü bir şehrin dokusuna haksızlık. James Joyce’un sokaklarını arşınladığı, arşınladığı sokakları Ulysses ve Dublinliler olarak okuruna sunduğu, Francis Bacon ve Jack Butler Yeats’in resimlerine ilham olan bu şehir yüzlerce yıllık geleneğe sahip.
Bu gelenek, zorlayıcı coğrafi konumu, sert yaşamlarına eşlik eden yanı başındaki komşunun sınır tanımazlığıyla hemen her İrlanda vatandaşının sivri bir mizaca sahip olmasının nedeni. Bu koşullarda üretilen müziğin anlattıkları da takdir edersiniz ki pek alışılagelen konular olmadı. Keltlerden gelen birçok işitsel alışkanlık yıllar içinde Dublin’den çıkan müzikte kendine yer buldu. Bu yüzden Dublin’in günümüzdeki sahnesini ve son 40 yılını anlamak için Londra’da kurulmuş bir gruba gitmemiz gerekiyor.
James Joyce ve Tikel Olan İçindeki Evrensel

James Joyce, “Kendi adıma her zaman Dublin hakkında yazarım, çünkü Dublin’in kalbine inebilirsem dünyanın tüm şehirlerinin kalbine inebilirim. Tikel olanın içinde evrensel olan vardır” der. Londra’da Shane MacGowan tarafından kurulan The Pogues için de durum farklı değil. Onlar her zaman Dublin ve İrlanda hakkında yazdılar. Onların izini takip eden gruplar da bunu ısrarla sürdürdüler.
The Pogues: Geleneğin Punk’la Buluşması

The Pogues, Londra’da kurulsa de her biri yüzde yüz İrlandalı olan isimlerden oluşmuştu. Kökleri de tamamen İrlanda müziğine bağlıydı. Elbette 70’lerin punk’ından etkilenmiş ama punk’ın duraklamasıyla ortaya çıkan post-punk, onların müziğine cuk oturmuştu. Shane MacGowan sezgileriyle ilerleyen The Pogues’un müziği; İrlanda halk müziğinin karakteristik enstrümanlarından tin whistle, akordeon, banjo gibi enstrümanları punk’la buluşturmuştu.
İsyankarlık ve her İrlandalı’nın içine işleyen sonsuz özgürlük tutkusu, bu formülü güçlendiriyordu. Grup, 1985’te çıkan “Rum Sodomy & The Lash”le birlikte uluslararası bir başarı yakalayarak hem punk hem de folk sahnesinde büyük bir etki yarattı.
The Pogues’un tılsımı, anlattığı konuyu anlatma şekli ve İrlanda’nın yöresel ezgilerini punk gibi bir müziğe ustalıkla yedirmesiydi. Neydi bu konular? Shane MacGowan’ın çarpıcı ve karşısındakinin kalbine dokunan sözleri, İrlanda’da yaşayan kadar, İrlanda’da yaşamayan İrlandalıların yaşadığı zorlukları, işçi sınıfı kültürünü ve Dublin’in arka sokaklarının ruhunu güçlü bir şekilde yansıtmasıydı.
Fontaines DC: Modern Dublin’in Sesi

Bu tavrı sahiplenen Dublin çıkışlı bir sonraki grup için yaklaşık 30 sene geçmesi gerekecekti. Ancak o süre geçtikten sonra günümüzün en alev alev grubuyla tanışma şansına erişecektik.
O grubun kim olduğunu tahmin etmek pek de zor olmasa gerek çünkü 29 Haziran’da ilk kez İstanbul’da izleyeceğimiz Fontaines DC’den bahsediyoruz.
İlk albümleri “Dogrel”de, Dublin’i merkeze alarak hayatta ve ayakta kalmaya çalışan gençlerin sesi olurken, ikinci albümleri “A Hero’s Death”te içinde yaşadıkları dünyaya ‘buraya ait değilim’ diyerek nefretini gösterdiler. Ancak asıl yumruğu attıkları albüm “Skinty Fia”, yani lanetli geyikti.
Grubun davulcusu Tom Coll’un babaannesinin kullandığı bir tabir olan skinty fia, sadece albümün adı değildi, albümün her şeyiydi. Albümün açılış şarkısı olan ‘In ár gCroíthe go deo’, İngiltere’de ölmüş bir İrlanda göçmeninin sadece yaşarken değil, öldüğünde bile zorbalığa uğrayıp bir mezarın bile çok görülmesinin patlamasıydı. Ya da ‘I Love You’nun sözlerine indiğimizde İrlanda’nın son 60 senesinin öfkeli yüklü bir edebi yansımasıydı. Dublin öyle bir şehir, İrlanda öyle bir kimlikti ki bölgenin ruhuna işlemişti.
KNEECAP ve Dil Mücadelesi

Günümüzün en gözde isimlerinden KNEECAP de bunun yansımalarından. Her ne kadar Kuzey İrlanda’nın başkenti Belfast’tan gelseler de yok olmaya bırakılmış İrlandaca için mücadele eden ve İrlandaca bir rap albümü yaparak 2024’e damga vurmayı başardılar. Bunu yaparken de Oscar aday adayı bile oldular. Ki İrlanda’nın tek bir ülke olamaması çok ayrı ve kapsamlı siyasi okumalar gerektiren bir konu diyerek buralardan çıkmış en başarılı gruba geçiyoruz. Yani, söz Bono’da.
U2: Dublin’den Dünyaya

Dublin’den çıkan gruplar arasında uzak ara en çok plak satan ve büyük konser veren grup olan U2’nun Dublin’le bağı yıllar içinde koptu. Ancak şu bir gerçek ki U2’yu U2 yapan ve kariyerinin ilk 10 senesine etki eden başlıca etken Dublin’in ta kendisiydi.
“Boy”, “October”, “War”, “Unforgettable Fire” ve başyapıtları “The Joshua Tree”, grubun külliyatında ayrı bir yeri temsil ediyor. 1990’larla birlikte U2’nun kimliği bir müzik grubundan öte bir noktaya ulaşınca tabii Dublin ve İrlanda’nın da pek etkisi kalmadı. Ancak Bono’nun oğlu Elijah Hewson’ın kurduğu Inhaler, babasının erken dönem işlerindeki havayı sezebildiğimiz üretimler yapıyor. Dublin de kendine bir şekilde yer buluyor.
1970’ler: Temelin Atılması
Dublin’i ele almışken tabii ki 1970’lerdeki grupların da etkisini belirtmemiz gerekiyor. Çünkü onların açtığı yolla bu tarihi şehir müzik haritasında kült bir konuma ulaştı. Özellikle The Dubliners ve The Chieftains gibi gruplarla geleneksel İrlanda müziği, Avrupa ülkelerinde büyük bir çıkış yakaladı. Onların yanı sıra Thin Lizzy, The Boomtown Rats gibi gruplar da rock ile post-punk sahnesinde uluslararası başarıyı güçlendirdi.
Günümüz Dublin Sahnesi: Yeni Nesil
Peki günümüzde Dublin’de neler oluyor? Fontaines DC’yi saymayacağız çünkü biraz anlatmaya çalıştık. Bu şehrin neredeyse 50 yıldır güçlü bir punk ve post-punk geleneği olduğunun altını çizmemiz lazım.
Yakın zamanda çıkardığı “Blindness” ile muhtemelen Dublin’den çıkan yeni büyük grup olacak The Murder Capital’dan bahsedebiliriz bu sayede. 2019’da “When I Have Fears”, 2023’te “Gigi’s Recovery” ile türü seven sevmeyen hemen herkesin aklını başından alan grup, gitar müziğinin geleceğinde büyük bir yer oynamaya aday.
Onların yanı sıra, son 10 yılda Dublin denince akla gelen başlıca gruplardan birine dönüşen Gilla Band de bölgenin değerli topluluklarından. 2024’ün başında ilk albümünü yayınlayan SPRINTS de adını yavaş yavaş duyuruyor. Geleceklerinin çok parlak olduğunu söylememize gerek bile yok.
Nitekim yakın dönemdeki favorilerimizden Gurriers de Dublin için büyük bir potansiyel. The Murder Capital’ın muhtemel sıçramasından sonra oluşacak boşluğu doldurmasına kesin gözüyle baktığımız Gurriers, post-punk sahnesinin agresif tarafını temsil ediyor.

Bir de son olarak henüz albümleri olmasa da bu kadar Dublin anlatmışken keşif bırakalım diyerek The Cardinals’ı öneriyoruz. 2025, 2026 gibi adını birçok yerde duymamız kuvvetle muhtemel.
Kimliği Koruyan Şehir
Dublin ve bu şehrini müzik sahnesi, geçmişten bugüne haklı öfkesini edebi bir şekilde sözlere dökmeyi başarırken, geri adım atmayan, bildiğini okuyan gruplarla dolu. The Pogues’un 1980’lerde başardığı geleneksel İrlanda müziğini punk’la buluşturmayı başta Fontaines DC olmak üzere çok sayıda grup yapıyor ve miraslarını koruyorlar. Hatta belki de bu şehir ve ülkeden bahsederken en doğru tanımlama, kimliklerini korumaları. Dublin’den çıkan bir grupla karşılaştığımızda neyle karşılaşacağımızı bilmek güvenli bir his…


