BaBa ZuLa: Kafamızın dikine gitmeyi tercih ediyoruz ve bunu değiştirmeyi düşünmüyoruz!

Batıkan Baksı
Okuma Süresi: 24 Dakika

Son çıkardıkları “Derin Derin” albümünden bu zamana geçen 5 yılda verdikleri konserler ve çıkardıkları single’lar ile müzikal üretimlerine tam hızla devam eden BaBa ZuLa, 8 Kasım’da yeni albümleri “İstanbul Sokakları”nı dinleyicisiyle buluşturmaya hazırlanıyor. Ben de bunu bahane ettim, Ertel’lerin kapısını çalıp BaBa ZuLa adına Esma ve Murat Ertel ile uzun bir sohbet ettim. BaBa ZuLa’nın yeni albümünden, grubun müzikal duruşuna; dijitalleşmeden grubun öncüsü ZeN’e kadar konuştuk.

Sohbetimize isterseniz ilk olarak gelmekte olan ve geçen günlerde de ilk şarkısını yayınladığınız yeni albümünüzle başlayalım. Dinleyicileri neler bekliyor yeni albümde, ne kadar süre hazırlandınız, ne kadar sürede kaydettiniz? BaBa ZuLa açısından nasıl bir deneyim oldu bu albümün yapım süreci? Bu yeni albümde en çok heyecanlandığınız yenilikçi yaklaşım ne oldu?

Murat Ertel: Hazırlık en az 2 sene sürmüştür, belki de 3 sene. Tam kayıt tarihlerini hatırlamıyorum ama sen ne dersin Esma?

Esma Ertel: Pandemiden sonra yeni normale dönmemizle birlikte yeni bir albüm yapsak iyi olur dedik, minimum 2 sene sürdü bence.

Murat Ertel: Müzikal olarak biz epey heyecanlandık çünkü BaBa ZuLa ile ZeN ilişkisini en çok kurduğumuz albüm oldu bence bu albüm. Doğaçlama, her zaman BaBa ZuLa’nın müziğinde vardı ama yeni albümde daha yoğun hissedilecek. Hücum kayıt diye bir terim çıkarmış insanlar, tam olarak ne demek onu da anlamıyorum ama (Gülüyor) Ben buna aynı anda çalarak kayıt diyorum. Bu, zaten bizim hep yaptığımız bir şeydi. Vokallerin de aynı anda kaydedilmesine çok önem veriyorduk. ZeN’de öyleydi mesela. Ki o zamanlar internet de yoktu dışarıda insanlar nasıl yapıyor bilmiyorduk. Sonra geçen gün Peter Jackson’ın yeniden montajladığı The Beatles belgeselinde gördük ki The Beatles da öyle yapıyormuş aslında, çok sevindik. Mesela birçok yerde kayıt masasının da kayıt yapılan alanda olmasını tercih ediyorum. Bizim stüdyo öyle bir stüdyo. Genelde pilot vokalleri yapıyorlar ardından solo vokaller ayrı kaydediliyor falan ama işte en başarılı olanın aynı anda her aşamanın yapıldığı kayıtlar olduğuna inanıyorum ben. “Hayvan Gibi”de de her şeyi o anda kaydetmiştik, bu albüm de öyle oldu. Albümün ismi “İstanbul Sokakları” ama mesela ‘İstanbul Sokakları’ diye arabesk bir şarkı varmış ben bunu bilmiyordum. Biz albüme adını Abdülcanbaz’ın aynı isimdeki bir macerasından koyduk. Kapağı da Abdülcanbaz’ın İstanbul çizimlerinden tasarladık.

“Klasik taksim kurallarını zorlayıp başka yerlere götürerek yaptık şarkıları…”

Doğaçlama, BaBa ZuLanın karakteristik bir unsuru. Doğaçlamanın bu albümdeki yeri neydi? Mesela 2020’deki “Hayvan Gibi”de şarkılar önceki şarkılarınızdı ama orada da büyük doğaçlamalar duymuştuk. Albümde yer alan parçalar stüdyo çalışmasıyla mı yoksa sahnede doğan spontane fikirlerden mi oluştu?

M.E: Albümü ikiye bölebiliyoruz. 8 şarkı var albümde; 4’ü şarkı diyebileceğimiz parçalar, kalan 4’üyse taksimden oluşuyor. Taksim geleneğinin kaybolmakta olan bir gelenek olduğunu düşünüyoruz, halbuki biz epey seviyoruz. Bu coğrafyanın doğaçlama müziğe ne kadar ilgili olduğunu da gösteriyor taksim kültürü. 70 yıl öncesine kadar taksimler inanılmaz popüler şekilde satılan plaklar. Düşünsenize bu kadar gündemde olan bir tavır. Biz de taksim geleneğine farklı bir yaklaşım getirerek, klasik taksim kurallarına göz kırparak ama onu zorlayıp başka yerlere götürerek yaptık bu şarkıları.

Son stüdyo albümünüz Derin Derin”in üzerinden tam 5 yıl geçti. Aslında 5 yıl deyip geçtiğimizde çok basit gibi geliyor ama bu 5 yılda hem dünya hem ülke olarak çok şey yaşadık mesela pandemi gibi. Tabii siz araya bir tane D2D albüm de sığdırdınız bu arada. Peki Derin Derin”den bu albüme kadar değişen ve aynı kalan şeyler neler oldu?

M.E: Aslında daha da köklerimize döndük bu arada. Pandemide özel bir izolasyon dönemi geçirdik malum. Orada birtakım anılara yöneldik ve “neyi iyi yapıyoruz, nelerden hoşlanıyoruz?” gibi sorular sorduk kendimize. Dijital sistemin içinde çok kabul görecek şeyler yapmamamıza rağmen, ismimizle cismimizle ve ürettiklerimizle ayakta kalabildiğimizi gördük. Kalıpların içine girmeden “biz ne istersek onu yapalım” diyerek, inatçı ve isyankar tavrımızı devam ettirmek istedik. Biz 10 dakikalık bir şarkının dinlenmeyeceğini biliyoruz. (E.E: Dijital dünyanın istediği bir şey değil bu bir kere!) 2 dakikalık şarkı yapmalısın ya da 3 dakikalık. Diğerleri radyoda çalmaz, para kazanamazsın, dijital programlar seni kabul etmez vesaire. Ama biz tüm bu düzene meydan okuyoruz, her şeye bir meydan okuma bu. Kafamızın dikine gitmeyi tercih ediyoruz ve bunu değiştirmeyi de düşünmüyoruz.

E.E: 3-4 dakikalık BaBa ZuLa şarkıları da var ama çalarken ve meşk eylerken ona bir zaman koymuyorsun kafanda. “Bu güzel oldu” dediğin noktada o şarkı 10 dakikaysa neden kesesin ki parçayı?

“İstanbul Sokakları, Türkiye’nin dört tarafından toplanan farklı kültürden insanların yarattığı bir ses…”

Biz aslında her albümde yeni bir BaBa ZuLa keşfediyoruz yıllardır. 2000lerin başındaki BaBa ZuLa ile bugünkü arasında da farklar var çünkü siz yıllardır denemekten hiç sıkılmadınız. Mevcut dinleyicileriniz dışında yeni albümde sizi hangi yönlerden tanıyacak dinleyiciler sizce?

M.E: Bir sürü insan bizi ‘Bir Sana Bir De Bana’dan tanıyor ya da ‘Cecom’dan. ‘Bir Sana Bir De Bana’nın 60 milyonluk dinlenmesi var Spotify’da. Ama biz yine konserlerde çalmıyoruz bu şarkıyı. Bunu yapmak hoşumuza gidiyor. Mesela bize “Brenna niye yok?”, “Periklis niye yok?”, “Bill nasıl olmaz?” gibi sorular soruyorlar; yani herkesin favori bir dönemi var ama BaBa ZuLa’nın özünü yakalayıp ona devam eden bir sürü de insan var. Bir tek Levent ile ilk günden beri devam ediyoruz. Esma ve Ümit de 15 senelik bir dönemdir bu grupta. Bu kadro benim çok hoşuma gidiyor; vokallerde kadın ve erkek dengesi çok önemli. Mesela Jefferson Airplane gibi. Bu şekilde devam etmeye ve büyük olasılıkla şaşırtmaya devam edeceğiz.

E.E: Yeni tanıyanlar bence yine Anadolu’nun kadim seslerini duyacaklar ama bir taraftan da fütüristik elektronik sesleri de duyacaklar bu albümde. Güzel bir köprü diyebiliriz bu yüzden. “İstanbul Sokakları”, Türkiye’nin dört tarafından toplanan farklı kültürden insanların yarattığı bir ses, herkes kendilerinden bir ses bulacak. Türkiye’de bu zamana kadar neler yaşadığımızı, para pul ve dünyevi zevklerin insanların hayatını nereye evirebileceğini, betonlaşan şehirdeki insanların çığlığını ve daha fazlasını duyacaklar. Bir de şöyle bir şey var, bizimle sonradan tanışanlar arka planımızı kazımaya başlıyorlar BaBa ZuLa daha önce ne yapmış diye. Mesela geçenlerde bir gençle tanıştık, “İstanbul Hatırası”nı seyretmiş ve orada tanımış bizi. Daha sonra bütün külliyatı incelediğinde, “ben ne kadar geç kalmışım” demiş.

Her şeyi sağ parmağının ucunda takip eden bir insanla, konsere gelen bir kişi aynı olamaz…”

Müzikte dijitalleşmenin avantajları kadar dezavantajları da var. Hazır spontane süreçlerden de bahsetmişken özellikle doğaçlamaya dayanan bir grup olarak, dijitalleşme süreçlerinin yaratıcılığınıza nasıl etki ettiğini düşünüyorsunuz? Kayıt mantığı size nasıl yansıyor yani?

M.E: Dijitalleşme, birtakım şeylere kolayca ulaşabilmeyi de peşinden getiriyor. Eskiden 10-15 albümlük bir grubun her albümünü elimizde bulunduramazdık, bizde olmayan albüme sahip kişilere gidip dinlerdik mesela. Şu anda her şey elimizin altında ama tutku eksikliği var. Bütün bir kataloğa sahip olma ayrıcalığını hissetmiyor insanlar.

E.E: Hızlı tüketim var bu kültürde ama belki de dijital arşivleri de bizim analogta dinlediğimiz gibi dinliyorlardır. Biz analog bir grup olsak da dijital mecralarda da her masada varız, adresimiz belli. Bizi nerede ararsanız bulabilirsiniz yani. Ama şuna da önem veriyoruz; gerçek dünyada üretmeliyiz ki dijital mecralara yarattıklarımızı ekleyebilelim. Mesela ben konserden çok sık video paylaşmayı da sevmiyorum. Her konserde 100’lerce video geliyor, çok iyi fotoğrafçılar fotoğraf çekiyor. Ancak kilometrelerce öteden her şeyi sağ parmağının ucunda takip eden bir insanla, özen gösterip hazırlanarak eşiyle dostuyla gelen bir insan aynı olamaz. Birebir temas ettiğimiz seyircilerle paylaştığımız o ruhu 1000 km ötedeki bir insana servis etmek istemiyorum. Orada kurduğumuz enerjiyi 3 saniyede tüketmek istemiyoruz biz. Bir görüntü yönetmeni arkadaşımız bana şöyle demişti: “Siz böyle yaptığınız için ününüz kulaktan kulağa aktarılıyor ve o zaman geliyor insanlar, dijitalde bulamıyorlar bu akışı.” Seyircilerle hep iç içeyiz, onların arasına giriyoruz çalarken, karşılıklı dans edebiliyoruz. Bu hemhâl olma durumunu dijitalde sağlayamazsın.

Bir de sizin son zamanlardaki yapay zeka merakınızdan haberdarım, hatta Beyza Doğuç ile de bazı görsel çalışmalar hazırlamıştınız sahnede. Bu tarz teknolojik gelişmeler müziğinizin neresinde? Üretirken de yararlandınız mı hiç yapay zeka gibi şeylerden son zamanlarda, yararlandıysanız nasıl sonuçlar verdi?

M.E: Şimdilik öyle gibi, müziğe bir şey sokmuyoruz yapay zeka ile ilgili ama görsellerde olabilir. Orada biraz tutucuyuz ve rezerv bir alan tutuyoruz hâlâ. Ama görsel olarak her şeyi yapabiliriz bence.

E.E: Görselde hoşuma gidiyor, çok hızlı ve üretken. Ama mesela ona şu an muhteşem dataları da biz giriyoruz, bir taraftan onu besliyoruz. Bizim fikirlerimizle besleniyor ve bizim düşünemediğimiz olasılıkları veriyor. Görsel konusunda düşüncelerim böyle ama şarkı sözü ya da beste yaparken bundan etkilenmiyoruz. Beyza’nın işlerini de gördüğümüzde hayal ettik, bizimle birlikte nasıl bir şeyler yapar diye. Geldi provalar yaptık ve biz Beyza’ya bu şarkıda şöyle şeyler olsun, set akarken bir bakalım gibi konuştuk. Bir konsere de davet ettik, çok iyi oldu ve daha da iyi olabilir. Mesela Balkanik Festival’de bir visual artist vardı, o bir canlı videonun üzerinden karakterize edilmiş şekilde konseri götürdü. Karakterler değişiyor, BaBa ZuLa’nın kliplerini alıp yapay zekadan geçiriyor ve ortaya yeni görseller çıkıyordu. O da son derece organik ve dinamikti. Karakterize edilmiş ortamlarla beraber anlatılması beni çok etkilemişti. Biz setlist’i verdik, o buna göre bir akış hazırladı. 

“Bir şeyden ilham aldıysak, önünde durdurabilecek bir engel yok bizi…”

Bugün en çok duyduğumuz şeylerden birisi müziğin ne kadar büyük bir dönüşüme uğradığı aslında. Bir şeylerin tadı yok ya” diyorlar ya sık sık ama mesela sizin müziğinizde hep bir devinim görüyoruz biz. Yani özünüzü yitirmeden sahnede sürekli kendini güncelleyen bir grup var. Üye sayılarınız azalıp artsa da aslında durmaksızın progresif bir yolda ilerliyorsunuz. Kendinizi hem güncel tutarken  hem de müziğinizin özünü nasıl koruyabiliyorsunuz? Zor bir şey neticede.

M.E: Neyi sevdiğimizi çok iyi biliyoruz, onu istiyoruz ve onu arıyoruz. “Şöyle yaparsak iyi olur” değil de “en çok neyden hoşlanıyoruz” sorusunu soruyoruz kendimize. “Evet bunu kendi özümüzle yaparsak çok iyi olur” dediğimizde bir fikir bulabiliyoruz ve bu fikir üzerine gidiyoruz. 

E.E: Heyecanlandığımız bir fikrin peşinden koşuyoruz aslında.

M.E: Bunu yaparken piyasa ya da normların peşinden koşmadığımız için bizi bir şey etkilemiyor. Onlar yokmuş gibi yaşıyoruz. İnsanlar bunu sevecek mi ya da prodüktörler ne diyecek, bunun konserleri olur mu gibi düşüncelerimiz yok.

E.E: Bizim özümüzü korumamızdaki en büyük etken, bir şeyleri asla formülize etmiyor olmamız. Bir şeyden ilham aldıysak önünde durdurabilecek bir engel yok bizi. Her endüstride yakınmalar olabilir, şikayet ederek insanlar deşarj olabiliyor ama şikayet ederek mi hayatımızı geçireceğiz ya da buna bir son verip üretken şekilde mi hareket edeceğiz? Evet durum bu ama “ben ne yaratabiliyorum bu durumda” deyip üretebiliyorsanız, özünüzü koruyan bir yaratım burada başlıyor.

BaBa ZuLa, İstanbul ile en çok ilişkilendirilen topluluklardan biri. Nitekim 90lardan itibaren İstanbulun alternatif müzik sahnesini şekillendirme konusunda da büyük bir rolünüz var. Peki sizce siz İstanbulu nasıl etkilediniz, İstanbul sizi nasıl etkiledi ve bu karşılıklı iletişim hâlâ devam ediyor mu?

M.E: Hâlâ etkiliyor, İstanbul ile ilişkimiz gerçekten epey acayip. Bildiğimiz şeyler var, bilmediğimiz şeyler var. İstanbul bakınca bir ülke gibi, ilçeleri bile ülke gibi. Sanki İstanbul, Avrupa Birliği gibi bir yer de ilçeleri de onun bir parçası. (Gülüyor) Her birinin coğrafyası farklı, çok değişik şeyler var. Çok farklı kültürden insanlar, kendilerine özel yaşam alanları belirliyorlar falan. Bunlara bizim ayak uydurmamız bile zor. Masal gibi bir şey, haberlerde görüyoruz, duyuyoruz. Geçmişe yönelik birtakım kitaplar, plaklar, afişler var. Daha önce duymadıklarımız, görmediğimiz şeyler. Bunları görünce şaşırıyoruz. İnanılmaz şekilde etkileniyorum hâliyle. Avrupa epey durgun, dingin buraya kıyasla. Çok hareketli bir şehir ve kaotik bir hareketin içindeyiz. Fütüristik bir yer gibi geliyor İstanbul. Dünyanın geleceğini görüyorum burada. Yolda giderken bir yerden heavy metal çalınıyor kulağına, bir yere geçiyorsun pop çıkıyor, arabesk çalıyor. Batı bizi o kadar da egemenliği altına alamamış kültürel olarak. Sen istersen ortaokuldan beri Robert Kolej’li ol, sonra Avrupa’da oku ama buraya geri geldiğinde duyacağın şey Amerikan kültürü değil. Arabesk çalacak, halk müziği çalacak.

E.E: Binbir çeşitlilik içerisinde yaşıyor burada insanlar. 24 saat uyumayan bir şehirde 72 milletten beğendiğin kültürden ilham alabilirsin. Batı’da bu sınırlı, bir elin parmağını geçmezler.

M.E: Bir yere doğru gidersen de orayı gerçekten görüyorsun. Mesela İstanbul’daki Japon kültürünü merak ediyorsan Japonlarla bir araya gelebiliyorsun. Bu çok kültürlülük beni hâlâ çok şaşırtıyor ve besliyor. Yani 60 yaşımdayım, 60 yıldır İstanbul’dayım. 3-4 aydan fazla başka bir yerde kalmadım, bugün bile şaşırabiliyorum İstanbul’da olup bitenlere. Hayvanları bile ilginç, bir anda “İstanbul’u yeşil papağanlar sardı” diye haber görüyoruz mesela. (Gülüyor) Bu benim epey hoşuma gidiyor. İçinden boğaz geçen ve iki farklı kıta üstünde olmak da çok şaşırtıcı, zaman tüneli gibi bir şey.

Yurt içi kadar yurt dışında da sayısız konser veriyorsunuz ve bu süreklilik aslında orada da bir kitle yaratmanıza yardımcı oluyor. Buradaki ve yurt dışındaki dinleyicileriniz arasında gözle görülür bir fark var mı? Yani demek istediğim aynı müziği tüm dünyadan dinleyiciler dinlediğinde aynı coşkuyla mı karşılıyor? Müziğinizin insanları harekete geçirici bir etkisi var malum.

M.E: Esma ile Romanya’da yaptığımız DJ performansında bir şey yaşadık. Çok acayipti. Romanya, aslında kompleks ve karmaşık ritimleri olan bir Balkan ülkesi ve orada çalarken Sulukule şarkılarına geçtiğimiz anda çalarken dans edip eğlenen büyük kitle bir anda durdu. 

E.E: Gözlerimize inanamadık, tık diye durdular. Üç Yunan dans etti sadece, ben de onların yanına gittim yalnız kalmasınlar diye. Sonra Yunanlar ve Türkler, özel bir şov yapıyor diyerek etrafımızı sardı Romanyalılar, bizi izlediler. Yurt dışı dinleyicisinin konsantrasyonu çok yüksek oluyor dünya seyircisini düşündüğümüzde. Türk kültürüne ve müziğine meraklılar ve nasıl icra ettiğinizi, nasıl sürdürülebilir olduğunu çok yakından takip ediyorlar. Ama Türkiye’de sözü ve sazı anladığı için buradaki dinleyicilere geçtiği gibi yurt dışındakilere geçiyor mudur bilmiyorum. Burada ne demek istiyorlar gibi düşünüyorlar mesela, sözlerin çevirisine bakıyorlar. Diyorlar ki “siz bir derdin tercümanı olmuşsunuz”. Mesela Murat sahnede, ‘Aşıkların Sözü Kalır’ın ufak bir tercümesini yapıyor, o zaman daha anlaşılır oluyor. Ama son derece sahip çıkıyorlar, muhteşem bir sessizlikte dinliyorlar ve çok iyi şekilde eğleniyorlar.

“Çok disiplinli bir sanat grubu olduğumuzu düşünüyoruz…”

BaBa ZuLa olarak klasik müzik yapılarıyla sınırlı kalmayarak her zaman deneysel ve ilerici bir duruş sergilediniz. Grubunuzun zamansız” bir grup olarak değerlendirildiğini düşünüyor musunuz? Sizce müziğiniz gelecek kuşaklar tarafından nasıl hatırlanacak?

E.E: Ne çalmışlar be! Diyorlarmış. (Gülüyoruz)

M.E: Zamanın getirdiği avantajlar hoşumuza gidiyor ve çok disiplinli bir sanat grubu olduğumuzu düşünüyorum. Yalnızca müzik değil, birçok sanat türünü içine aldığını düşünüyorum BaBa ZuLa’nın. Aynı zamanda kayıt ve müzik dinleme yöntemleriyle de ilişkilendirilebilir bu. En akustik ve geleneksel hâldeki enstrümanlardan tutun, oyuncaklara ya da fütüristik birtakım tasarımlara kadar her türlü sese açığız. Telefonlardan da müzik yapıp onu enstrüman olarak kullanabiliyoruz, bilgisayarlardan da, makinelerden de, tahtadan da. Gelecekte bunun gibi bir sürü icat olacak ve müziğimizde kullanacağız diye düşünüyorum.

E.E: Geçmişin ayak izlerini duyacaklar bence. İlhamlarımızın üzerine nasıl gittiğimizi ve müziğimizdeki elektronik / fütüristik karışımı anlayacaklar, “o zamanda nasıl oldu bu” diye soracaklar. Belki o yıllarda AI’lar yapacak bunu, “bu insanlar bunu nasıl çalıyorlardı, nasıl sessel birliği analog şekilde bir araya getiriyorlardı, üstelik sanatın birçok farklı disiplinlerini kullanarak” diye düşünecekler.

Biraz da ZeNe gelmek istiyorum ben aslında. Malum belgeselin de eli kulağında. ZeN, BaBa ZuLa’nın öncülü olarak biliniyor ve yakın zamanda bir belgeseli çıkacak. Bu belgeselde neler göreceğiz ve ne zaman izleyebileceğiz?

M.E: Ne zaman, tam olarak bilmiyorum ama ekipten arkadaşlar “2025’in başında bitiririz” diyordu ama ben “yok olmaz” dedim. Ancak 2025’in sonunda çıkacak gibi görünüyor, “uzun bir zaman gerekiyor; kayıtları seyredip anlamamız ve tartmamız lazım” dedim. ZeN zamanında olan şeyleri bayağı bir belgelemişiz, biletten afişlere kadar bir sürü materyali dosyalayıp saklamıştım. Çeşitli video formatlarında olan çekimler var. Prova, günlük kayıtlar ya da konser çekimleri. 100’den fazla konserin çekimleri var. Bu da önemli gerçekten. Genelde tek ya da iki kamerayla olmuş ama birçok şeyi anlatıyor. Anlayabiliyorsun neler olduğunu. Bütün her şeyin aktarımı söz konusu, zaman ve bütçe gerektiren şeyler. Bütün bunları toparladıktan sonra bir de yeni çekimleri ekliyoruz, yönetmenin ne yapacağını tam olarak bilmiyorum ama ben de sanat yönetmeniyim. Büyük bir ilgi görüyorum, genç insanlardan “aa ZeN ne iyiymiş, vay canına neler yapmışlar” diye yorumlar duyuyorum. Heyecan dalgası var. ZeN’in deneyselliği bazı kısımlarda, BaBa ZuLa’nın da üzerinde, iyice avangart bir durum söz konusu. Toplumun bunu kaldıracağını çok düşünmüyorum, 50 yıl sonra bile. Ama birtakım insanların da bundan çok heyecanlanacağını düşünüyorum. Bir yandan da kendi hayatımı, “nasıl oldu bunlar, biz neler yaptık”ı değerlendirmiş oluyorum. Bazı şeyleri hatırlıyorum, anlatıyorum ama bazen de şüpheye düşüyorum, 30 sene önce olmuş ama “böyle mi olmuştu” diye düşünüyorum. Sonra filmleri görünce “aa öyleymiş, doğru diyormuşum” diyorum. (Gülüyor) İnsanlara da bu hareketimiz bir cesaret verecektir. Bence “Tamamen kafasına göre çalan insanlar birtakım şeyleri başarmışlar” diye düşünecekler. ZeN de tam İstanbul müziği yapan bir grup. Bir kere İzmir’de çaldık, 3 kere Ankara’ya gittik 2’sinde çaldık 1’inde çalmadan döndük. İstanbul dışında bir konserimiz yok. Bu proje de benim için çok önemli. Merakla bekliyorum ben de, şu anda biriktirme ve bakma dönemindeyiz.

“BaBa ZuLa ile ZeN’in ilişkisini çok az insan biliyor…”

O dönemle bugünü karşılaştıracak olsanız tabii biliyorum ZeNin hiçbir zaman ana akımda olmak gibi bir derdi olmadığını ama o zamanki dinleyicileriniz mi daha fazlaydı yoksa bugün mü daha fazla bir ilgi var ZeNe? Saykedelik müziğin bu kadar popüler olmasının bir payı var mı burada?

M.E: Şu anda ZeN’i bilen biliyor gibi bir durum var. Eskiden daha çok dinleyicimiz vardı diye düşünüyorum. Efsanesi dönüyor, o iyi bir şey. Gençler de öğrendikçe ilgileniyorlar, bence belgeselle bambaşka bir yere evrilebilir. BaBa ZuLa ile ZeN’in ilişkisini de çok az insan biliyor. Birçok insan “böyle bir grup vardı, sonra içinden BaBa ZuLa çıktı veya hem ZeN hem BaBa ZuLa vardı, sonra ZeN dağıldı” gibi bir kronolojiyi bile tutturamıyorlar. Mesela ZeN hakkında yazı yazıyorlar, 4-5 sayfalık yazılar bunlar. Ama içinde Murat Ertel ismi yok. Bu bana epey ilginç gelmişti. Yalnızca ben olacak değilim tabii ki ama Moğollar deyince Cahit Berkay dememek gibi bir şey bu. Elemanlar değişiyor ama değişmeyen iki eleman var grupta, en azından bu insanlardan bahsetmek gerekiyor. Çok bilinçli olmasını beklediğim insanlar bile ortaya bir kronoloji koyamıyor, bunlar belki belgeselde netleşebilir. Mesela “Bakırköy Akıl Hastanesi’nde”nin çıkması epey bir bilinç yarattı. ZeN hakkında insanlar pek bir şey yazmadılar zamanında, CD’lerin kasetlerin çıktığı dönemlerde. İnsanlar dolayısıyla bilmiyorlar. “Bakırköy Akıl Hastanesi’nde” çıkınca, hikayesine yöneldi insanlar biraz. Çok yeni bir akım başladı, bu belki de ZeN albümlerinin plak olarak yayınlanmasıyla devam eder. Bundan sonra geriye dönük olarak ZeN’in daha bilinçli olarak algılanacağını düşünüyorum. İnsanlarda bir merak da var sağlıklı bir şey de bu.

ZeN, BaBa ZuLaya kıyasla dinlemesi daha zor bir grup. Biraz daha derinlere inmek gerekiyor ZeNi dinlemek için ama baktığımızda geçen sene çıkan Bakırköy Akıl Hastanesinde” plağı çılgınca bir heyecan yaratmıştı, hatta ben bu kadar dinleyen var mıydı hâlâ ZeNi” diye de sevinmiştim. Bu albüm neden bu kadar ilgi gördü?

M.E: Plak olarak çıkmış olması bence. Plak olarak başka bir albüm çıksaydı o da büyük bir ilgiyle karşılaşacaktı. Mesela “tanbul” çıksaydı onu da ilgiyle karşılayacaktı insanlar. Tabii “Bakırköy Akıl Hastanesi’nde” ZeN’i bilmeyenler için de “aa nasıl yani akıl hastanesinde mi çalmışlar” gibi bir olta atıyor, merak uyandırıyor, efsanevi bir havası var. Zamanında dinlemiş olup tekrar geriye dönen dinleyicilerimizin olması da çok önemli. Bir şekilde sondan başladık, ilk albümlerden başlayabilirdik ama 1989’dan başlasak insanlar bu neymiş diyebilirlerdi. Belki geriye doğru gidebiliriz plak basımlarında. Bundan sonra “tanbul”, sonra “Derya“yı yayınlamak gibi bir düzen sürdürmek güzel olabilir.

Yeni albümle birlikte yoğun bir tempo başlayacak olsa gerek şimdi. Konser takvimi nasıl, yurt dışı turnesi de var mı ufukta? Yeni sezonda neler göreceğiz BaBa ZuLadan? Yeni albüm sahnedeki aksiyonlara da yenilikler katacak mı mesela?

M.E: Aslında Türkiye’de genelde 1 hafta öncesinde falan belli olabiliyor, ya da 4 ay sonra olması gereken etkinlik bir anda iptal oluyor. 8 Kasım’da albümü yayınlıyoruz, 11 Kasım’da 10 konserlik bir Avrupa turnesi planladık. Bu turnede Almanya, Avusturya, Belçika, Hollanda gibi ülkeler yer alacak. Tabii bir de hazır bir albüm çıkmışken, bu heyecanla yeni üretimlere de başlayıp bir sonraki albümün hazırlıklarına da gireriz gibi gözüküyor.

2025 BeatSommelier

Yazıyı Paylaşın
Yorum Yazın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir